"Türkiye Türklerindir +40" Bloguna Hoş geldiniz!!!

Ey Türk Milleti!
Birinci vazifen seni İslamcılık ve Türkçülükle benliğinden koparan, Araplaştıran din, devlet, ticarette sana yer vermeyen, seni küçük dereceli askeri görevlere vererek ölüme süren, sana hocalık, başbuğluk eden hainlere giydirdiğin tacı geri almaktır. Bunu yapabilmen için seni uyandıracak her türlü bilgi ve belge mevcuttur. Ya özgürlüğünü kazan ya da öl. Kölelikle atalarının kemiklerini sızlatma. Arap Rumların ırkçı kinci ensest sapık dinlerinden çık. Kurtuluşun başlangıcı burasıdır. Aklen kurtulmadıkça saltanatın da olsa kölesindir unutma. Sen özgür birey olmadıkça kardeşliğin önemi yoktur. Devletin her yüksek kademesine göz dik yerini al. Tırsma. Çabala, savaş ve kazan! Birlikte yaşadığın kavimlerle kardeşlik o zaman daha güzel olacaktır. Alaeddin Yavuz

Tarih boyunca atalarımız günümüzdeki kadar, her türlü bilgiye ulaşabilecek böyle bir çağ yaşamadılar.
Bizler tümünden şanslıyız. Buna dayanarak, blog içerikleri binlerce yıldır doğru bilinenleri sorgulamaktadır.
İster bu bloğda, ister okulda, camide veya başka yerde hiçbir yazılanı, öğretileni “sorgulamadan, araştırmadan” doğru kabul etmeyiniz!
Vatan-Millet davası,hiçbir kurum veya kuruluşa havale edilemez, milletçe sahiplenilmedikçe hiç bir dava milli değildir.
Davasına sahip çıkmayan halk da millet değil sürüdür. Adilyargıç/Keykubat.

Blog yazılarının telif hakları-copyright © “adilyargic; adilyargicc; keykubat.blogspot.com ve keykubat.blogcu.com” rumuzlarıyla yazan Alaeddin Yavuz’a aittir.
Hala okumak istiyorsanız buyurunuz.

Saygılar, sevgiler!

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul, Kartal, Turkey
KENDİLERİ İÇİN PLAN YAPMAYAN MİLLETLER, BAŞKALARININ KENDİLERİ İÇİN YAPTIKLARI PLANLARA RAZI OLURLAR.Keykubat- ATATÜRK'TEN SONRA ÜLKEMİZDEN TÜRK ve MÜSLÜMAN HALKLAR İÇİN PLAN YAPAN ve EZİLEN HALKLARA ÖNDER OLACAK SİYASET İZLEYEN BİR LİDER ÇIKMAMIŞ, ARDILLARI,ONUN İZLEDİĞİ ANTİ EMPERYALİST SİYASETİ TERK ETMİŞ,DEVLETİ AB-D KUCAĞINA ATMIŞ VE ONLARA BAĞLILIĞI ATATÜRKÇÜLÜK SAYMIŞ,HALKIMIZIN DİNİ VE IRKİ DEĞERLERİNİ AŞAĞILAYARAK TAHRİK ETMİŞ, KADEMELİ OLARAK HALKIMIZI HIRİSTİYANLAŞTIRMAK İÇİN DIŞ GÜÇLERCE GİZLİ-AÇIK DESTEKLENEN SAPIK DİNCİ YAPILANMALARI GÜÇLENDİREREK,İKTİDARA TAŞIMIŞ,IRK,MEZHEP BAĞLAMINDA KARŞILIKLI DÜŞMANLIKLAR YARATMIŞ, ÜLKENİN KAYNAK VE SERMAYESİNİ YABANCILARA PEŞKEŞ ÇEKMİŞ,YUKARIDA SAYILAN AB-D PROJELERİNE GÖRE ASKERİ DARBELERLE KENDİ MİLLETİNİ SİNDİREREK BÖLÜNMENİN YAŞANDIĞI BÖYLE GÜNLERDE BİLE TEPKİSİZ KALMASINI SAĞLAYAN KORKU ORTAMINI HAZIRLAMIŞ,BENZER MUHTELİF İHANETLER İÇİNDE BİR ŞEKİLDE YER ALMIŞLARDIR.İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ GÜNÜN DURUMU BUDUR-Keykubat İNSAN,PRANGA VURULMAKLA,KIRBAÇLANARAK ÇALIŞTIRILMAKLA ESİR OLUR.ESİRLİĞİ YAŞAM BİÇİMİ OLARAK BENİMSERSE KÖLE OLUR. VATANINIZA,DEĞERLERİNİZE,ÖZGÜRLÜĞÜNÜZE SAHİP,HER TÜRLÜ EMPERYALİZME KARŞI ÇIKIN!!! Keykubat

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Translate

Bu Blogda Ara

27 Ocak 2013 Pazar

PKK PAZARLIGINDA AKP TURK TARAFI DEGİLDİR




 AÇILIM GÖRÜŞMELERİNDE AKP HÜKUMETİ TARAF DEĞİLDİR!

AKP’nin genel başkanı ve Türkiye Cumhuriyetinin başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan ve partisini, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliğinin ülkemiz üzerinde oynanan oyunlar sonucu iktidar ettiklerini artık kendileri de saklamamaktadırlar.

Hatta ABD ve AB temsilcileri, onların başkanları ile yaptıkları telefon görüşmelerini bile televizyonlardan gururla halka açıklayarak ülkemizin emniyet ve güven içinde olduğu iletilerini vermekten kıvanç duymaktadırlar.

Bunun sebebi tarihin derinliklerinde yatmaktadır. Mecburen bu tarihi özetlemek zorundayım. Yoksa yazacağım birkaç satırla vereceğim iletilerin anlaşılamayacağı inancı bende oluşmuştur. Çünkü ihanetin işbirliğinin tarihi birkaç cümleyle ifade edilebilecek gibi değildir. Yoksa bu yazıyı yarım sayfaya sığdırmak ta mümkündür. O zaman kimsenin bir şey anlayacağına da inancım yoktur. Nedeni de herkes kendi kültür düzeyine göre farklı bir sonuç çıkaracağından vermek istediğim ileti kaybolup gidecektir. Bu yüzden;

Mecburen okuyunuz!

Avrupa milletleri Germen istilaları ile dokuzuncu yüzyılda yıkılan Roma İmparatorluğunun ardından Vatikan ile Cermen ülkesi olan Prusya krallığı idaresinde tek devlet olmuşlardı. Vatikan-Prusya (Eski Almanya) başkanlığında birleşmiş, Vatikan’ın Papasının giydirdiği kutsadığı, Prusya kralının giydirdiği taçlarla Avrupa ülkelerinin başlarına atanan batılı krallar kendilerine karşı yürütülen her savaşta ve her sömürge savaşında bu tarihten itibaren birlikte hareket etmişlerdi.

Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık ve Kürt Yezidiliği dinlerinin kökeni olan Sabi dininin halkı olan Süryanilerin Harran ve Ürdün nehri çevresi kolları her ne kadar M.S 38’de İsa’yı vaftiz eden Yahya’nın tebliği ile Hıristiyan olduklarını söyleseler de, kökenleri Greklere (Yunan) dayanan Roma ve ardından gelen Bizans medeniyetlerinin M.S 325’te Grek İncil’ine göre Hıristiyanlığı resmi din kabul etmeleri, Süryanilerin de onların İncillerini ret etmeleri yüzünden soykırıma ve sürgünlere tabi tutulmuşlardı.

AKP Türklükten rahatsız olan işbirlikçi Süryanilerin partisidir!
Hatta M.S. 2’nci yüzyılda daha Roma Hıristiyan olmadan önce bile, Ürdün-Filistin bölgelerinde ırkçılıkları ve sapık dini uygulamaları yüzünden Diyarbakır- Halep arasındaki dağlara sürülmüşlerdi. Bir kısmı da mallarına el konularak köleleştirilmişlerdi.

Bu yüzden bu bölgedeki dağlara “Tur Abdin” (Köle Dağları) denilmektedir. Günümüzde dahi bu bölgenin Süryanilerini temsil eden Süryani kilisesinin adı da “Tur Abdin” adını taşımaktadır.

Süryanilerin kıyımları 7’nci yüzyılda Emevilerin bölgeyi ele geçirmelerine kadar sürmüştür. Emeviler kısa sürede Kur’an’da “İmanı yerinde olanlarının Cennete girecekleri” belirtilen kavimler arasında sayılmaları yüzünden önce hoşgörüye maruz kalmışlardır.

İsa sonrası tarihi kaleme alan Divan-ı Abatur adlı kitaplarında, İsa’ya “Sahte peygamber, sapık” sıfatını yakıştırdıkları zaten bilinmekteydi.

Bu kitaplarına Muhammet hakkında yazdıkları da ortaya çıkınca Emeviler Bağdat’ta Süryani patriğini Arapçaya tercüme edilmiş halleriyle kitaplarını getirtmişler ve yargılamışlardır.

Bu kitaplarında Muhammet için “Şeytan Bizbat” ve “Şeytan Bazut” sıfatlarını kullandıkları tespit edilmiş olsa gerek ki Süryaniler dinleri her ne kadar İslâm’ın temeli olsa da, namazlarından oruçlarına Müslümanlardan ayırt edilmeyecek şekilde ibadet etmelerine rağmen soykırım ve sürgün cezalarından nasiplerini almışlardır.

Oysa İslâm’a Hermes kültünü sokan, Aristo’nun Eflatun’un kitaplarını 640 sonrası kurulan Bağdat İslam Üniversitesinde Grekçeden Arapçaya çevirenler de Müslüman takiyyesi yapan Süryanilerdir. Bu gün bile televizyonlarda “İslam Uleması, ermiş, derviş” olarak tanıtılan birçok şahsiyetin adlarından zihniyetlerine kadar her şeyleri Süryani/Sabiliktir.

Emevilerin ardından gelen Abbasiler, Selçuklular, Osmanlı dönemlerinde de kaderleri değişmeyen Süryaniler, 1.’nci Haçlı Seferinde (1096-1099) soyu kendilerine dayanan Fransız askerlerine dinlerini kabul ettirmişler ve sonradan Tapınak Şövalyeleri olarak bilinecek olan yapılanmayı oluşturmayı başarmışlardır.

11.’nci yüzyıldan 15’nci yüzyıla kadar Fransa, Almanya, Rusya, Polonya, Bulgaristan, Macaristan, Romanya, Balkan Slavları arasında iyice örgütlenmişler ve dinlerini yaymışlardır. Buna M.Ö. 2300’lerden itibaren, krallara, padişahlara kötü rüyalar gösterip devletin içine şifacı, hekim olarak sızan ve devlet idaresini ele geçiren Sabi büyücülerin halklarıyla birlikte sürülmeleriyle başlayan, Roma, Bizans dönemlerinde tekrar eden sürgünlerin oluşturduğu yapılanmalar önderlik etmişlerdir. Bu konuyu “adilyargicc.blogspot.com’da yayınladığım “Sümer’den İslam’a Cin ve Şeytan Kültü” kitabımda işlemiştim.

Doğu Anadolu, Kafkaslar, İzmir ve çevresi ile Konya bölgesinde zaten asırlardır vardılar. Aslen Hint Can’cılık dini (Jainism) kökenli olan bu inanışın bir kolu olan Sufiler Konya’nın asırlardır değişmez yerlileridirler.

Masonları yakan Fransa kralı IV.Filip
15’nci yüzyılda Fransa kralı IV. Filip'in bunların tehlikeli olduklarını ilk fark eden batılı kral oldu ve Papa’nın yardımıyla sorgulayarak bunların Fransa devlet idaresini ele geçirmelerini önledi.

İnsanlığa sığmayacak (Hıristiyan şeriatına göre yargı kuralları) işkencelerden kurtulanların bir kısmı Almanya ve Polonya’ya sığınırken büyük kısmı deniz yoluyla İskoçya’ya kaçmayı başardılar.

Avrupa o dönemde “Keşifler Çağını” yaşamaktaydı. 15’nci yüzyıldan bu yana “Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu” idaresi altında keşfedilen topraklardan gelen ganimetlerle zenginleşmenin heyecanını yaşıyorlardı.

İskoçya, Almanya’ya yerleşen Tapınak Şövalyelerinin bir kısmı 1492’de Amerika’nın keşfinin ardından bu yeni kıtaya yerleşmeye başlamışlardı.

16’ncı yüzyıl başlarında İskoç kralını “Güller Savaşında” öldürerek İskoç krallığını, ardından kısa bir süre sonra da İngiliz tahtında söz sahibi olan Süryani yapılanma, İskoçya’da inşa ettikleri “Gül Haç Kilisesi” ile kendilerine “Mason” (Duvar Ustası” adını vermişti.

Fransa kralının kendilerine yaptığı işkenceler sırasında Tapınak Şövalyelerinin önderi Süryani Jack de Molay şakirtlerine (Süryaniler Mürit yerine Şakirt derler) yeryüzünde bütün feodal yapıları yıkacaklarına dair yemin ettirmişti.

Sargon döneminden (M.Ö.2200) Bizans’a kadar geçen 3500 yıllık sürede batıya sürülen Süryani/Sabi büyücü rahiplerinin soylarından gelen Mason yapılanması 1565’te Manş Deniz savaşında İspanyol Armadasını denizin dibine göndererek İngiliz kraliyetini yeryüzünün hâkimi yapmıştı. Aynen, kendilerine soykırım uygulayan Grek milliyetçiliğine dayanan Roma’yı devirip yerine Germenleri Avrupa’nın başına getirmeyi başardıkları gibi.

Amerika kıtasında iyice örgütlenip güçlenen Masonlar, kendileri ile din kardeşi olan İspanyollarla iyi geçiniyorlardı. İngilizlerin İspanyolları yenilgiye uğratmalarını takiben Fransa yaptığı bir atakla Amerika kıtasının doğusundaki Atlantik kıyılarında bulunan 13 eyaleti idaresine almıştı.

Fransızlara karşı kinleri olan Masonlar, bölgeyi İngiltere’nin idaresine geçmesine çanak tutmuşlardı ve öyle de oldu.

Masonların Avrupa kolunun Almanya’daki bağlarından bir ailenin çocuğu olan Karl Marks’ın “Sosyalist İdeolojiyi” üretmesini Masonların buna karşı kışkırttığı “Milliyetçilik Akımı” takip etmiş, Avrupa devletleri, imparatorlukları bu akımların pençesine düşmüşlerdi.

İlk hareket Fransız Devrimi (1789) ile Fransa’ya yapılmıştı ve Fransız halkı mezhep çatışmaları ile zayıflayan Fransız yayılmacılığını tekrar harekete geçirmekte Marks’ın sol ideolojisi ile Milliyetçilik akımını öne çıkartmışlardı.

13 ilk Amerikan eyaleti
Tahtının gideceğini gören Fransa kralı 16n’cı Louıs, 1763’te “Yedi Yıl Savaşları” adıyla bilinen savaşlar sonucunda İngilizlere kaptırdığı “13 Sömürge eyaletin Bağımsızlık Savaşların” destek olmaya karar verir ve Fransız hazinesinin son kırıntılarını da Masonlara gönderir.

Buna rağmen, Masonların biçtiği kaderden kurtulamayan 16’ncı Lui, Mason Fransız devrimcilerine saltanatını devretmek zorunda kalır. 1792’de Fransız Cumhuriyeti ilan edilir ve Masonlarla birlikte hareket eden, dinleri Sabiliğe dayanan Yahudiler de Avrupa’da eşit vatandaş olarak ilan edilirler.

Fransa kralının altınları Masonların bağımsızlık savaşlarında yararlı olur ve 1776’da İngiltere’den bağımsızlığı kazanan Masonlar Amerika Birleşik Devletlerinin bağımsızlığını ilan ederler.

1815 Viyana konferansı ile İngiltere Amerika’nın bağımsızlığını resmen tanır.

Bebek İmparatorluk olarak doğan Mason ABD, Avrupa ve Ortadoğu bölgelerinde İngilizlerin başlattıkları “İnsan Hakları Emperyalizmi, Milliyetçilik, Sosyalizm, Demokrasi” teranelerini sürekli pompalar.

Roma-Cermen imparatorluğu ile 16’ncı yüzyılda Vatikan’dan kopmuş İngiliz dünya imparatorluğunun vahşi sömürgeciliğinden bıkan zayıf krallıklar ve imparatorluklar Amerikalı Masonları kurtarıcı görmeye başlarlar. Osmanlı da bunlardan birisidir ve 1830’larda Sabetayist Yahudi olan Ahmet Cevdet paşa ilk kez Türk Milliyetçiliği hakkında yazılar yayınlamaya başlar.

Avrupa ve Ortadoğu feodal yapılanmaları ister İngiliz’e, ister Roma-Germen imparatorluğuna ister Amerikan masonlarına yakınlaşsınlar bir bir çökmekten kurtulamazlar.

Çünkü hepsinin başında bu Süryani+Yahudi yapılanması egemendir.

Masonların İngiliz kolunun desteğiyle Ay Tanrısı-Bataklık Kültüne sahip Rusları destekleyerek Osmanlı topraklarını ve kuzey Asya topraklarını Ruslara teslim eden Mason egemenliği 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Osmanlı İmparatorluğunu “Kukla İmparatorluk” haline getirmişti.

20 Ekim 1827'de İngiliz Amirali Codrington Navarin’de Osmanlı donanmasını denizin debine göndermiş ve Akdeniz’de Osmanlı bir güç olmaktan çıkmıştı. Bunu takip eden 1828 Osmanlı-Rus savaşının sonunda Yunanistan’ın devlet olarak dünya sahnesine çıkarılmasına tanık oluyoruz. 1832’de Yunanistan’ın bağımsızlığı kazanması ile öteki azınlıkların milliyetçilik duyguları körüklenecek ve Osmanlı Balkanlardan silinmeye yüz tutacaktı.

1854-1856 yılları arasında, kuzey Asya’yı tümüyle idaresine alan Rusların boğazlar üzerinden Akdeniz’e inme çabalarını çıkarlarına aykırı bulan İngiltere-Fransa merkezli mason yapılanma Osmanlı’nın yanında yer alarak iki defa Kırım’a sefer düzenlenmesini sağlayacak ve masraflarını da Osmanlı’ya yıkacaktı.

Bunun ardından Ruslara yakınlığı ile bilinen Kuzey Kafkasya ve kuzey doğu Anadolu Süryanileri olan Ermenileri ile birlikte hareket eden El Cezire Süryani ve Yezidi Kürtlerinin çıkardıkları isyanlar ile Osmanlı doğudan, Greklere özendikleri için devlet hayaliyle yanıp tutuşan Balkan Bulgarları, Slavları ile Arnavutları da batıdan hızla yara vermeye devam edeceklerdi.

Bu isyanların bastırılması için Ruslardan yardım istemek zorunda kalan Osmanlı Sultanı Abdülmecit

Küçük Kaynarca Antlaşmasına göre Osmanlı haritası
1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasından yaklaşık yüz yıl sonra 1876-1878 Osmanlı Rus harbi ile de Osmanlı’yı çökertmiş, ancak çıkarları gereği ömrünü biraz uzatmıştı. Malum Asya sömürgelerinden kazandıkları ganimetleri vergi vermeden taşıyabilecekleri kukla bir imparatorluk bu topraklar üstünde çıkarlarına oldukça uygundu.

Rusya’nın fazla büyümesi, Mason yapılanmasının çıkarlarına aykırıydı ve bu yüzden 13 Mart 1881’de Petersburg’da Rus Çarı II. Aleksandre bombalı bir suikast ile öldürülüyor yerine oğlu III. Aleksandre geçiyordu. Bu olay Rus Çarlığının dibine konulan ilk büyük dinamitti ve Osmanlı gibi o da Masonların imha listesine eklenmişti.

1903’lere gelindiğinde Rusya’da başlatılan haklar ve özgürlükler hareketi işçi-köylü isyanlarını başlatır. Bunu 1904’te Rus-Japon savaşı takip eder. Aynı yıl Kore’de Japonlar Ruslara saldırtılır. Londra’da Rus Sosyal Demokrat Parti toplantısı gerçekleştirilir. 1905’te Tsuşima savaşında Rus donanması Sarı Denizin dibine gönderilir. Rusya’da kıtlık, açlık, ekonomik krizler hat safhaya ulaşır. 1907 devrim denemesini takip eden 1917 Ekim devrimiyle Rus Çarlığı tarihe gömülür.

1911’lere gelindiğinde yeryüzündeki sömürgelerinden olan Fransa gözünü Osmalı topraklarına diker ve Fas’ta çıkardığı Agadir sorunu yüzünden bölgeye girer. Mısır, 1799’da Napolyon Bonapart tarafından işgal edilmiş, 1802’de İngiliz amirali Nelson Fransız donanmasını İskenderiye limanının derinliklerine gömmüştü. İngilizlerin verdiği uzun menzilli toplara ilaveten İngiliz ordusunun desteğiyle 15 yılda Fransızları Mısırdan temizleyen Osmanlı bu olayla İngilizleri Mısır’a ortak etmişti. Hatta bu olayla Mısır İngiliz eyaleti olmuştu. Bu nedenle İngiliz idaresinde olduğundan bölgeye karadan kuvvet gönderemeyen Osmanlı, Navarin’de denizlerden silindiğinden bu yolu zaten kullanamaz. Bunu Cezayir işgali takip eder. Yeni uyanan İtalyanlar da Libya’ya girerler. Osmanlı’ya düşen ise sadece buralara giderek yenilgi şartlarını imzalamaktır.

Bu olayları 1912-1914 Balkan savaşları onu da 1914-1918 I. Dünya Savaşı takip eder. II. Abdülhamit’in geç uyanan emperyalist Almanya’yı, mecburen kendisine çıkar ortağı görerek, Osmanlı ordusunu eğitmesi ve silahlandırması için uygun görmesiyle Alman ordusu Osmanlı ordusunun amiri durumuna gelmişti.

Amerikan mason sermayesinin para babaları olan Rockefeller ailesinin maddi yardımlarıyla ve “Avrupa’nın idaresinin kendisine verileceği taahhüdüyle hızlı bir sanayileşme yaşayan Almanların yanında olmak Osmanlıyı heyecanlandırmıştı. Bu heyecanı Almanya’nın yanında I. Dünya Savaşına girmesinde etkili olmuştu. Padişahın da damadı olan Enver paşa, İngiliz donanmasından kaçarak Çanakkale’ye giren Alman Miraslau ve Goben zırhlılarını satın aldığını açıklamış, kısa sürede Alman askerlerine Osmanlı üniforması, gemilere de Osmanlı sancağı takılarak Ukrayna’nın Sivastopol limanını bombalamaya başlayarak bu savaşa devleti sokmuştu.

Osmanlı ordusunu eğiten Almanlar ve Liman paşa (Sol 5.)
Çanakkale’de ordunun idaresini Mustafa Kemal gibi bir Osmanlı Albayına devir etmekte tereddüt etmeyerek savaşın kazanılmasını sağlayan Çanakkale Orduları komutanı Liman Von Sanders paşa aynı iyiliği 1917’de Suriye’deki Yıldırım Orduları komutanı olan aynı Mustafa Kemal’e yapmaktan geri durmuş ve İngilizlerin Süveyş kanal harbini kazanarak Kudüs’e girmesine seyirci kalmıştı.

Bu yenilgi ile 30 Ekim 1919’da teslim olan Osmanlı’yı 03 Kasım 1919’da Almanya takip etmiş, böylece Rus Çarlığı, Avusturya İmparatorluğu, Alman İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu tarihe karışmış oluyordu.

İngiltere merkezli küresel mason sermayenin 1813 Gülistan Antlaşmasıyla Rusların idaresine giren Azerbaycan petrollerinin Bakü’den Gürcistan Tiflis’e demiryolu ile taşınmasının emniyetini sağlamak için teşvik ettikleri Ermeni, Süryani- Yezidi Kürt isyanlarının sert bir şekilde 1915-1917 arasında bastırılmasını sağlayarak Kafkasları sükunete kavuşturmuşlardı. Süryani Ermeniler Suriye’ye sürülmüşler, bir kısmı Gürcistan’a sığınmış, Batum’a yerleştirilmişlerdi. Yezidi Kürtlere de Tiflis uygun görülmüştü.

Süryani Ermeniler ile Arap Süryaniler ve Yezidi Kürtler yerlerinden olmuşlardı ama Azeri petrollerinin emniyetle nakliyesi sağlanmıştı.

I.Dünya savaşını takiben teslim olan Osmanlı’ya Sevr antlaşması dayatılmış, toprakları işgal edilmiş, ordusunun teslim olması sağlanmıştı. Grekler gibi bir Yunanistan hayalinde olan Süryani Ermenilerle Araplar ve silah arkadaşları Yezidi Kürtler ise terk edilmişlerdi. Yetmez gibi Greklerin İzmir’i işgal etmelerine Amerikan masonlarınca destek gelmesi herkesi hasta etmeye yetmişti.

1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasının sağladığı olanaklar sayesinde askere giymeyen, vergi vermeyen gayrimüslüm azınlık, batılı devletlerin destekleriyle zaten devletin ekonomisinden ordusuna hatta erkekleri savaşa gittiğinden savunmasız kalan Müslüman-Türk halkın topraklarını çete savaşlarıyla ele geçirilmesini de sağlamıştı. Azınlıklar devletin her yerindeydiler ve her şeyiydiler. Bürokrasi onlardı, ticaret, tarım, hayvancılık ve bir işe yaramaz zayıf bir sanayi de onların ellerindeydi.

Müslüman ve Türklere karşı kin gütmeyen, Sosyalizm düşüncesinin etkisinde kalmış azınlıkların başında olduğu İttihat ve Terakki yapılanması içindeki azınlıklar da emperyalist devletlerin bu tutumlarından rahatsız olup karşı mücadeleyi başlatmışlardı.

Karşılarında da Urfa/Harran-Mardin Süryanileri ile onların Müslüman takiyesi yapan Nakşibendi Kürt yapılanması vardı. Bu yapılanma kendisini Amerika, İngiliz, Alman, Fransız mason teşkilatlarının parçası gördüğünden emperyalizmin güdümünde kalmakta ısrar etmekteydi.

Bu yapılanmanın 1915-1917 arasında Gürcistan’a sığınanları, 1917 Süveyş yenilgisinin ardından Suriye’yi ele geçiren İngilizlerin destekleriyle geriye göçü başlatmışlar ve Fransız askeri üniforması giyerek teslim olmuş Osmanlı ordusunun sadece “asayiş olaylarına müdahale etmekle görevli” olarak bırakılmış kısmına karşı saldırılara başlamışlardı.

Bu arada da ortadan kalkmış olan devlet otoritesinden yararlanarak Türk ve Müslüman halka baskınlar, soykırımlar, yağmalama olaylarını hızlandırmışlardı.

Batı Anadolu’ya Grek işgaline karşı olan Osmanlı Subaylarının ve ileri gelen halk önderlerinin başlattıkları hareket, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla devlet otoritesi altına giriyordu.

Bu tarihten itibaren başlatılan “Bağımsızlık Savaşı’na” engel olmak için 1921’de Dersim Koçgiri İsyanının yanında içinde dönme Süryani Ermenilerin yer aldığı isyanlara “Kürt İsyanları” adı verilerek olayın masonların Anadolu Hâkimiyet Mücadelesi olan kısmının üstü örtülüyor ve “Ayrılıkçı Müslüman Kürt Hareketi” süsü veriliyordu.

Böylece yüzyıllardır Türklere kan kusturan işbirlikçi Süryani isyanları gizleniyor ve olay, Müslüman Türk-Kürt Anlaşmazlığına indirgeniyordu.

O dönemlerde olayı fark eden gerçek Müslüman Kürtlerin isteksizlikleri yüzünden bu ihanet hareketi başarılı olamıyor ve emperyalist işgalci devletlerin aralarında çıkan paylaşım uyuşmazlıklarının da destekleriyle Grekler Anadolu’dan kovuluyor,1923’te Türkiye Cumhuriyetinin ilanı gerçekleşiyordu.

Mustafa Kemal’in “Misak-ı Milli” hedefi emperyalizmin karnını ağrıtan önemli bir konuydu. Özellikle İngilizler bu hedefin belirlediği harita içinde kalan Musul-Kerkük petrollerinden vazgeçemiyorlardı.

Ermeni-Arap Süryaniler ile Nakşibendi Müslüman takiyesi yapan Yezidi Kürtlere yine görev düşmüştü ve 15 yıllık Mustafa Kemal idaresinde 26 Kürt, 100’ün üzerinde Ermeni, Rum isyanları çıkmıştı. Bu isyanlar ise hep “Müslüman kimliği altında” yapılıyordu. Şapka ve kılık kıyafet kanunu bahane edilerek çıkartılan Ermeni- Rum, Süryani, Kürt isyanlarının sayısı 150 kadardı.


Bütün bu sinsi Müslüman kimliği altında gizlenmiş dönme Süryani, Rum, Ermeni, Yezidilerin isyanları bastırılmışsa da 1937’de zehirlendiği sağlığının bozulmasıyla ortaya çıkan Mustafa Kemal’in son dersim isyanının 22 Ekim 1938’de bastırılmasından “18” gün sonra gerçekleşen ölümü ya da Bitlis Ermeni’si İsmet İnönü ile Arnavut Fahrettin Altay’ın işbirlikçi darbeleriyle öldürülmesine engel olunamamıştır.

11 Kasım 1938’de kendisini Cumhurbaşkanı seçtiren ve CHP’nin “Ebedi Başkanı” ilan eden Bitlis Ermeni’si İsmet İnönü dönemi başlamış, darbede aldığı desteğin karşılığını 12 Mayıs 1939 İngiltere- Türkiye kredi Antlaşmasını imzalayıp bunu Fransa, Almanya, İtalya ve Amerika ile tekrar ederek borcunu ödemiştir.

Ancak devlet idaresine Zerdüştlük-Zervanilik ağırlıklı inanç temeline sahip, “Kürt Alevileri” maskesi taşıyan Anadolu Ermenileri ile Süryani ve Yezidi Arap, Kürt, Rumların sosyalistlerini ya da onlara yakın olanlarını devlet idaresine doldurması bütün sadakatine rağmen küresel mason sermayeyi ürkütmüştür.

İsmet İnönü’ye 1943 Kahire toplantısında İngiltere başbakanı Churchill ile ABD başkanı H. Truman tarafından verilen talimatlar gereğince Süryaniler ile Yezidi Kürtlerin 1950’den itibaren devletin kaderine el koyacakları “Demokrat parti” ihanet örgütlenmesinin temeli 1946’de Celal Bayar- İsmet İnönü arasında gerçekleşen Pembe Köşk Muvazasında (Şikesi) kararlaştırılmıştır.

AKP hükumeti Rum -Süryani işgal hükümetidir!
O gün bu gün, Dersim Kürtleri ya da Alevi Kürtler olarak bilinen dönme Ermenilerin iktidara gelmeleri engellenmiş ve devlet tümüyle çarşaf-peçe, sarık-çarık-cübbe kıyafetini ve alkol yasağını temel ilke olarak belirleyen Yezidi Kürtlere, Süryanilere ve Beyt Şemeş Yahudilerine (Şemsiler, Yakubiler) teslim edilmiştir.

1956’da Rockefeller’in Adnan Menderes’ten kuşkulanarak “Türkler büyük bir imparatorluğun varisleridirler, tekrar büyümek isteyebilirler bu yüzden nakdi kredi yerine ayni kredi verelim!” önerisini ABD senatosuna kabul ettirmiştir.

Nakdi kredisi kesilen Menderes’in projelerini gerçekleştirmede başarısızı olacağı kesin olduğundan ABD’nin kapısını yıllarca aşındırmasına rağmen Menderes sadece Almanya’ya ayrılan 170.000.000 ABD dolarlık kredinin Türkiye’ye yönlendirilmesiyle avutulmak istenilmiştir.

Uğradığı hayal kırıklığı Menderes’i Rusya ile işbirliğine sevk etmiş, kararlaştırılan randevu tarihine iki ay kala boynuna İngiliz siciminden idam halatı geçirilmiştir.

1924’te Lozan Antlaşması ile “İngiliz Toprağı” olarak tanıdığımız Kıbrıs’a girmeyi 1964’lerde ret eden, bunun Lozan Antlaşmasının iptali ve İngiltere’ye savaş ilanı olduğunu çok iyi bilen İsmet İnönü de Menderes sonrası mason sermayenin güvenini yitirmiştir. Aynı yıllarda yaşanan İsmet- Johnson krizi sonucunda İsmet paşa ABD’ye posta koymuş, karşılığında da üç yıl sonra Lübnan’da Asala terör örgütü kurulmuştur.

1971’de ABD Kaliforniya başkonsolosu ve yardımcısını yemeğe çağıran bir Ermeni yazarın bu iki devlet adamını yemek masasının başında vurmasıyla ilk hareketini alan Ermeni hareketini aynı yıl Amerika’da gazetecilik öğrenimi görmüş Şebinkarahişar Ermeni’si Bülent Ecevit’e CHP’yi terk etmesi takip etmiştir. Aynı dönemde de Amerikancı 12 Mart askeri darbesi ile kısa süreli askeri rejim ilan edilmiştir.

Mason sermaye, İsmet İnönü ile Menderes’e yaptıramadığı Kıbrıs İşgalini Süryani, Yezidi yapılanması olan Necmettin Erbakan- Ecevit ortaklığına 1974’te yaptırmayı başarmıştır.

Bu süreçte Avrupa’dan ülkemize sokulan sağ-sol çatışması bir Kürt- Ermeni, Süryani isyanına dönüştürülmek istenildiyse de emperyalizm karşısında tam bir “antiemperyalist sol” bulmuş, onu da 12 Eylül 1980 darbesini yaptırdığı Dersim-Tunceli Çemişkezek kökenli bir Süryani Rum olan Kenan Evren ile aynı memleketli Turgut Özal’a boğdurmayı başarmıştır.

1984’te tamamen bir Urfa Süryani’si olan Abdullah Öcalan’ın darbe öncesi MİT tarafından Suriye’ye kaçışı ve orada örgütlenmesi sağlanmış, hapishanelerde tutuklu Kürtlere özellikle işkenceler yapılarak Türk düşmanlığı körüklenmiş ve A. Öcalan’ın kurduğu örgütün kolayca asker temin etmesi Cunta hükümeti ulan Bülent Ulusu ve onu takiben Turgut Özal hükümetleri süresince devlet eliyle güçlendirilmesini sağlamıştır.

Abdullah Öcalan’ın adı Müslüman adı değildir. Peygamberin babası da Müslüman değildi ve adı Abdullah’tı. Bütün Müslüman veya gayrimüslüm Araplarda “Abdullah” adı yaygındır. “Öcalan” soyadı ise Sabilerin, Süryanilerin, Yahudilerin kutsal kitaplarındaki tanrılarının sıfatıdır. Kur’an’da da “Allah Öcalıcıdır/Öcalandır” (Kur’anda, Hac suresinde Hac dönüşünde günah işlemeyi sürdüren Müslümanlar için kullanılmıştır.) ibaresi var olduğundan bunları biz Müslüman sanmaktayız.

Terör örgütüne yapılan bu teşvik takip eden hükümetlerce de sürdürülmüş ve devletin tasfiyesine karar verecek olan AKP hükümetinin temelleri atılmıştır.

PKK terör örgütü ile devletin başına örülen çorabı fark eden vatansever ordu mensupları AKP iktidarına engel olamamışlarsa da en azından terör örgütünü kullanılamayacak kadar zayıflatmayı başarmışlardır.

Buna rağmen 03 Ekim 2002 genel seçimleriyle iktidar olan, soyu 1915’te Batum’a sığınan Süryanilere dayanan Recep Tayyip Erdoğan bu örgütü uyguladığı siyasetlerle üç-dört ay içinde güçlendirmiş ve 2003 Irak işgalinde NATO ordularıyla birlikte olan Talabani-Barzani güçlerinin yanında Saddam Hüseyin’in ordusuna karşı savaşacak hale getirmiştir.

Yaklaşık 1000 yıllık bir işbirliğinin sonucunda Yezidi Kürtler, Süryaniler, Süryani Ermeniler “Kendi adlarıyla anılacak devletlerine” kavuşmak için gün sayar duruma gelmişlerdir.

Gelmişlerdir ama Amerika, Avrupa, Rusya ve Çin’de yani Birleşmiş Milletlerin beş karar veren ülkelerinin bulunduğu böylesine büyük ve güçlü yapılanmaya hükmeden küresel Süryani-Mason-Yahudi yapılanmasının artık Ortadoğu’daki kökenlerine bakışı da değişmiştir. Hani, anne-babanın çocukları arasında ayrım yapması gibi onlar da kendilerini kuru fasulye gibi nimetten sayıp, anavatandakilerin kendilerine muhtaç olmalarını da hesap etmektedirler. Kendilerini yüceltip onları dışladıkları I. Dünya savaşı sonunda Ermeni, Süryani, Yahudilere toprak verilmemesi örneğinde görülmüş ve özellikle Ermeniler satıldıklarını itiraf etmişlerdir.

Bu gün de olacağı söyleyeyim. Kürtler Ermeniler gibi çakma millet olduklarından kesinlikle hava alacaklardır.

Suriye, Türkiye, Irak ve İran’dan toprak alarak devlet olmayı hayal eden Kürtler, Kafkasya’dan aşağı Süryani Ermeni, Van’dan Süleymaniye’ye kadar olan bölgede Sabi/Süryani, Mardin’den Hatay’a kadar olan Tur Abdin bölgesinin de gene Harran Süryanilerinin haritaları olduğunu görmelidirler.

Ortada Kürt kavramı yoktur. Süryani- Sabi Yahudileri-Ermenilerin hâkim oldukları Mezopotamya, Güney Kafkasya, Amanos- Zağros dağları arasında alt kuyruğu kırpılmış bir haç şeklindeki bölge haritası vardır.

İran’daki Humeyni rejimi de bu Süryani ve Sabi Yahudilerin iktidarıdır. Çarşaf-peçe-Burka, sarık-cübbe kıyafetlerinden bile bu bellidir.

Amerika-Avrupa Süryani-Yahudi Mason yapılanmasının talimatlarıyla adı Türkiye olan bu devletin tasfiyesine karar veren AKP hükümeti tamamıyla bir Mason Süryani-Yahudi iktidarıdır.

Süryani, Sabi Yahudileri ve Yezidilerde yaygın olan çocuk evliliklerini, çok eşliliği, alkol yasağını, çarşaf-peçe, sarık-cübbe kıyafetlerini, eşcinselliği dayatmalarından bu bellidir.

4+4+4 eğitim düzenini kurumsallaştıran, üniversitelerde eşcinselliği dernekleştiren, kelime-i şehadetten “Muhammeden resulullah” ’ı çıkartan, kiliselerin bin yıl önce elden çıkmış vakıflarını iade eden, bin yıl önce yıkılmış kiliseleri onarıp yurt dışından dindarlarını getirtip ibadet ettiren AKP hükümetidir.

Suriye'den gelen Arap Baharcıları Müslüman değil Allah'a inanan Süryani Rumlardır!
Türkiye Cumhuriyeti 11 Kasım 1938’den beri Süryani ve sapık Sabi kökenli Yahudi tarikatları ile bozuk Hıristiyan mezheplerinin işgali altındadır.

Bu tarihten itibaren gelen hiçbir hükumet milli değildir. Hepsi kökenleri 1000 yıl geçmişe uzanan işbirlikçi Müslüman-Türk takiyesi yapan bozuk İslâm, Hıristiyan mezheplerinden olan dönmelerdir.

Devletten toprak ve bağımsızlık isteyen örgüt de Süryani’dir onunla görüşen sözde Türk Hükumeti olan taraf ta Süryani, Yahudi’dir.

İktidarı da muhalefeti de onlardandır.

Ortada taraf yoktur. Taraf görünen aynı insanların rol yaptığı adı Türkiye Cumhuriyeti olan bir tiyatro sahnesi vardır!

Bu bilgiler ışığında TBMM iktidarı ve muhalefetiyle tam bir işgal ve tasfiye kurumudur!

Ben yıllardır yaptığım çalışmaların, yazdığım yazıların ışığında diyorum ki, devlet iktidar-muhalefet ve suni olarak oluşturulmuş aslı olmayan bir Kürtçülük hareketi altına gizlenmiş Süryani, Yahudi Mason yapılanmasının elinde yıkılmaktadır.

Sözüm, bu milletlerden olup ta bunlara karşı olan, yüreğinde insani değerleri barındıranlar için geçerli değildir. Ki onlar ve onların babaları, dedeleri Türk ve Müslüman milletleriyle asırladır aynı yolda yürümüş, bastıkları toprağı vatan, birlikte yaşadıkları halkları kardeş bilmiş insanların çocukları, torunlarıdırlar.

Onlara her daim sonsuz saygım ve hürmetim vardır.

Peygamber Muhammet’in halkının kendisinden önceki sapık yaşamlarını “Cahiliye devri” olarak adlandırıp geçmişe bir sünger çekmesi gibi dine dayalı milliyetçilik ateşiyle yanıp tutuşanların da akıllarına başlarına lıp aynı işi yapmalarının zamanı gelmiştir.

Yoksa sadece çok kan akmakla kalmayacak belki de dünyanın sonunu getirecek bu dine dayalı milliyetçilik insanlık ailesini yiyip bitiren bir kurt olarak kalacaktır.

Hadi, sizler de kaşağı vurulmuş manda gibi arının bitlerinizden ve yeryüzünde kardeşliği, eşitliği, adaleti kuracak bir yola adım atın!

Cahiliye devirlerinin cahilliklerini geçmişe terk edip şu andan itibaren böylesine onurlu bir göreve kendinizi adamaktan sizi alıkoyan nedir ki?

Hadi bir gayret edin bölmeyelim ülkemizi, bozmayalım dünya barışını! Aksine barışı güçlendirelim!

Yoksa asırlardır göçerliğin verdiği cehaletleri, insanlara karşılıksız güvenleri yüzünden onlara atalarınızın kabul ettirdiği din afyonuyla uyuttuğunuz bu millet ve öteki milletler işi ayıp sizden bunu hesabını sorduklarında geçmişin sürgünlerini arayacağınız çağları da sizler başlatmış olacağınızı anlayınız!

Takdir okuyucundur!







4 yorum:

  1. okuyorum okuyorum daa, hemen hemen bir çoğunu kesinlikle doğru buluyorum bir yandanda bakış açınızı yani sizin o perspektifinizi bir yere oturtmaya çalışıyorum ama bunu enazından dosdoğru sormak daha anlaşılır olucak, Sizin görüşünüz nedir yani muhafazakar, milliyetçi, solcu vs vs değil sizin tuttuğunuz siyasi görüş ve ideolojisi nedir sizce nasıl olmalıdır.

    YanıtlaSil
  2. Ad önemli değildir, önemli olan çizgiden sapmadan, belli bir mantığa dayalı, ondan şaşmayan yönde ilerlemektir. Böyle olunca adını koymak isteyenler çıkıyor sizler gibi.
    Ben bunu gerekli görmediğim için "Milliyetçi Sol" olarak adlandırdığım olduysa da o da değildi.
    Çünkü enternasyonalist yönümüz de vardı. Çünkü solduk.

    Kendi ülkemin, halkımın ve öteki ezilen milletlerin haklarını önde tutaezilenler arasında birleşmeyi de uygun bulan sol mantığını asla terk etmedim.
    Bu durumda benim görüşüm sol esas üzerine kurulu antiemperyalist, enternasyonalist gerçek vatanseverlik İdeolojisi de denilebilir.
    Gene de adı isterseniz siz koyunuz ama önemli olan ilkelerdir. Onlar da;

    1-Antiemperyalistlik;
    2-Sosyalistlikve Eşitlikçilik;
    3-Kendi ülke halkının değerlerine,haklarına,özgürlüklerine sahip çıkan vatanseverlik;
    4-Ezilen halklardan yana ve onlarla kader birliğine bağlılık;
    5-Her türlü dini ve etnik kavmiyetçilikten uzak durmak, yapanlara karşı da aynen cevap vermek. Onlar vazgeçtiğinde terk etmek;

    Bence bunlara uyulsa büyükj ölçüde uyuşmazlıklar hal olur.
    Saygılar.

    YanıtlaSil
  3. bende bu sağ sol muhabbetini anlamış değilim aslında yani kabullenmek istemiyorum bu ülkede birtane dosdoğru görüş yada yaşam biçimi olması gerekirken sol sağ şeklinde bir ayrım hayatımıza girmiş, oysa bende Sağ tabir edilen muhafazakar milliyetçi bir kesime uyan görüşlere sahibim ama yazdıklarınızda çok haklısınız bu nasıl görüş ayrılığı olabilirki, bakıyorum bazen benim bulunduğum dindar topluma solcuları dinsiz olarak görüyolar, fakat öyle solcular tanıyorumki benim o mübarek diye bilinen birçok dindar bozuntusundan daha dürüst daha inançlı, Bence sol sağ dışında bir görüş daha olmalı oda Doğrucu, yani sizin belirttiğiniz 5 ilkeyide savunan bir zihnyet, çünki özellikle dini etnik kavmiyetçiliğe şucu bucu deyimine cemaatçiliğe karşıyım, Benim için tek cemaat vardır oda alevisi sunnisi çerkezi kürdü zazası vs ile birlikte ermeni, rum veya yahudi farketmeksizin türk halkıdır. Ülkem burasıdır diyen herkezdir. Çünki samimi bir inanan hangi dinden olursa olsun ayrım yapmaz ezilmişlerin yanında olur kimseyi ezmez ezdirmez.

    YanıtlaSil
  4. Ülkemizdeki sağ ve solun hikâyesini "Sol'a Açılan Haçlı Seferi" adlı kitapçığımda bu blogda yazdım.

    Bu günkü konumuz sağcı sömürgeci
    yanlısısdır, solcu antiemperyalist, bağımsızlıkçıdır!" tartışması değildir.

    Zira her iki taraftan da işbirlikçiler sayesinde, iki tarafta da bulunan insanlarımızın vayanseverlik duyguları, dini bağımlılıkları sömürülmüş, istismar edilmiştir.
    İnsanımız kendi çıkarlarını üstün tutan işbirlikçi hainlerce emperyalizme peşkeş çekilmiş, onların askeri edilmiştir.


    Samimi vatansever insanımızın bütün bu kutsal duygularının ırzına geçilmiş ve halkımız ve ezilen milletler duyarsızlaştırılmıştır.

    Bunu en başta devletler, siyasi, bürokratik kadrolarıyla ve ulusal basın görsel ve işitsel yayınlarıyla hala yürütmektedir.

    Bütün bu ihanet ve işbirlikçi şaşırtmacalara, suistimallere rağmen insanımız "kendi doğru yolunu" çizebilme olgunluğuna" tarih boyunca sahip olduğu gibi bu gün de sahip olduğunu göstermektedir.

    Sizin bu arayışınızdan sanal medyaya, oradan sokaklardaki mitinglere ve her türlü tepkilere kadar halkımızın bu olgunluğu gözler önüne kendisince serilmiştir.

    Ben yazmaya başladığımda çok umutsuzdum ama artık umutluyum.

    Ülkemizin halkının ve ezilen öteki kardeş milletler ile kader birliği yapabileceğimiz olgunluğa da gelmiş olduğumuz inancındayım.

    Biraz daha çabalarsak bu iş olur mu olur!

    Sora sora Bağdat bulunurmuş derler. Yaza yaza, araştıra arşatıra da gerçek vatanseverleri yetiştirmekte, onları büyütmekte de zorluk çekmeyeceğimiz inancındayım.

    Her çağ kendine en uygun önderlerini yaratır, bu çağda kendine en uygun önderlerini yaratacaktır.
    Yeter ki arayışlar, araştırmalar sürsün ve insanlar kendileri için gerekli olan esas düşünceyi (ideoloji) ve onun önderinin gereksinimini hissetsinler. Gerisi gelecektir.

    Saygılar!

    YanıtlaSil

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.