"Türkiye Türklerindir +40" Bloguna Hoş geldiniz!!!

Ey Türk Milleti!
Birinci vazifen seni İslamcılık ve Türkçülükle benliğinden koparan, Araplaştıran din, devlet, ticarette sana yer vermeyen, seni küçük dereceli askeri görevlere vererek ölüme süren, sana hocalık, başbuğluk eden hainlere giydirdiğin tacı geri almaktır. Bunu yapabilmen için seni uyandıracak her türlü bilgi ve belge mevcuttur. Ya özgürlüğünü kazan ya da öl. Kölelikle atalarının kemiklerini sızlatma. Arap Rumların ırkçı kinci ensest sapık dinlerinden çık. Kurtuluşun başlangıcı burasıdır. Aklen kurtulmadıkça saltanatın da olsa kölesindir unutma. Sen özgür birey olmadıkça kardeşliğin önemi yoktur. Devletin her yüksek kademesine göz dik yerini al. Tırsma. Çabala, savaş ve kazan! Birlikte yaşadığın kavimlerle kardeşlik o zaman daha güzel olacaktır. Alaeddin Yavuz

Tarih boyunca atalarımız günümüzdeki kadar, her türlü bilgiye ulaşabilecek böyle bir çağ yaşamadılar.
Bizler tümünden şanslıyız. Buna dayanarak, blog içerikleri binlerce yıldır doğru bilinenleri sorgulamaktadır.
İster bu bloğda, ister okulda, camide veya başka yerde hiçbir yazılanı, öğretileni “sorgulamadan, araştırmadan” doğru kabul etmeyiniz!
Vatan-Millet davası,hiçbir kurum veya kuruluşa havale edilemez, milletçe sahiplenilmedikçe hiç bir dava milli değildir.
Davasına sahip çıkmayan halk da millet değil sürüdür. Adilyargıç/Keykubat.

Blog yazılarının telif hakları-copyright © “adilyargic; adilyargicc; keykubat.blogspot.com ve keykubat.blogcu.com” rumuzlarıyla yazan Alaeddin Yavuz’a aittir.
Hala okumak istiyorsanız buyurunuz.

Saygılar, sevgiler!

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul, Kartal, Turkey
KENDİLERİ İÇİN PLAN YAPMAYAN MİLLETLER, BAŞKALARININ KENDİLERİ İÇİN YAPTIKLARI PLANLARA RAZI OLURLAR.Keykubat- ATATÜRK'TEN SONRA ÜLKEMİZDEN TÜRK ve MÜSLÜMAN HALKLAR İÇİN PLAN YAPAN ve EZİLEN HALKLARA ÖNDER OLACAK SİYASET İZLEYEN BİR LİDER ÇIKMAMIŞ, ARDILLARI,ONUN İZLEDİĞİ ANTİ EMPERYALİST SİYASETİ TERK ETMİŞ,DEVLETİ AB-D KUCAĞINA ATMIŞ VE ONLARA BAĞLILIĞI ATATÜRKÇÜLÜK SAYMIŞ,HALKIMIZIN DİNİ VE IRKİ DEĞERLERİNİ AŞAĞILAYARAK TAHRİK ETMİŞ, KADEMELİ OLARAK HALKIMIZI HIRİSTİYANLAŞTIRMAK İÇİN DIŞ GÜÇLERCE GİZLİ-AÇIK DESTEKLENEN SAPIK DİNCİ YAPILANMALARI GÜÇLENDİREREK,İKTİDARA TAŞIMIŞ,IRK,MEZHEP BAĞLAMINDA KARŞILIKLI DÜŞMANLIKLAR YARATMIŞ, ÜLKENİN KAYNAK VE SERMAYESİNİ YABANCILARA PEŞKEŞ ÇEKMİŞ,YUKARIDA SAYILAN AB-D PROJELERİNE GÖRE ASKERİ DARBELERLE KENDİ MİLLETİNİ SİNDİREREK BÖLÜNMENİN YAŞANDIĞI BÖYLE GÜNLERDE BİLE TEPKİSİZ KALMASINI SAĞLAYAN KORKU ORTAMINI HAZIRLAMIŞ,BENZER MUHTELİF İHANETLER İÇİNDE BİR ŞEKİLDE YER ALMIŞLARDIR.İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ GÜNÜN DURUMU BUDUR-Keykubat İNSAN,PRANGA VURULMAKLA,KIRBAÇLANARAK ÇALIŞTIRILMAKLA ESİR OLUR.ESİRLİĞİ YAŞAM BİÇİMİ OLARAK BENİMSERSE KÖLE OLUR. VATANINIZA,DEĞERLERİNİZE,ÖZGÜRLÜĞÜNÜZE SAHİP,HER TÜRLÜ EMPERYALİZME KARŞI ÇIKIN!!! Keykubat

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Translate

Bu Blogda Ara

16 Haziran 2019 Pazar

R T ERDOĞAN DOSYASI

TAYYİP ERDOĞAN DOSYASI.
Tayyip Erdoğan kendisi hakkında sürekli farklı kimlik bilgileri vermenin yanında, bir türlü netleştiremediği, soy ağacı, şaibeli Lise ve Üniverstie diplomaları ile askerliği, dedelerinin kimlikleri, askerlikleri, asilikleri, isyancılıkları, olmadı Çanakkale ve Sarıkamış şehitlikleri, yok internetten 2010’dan sonra sildirdiği “Haksızlıklara dayanamayan, Potamya Pilihoz köyünde 1918 şartlarında duyduğu Adana’da zalim valiye karşı savaşırken ölen dedesinin kahramanlığı… hakkında çelişkili bilgileri yanında, yaptıkları işleri de aynı derecede kafa karıştırmaktadır.
Resim sayfanın Türkçe özeti; 19.yy.da Pontus Grek/Yunanlılarca çok sayıda medrese Trabzon ilinde ona bağlı Rize, Çaykara, Of bölgerinde çok sayıda Osmanlı Medresesi kuruldu. 17.yy.da İslam'a dönen halk bunları ve eğitim hizmetlerini benimsedi. 19.yy.da Of' vadisinden çıkan binlerce öğretmen binlerce Sufi, Sünni öğrencilere dersler verdiler. Bu okulların bazıları Farsça, Osmanlıca, Türkçe olduğu gibi Arapça da dersler verdiler ve Pontus Rum Okulları olarak anıldılar. Atatürk bunları cumhuriyet döneminde kapattı. Cumhuriyetin ikinci yarısından beri etkisi kaybolmadığından tekrar ortaya çıkan bu okullar, Nakşibendi, Sufi, Of, Çaykara'lı Pontus Yunan kökenlilerden yetişen siyasi ve dini figürler de  etkili olmaya devam ediyorlar. Potamya'lı R.Tayyip Erdoğan da bunlardan birisidir.
Beş yıllık cumhurbaşkanı olduğu halde hala diplomasının gerçek olup olmadığını dahi kanıtlayamamıştır. Ek olarak eşinin de benzer soy esaslı kimlik sorunları da kesinleştirilememiştir. Bu yazı tamamen Tayyip Erdoğan’ın taban tabana zıt açıklamaları yanında devlet adamlığı ile de uyuşmayan aynı zıtlıkta tespitler içermektedir.
Yukarıda tamamen kendiliğinden, kendisinin gereksiz yere yaptığı ve sonuca bağlayamadığı konuları kısaca özetlenen Tayyip Erdoğan ve ailesinin, soyu, yabancı devletler ve onların sivil toplum örgütleriyle bağları hakkında ortaya çıkan birçok yazıdaki tespitlerden sonra devle4t adamı olarak halkın nezdinde de güven kaybetmiştir.
Hakkında artarak devam eden muhalefet dalgası yüzünden sosyla medyada çıkan yazılar, yorumlar yüzünden de 100.000 kadar halktan, ömründe suç bile işlememiş insanlardan davacı olarak yeni bir suçlu kesim yaratmıştır.
Halkımızın böyle insanlar için güzel bir deyişi vardır;
-“Allah akıl, fikir versin”
Çünkü kimse ona soyunu soğunu sormadığı halde, kendi diliyle yarattığı keşmekeş sayesinde siyasi sonunu da hazırlamıştır.
Bu yazı internette Tayyip Erdoğan hakkında yazılmış yazılardan derlemedir. İlk önce, bitmek bilmeyen soyu ile ilgili açıklamaları;
Erdoğan'ın inanılmaz Kimlik değişimi, Hangisi doğru?
Başbakan Erdoğan'ın 'Bana Gürcü ve daha çirkin şeylerle Ermeni diyenler oldu ama Ben Türk'üm' sözlerinin aksini ispatlayan açıklaması ortaya çıktı.
Cumhurbaşkanı adayı ve Başbakan Erdoğan,"Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol. Benim için neler söylediler. Çıktılar bir tanesi aynı zihniyet. 'Gürcüdür' diyen oldu. Çıktı bir tanesi affedersin çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyen oldu. Ben dedemden, babamdan öğrendiğim Türküm. Herkes istediği yöne çekiyor" dedi. Oysa Erdoğan 11 Ağustos 2004 tarihinde yaptığı Gürcistan gezisi sırasında "Ben de Gürcü'yüm, ailemiz Batum'dan Rize'ye göç etmiş bir Gürcü ailesidir" demişti.
Milliyet Gazetesi, 13 Aralık 2005 yılında Erdoğan’ın çelişkilerini ortaya koyan önemli bir analize imza atmıştı. Tartişmaların ardından Milliyet, bahsi geçen haberi sitesinden kaldırdı. Bülent Sarıoğlu imzalı bu analizde Erdoğan’ın çeşitli tarihlerdeki sözlerine yer veriliyor. Analizde öyle bir hatırlatma var ki, Başbakan Erdoğan’ı dün söylediği sözlerden dolayı çok zor duruma düşürecek. 

2004'TE "BEN GÜRCÜYÜM" DEMİŞTİ
Milliyet’in analizinde Erdoğan’ın 11 Ağustos 2004’teki Gürcistan gezisinde söylediği şu sözler hatırlatılıyor: “Ben de Gürcü'yüm, ailemiz Batum'dan Rize'ye göç etmiş bir Gürcü ailesidir.” Dün“Gürcü değilim” diyen Erdoğan, 10 yıl önce Gürcü olduğunu söylüyor. Bunu gündeme getirmemizin nedeni Erdoğan’ın Gürcü olup olmaması değil, neden 10 yıl arayla iki farklı açıklamaya imza attığıdır. 
İşte Milliyet’in 2005’teki çarpıcı analizi:
KİMLİK DEĞİŞİMİ 
 Başbakan Erdoğan, 1993'te 'Bu anayasa ırkçıdır', 1997'de 'Ölünce, kavmini sormayacaklar', 2002'de 'Kürt sorunu yoktur' demişti. Bu yıl 'Kürt sorunu' ile 'Türk kökenli vatandaşlar' ifadesini kullandı
Bülent Sarıoğlu - Ankara
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Kürt sorunu" ve "üst kimlik" tartışmasında muhalefetin "Yugoslavya'ya döneriz. Üniter çimento esnetiliyor" tepkisine hedef olurken, verdiği çelişkili mesajlarla zikzaklar çiziyor.
Geçmişte "molla" büyük dedesinin dini duyarlılığıyla etnik ayrımları reddeden, 2002'de "Türkiye'de Kürt sorunu yok" diyen Erdoğan, 10 Ağustos 2005'de probleme "Kürt sorunu" adını koyma, 28 Kasım 2005'te "'Kürt'üm demeyeceksin ha' dersen isyan başlar" deme noktasına geldi. Erdoğan'ın kimlik bunalımında son nokta, 6 Aralık 2005'te "Türk kökenli vatandaşlar" demesi oldu. Erdoğan'ın geçmişten bugüne uzanan değerlendirmeleri şöyle:
1993: (RP İstanbul İl Başkanı iken) Bu anayasa ırkçıdır ama "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı" diye bir anlayışı getirmiştir. Bir çatışma var anayasada. Bir taraftan bir Kürt'ün kalkıp da Türk aleyhine konuşmasını suç unsuru telakki ediyor ama bir Kürt'ün aleyhine konuştuğun zaman onu alkışlıyor. Ee bu mantık çelişkidir. Üstünlük ancak Hakk'a olan yakınlıkla ölçülür.
Müslümanım
6 Aralık 1997: (Ceza almasına neden olan Siirt konuşmasında) Bana diyorlar ki, "Sen Rizelisin. Sen Laz'sın." Diyorum ki, "Laz değilim" Gittim, babama sordum. Babam, büyük dedesine sormuş. Molla bir zattı. Şu cevabı vermiş: "Yarın öleceğiz, Allah bize soracak: Rabbin kim, nebin kim, dinin ne? Ama bize 'Kavmin nedir?' diye sormayacak. Sana sordukları zaman 'Elhamdülillah Müslümanım' de geç."
Kürt sorunu yok
24 Aralık 2002: (Rusya gezisinde) Türkiye'de Kürt sorunu yok. Sorun var diye inanacaksan sorun olur, yok dersen sorun ortadan kalkar. Böyle öngörü ile yaklaşırsan, sorunun içindesin demek. Bak, "Siirt'ten evliyim, huzurluyum" diyorum. Böyle yaklaş olaya. Kürt sorunu var dersek, bu, sanal sorunlar olarak ortaya çıkarılmıştır. Bizim için böyle bir sorun yok.
BEN GÜRCÜ'YÜM 
 13 Mart 2004: (Kanal D'de) Türkiye'de bir Kürt, bir Laz, Abaza, Çerkez gerçeği varken, bunlar Allah göstermesin onlarca sorun doğurur. Geçmişte de böyle olduğu için bu sorun haline geldi.

21 Mayıs 2004: (Romanya'da Türk soydaş derneği temsilcilerine) Dünyada ideolojiler bitti. Ne etnik ideoloji ne de dini ideoloji kalıcı oluyor.
11 Ağustos 2004: (Gürcistan gezisinde) Ben de Gürcü'yüm, ailemiz Batum'dan Rize'ye göç etmiş bir Gürcü ailesidir.
Et ile tırnak gibiyiz
12 Nisan 2005: (Norveç'te) Ben, Rizeliyim, eşim Siirtli. Türk değil, Arap. Biz zaten sorunları çözmüşüz. Türkiye'de bakıyorsunuz, Türk Kürt ile, Azeri Gürcü ile evlidir. İkisi birbiriyle et tırnak gibi olmuştur.
Sorunun adı: Kürt sorunu
10 Ağustos 2005: (Aydınlara) Her soruna illa ki bir ad koymak gerekiyorsa, Kürt sorunu... Adına ister "kökeni Kürt vatandaşlarımızın toplumsal talepleri" deyin, ister "Güneydoğu sorunu" deyin, isterseniz "Kürt sorunu" deyin... Sorunlar, anayasal düzende, demokratik cumhuriyet sistemi içinde ve daha çok demokratikleşme yoluyla çözülmeli.
12 Ağustos 2005: (Diyarbakır'da) "Kürt sorunu ne olacak?" diyenlere diyorum ki, herkesten önce benim sorunumdur.
30 etnik, 1 üst kimlik
15 Ağustos 2005: (AKP'nin 4. kuruluş yıldönümü töreninde) Etnik unsurlar vardır. Kürt'ü vardır, Laz'ı, Çerkez'i, Gürcü'sü, Arnavut'u, Boşnak'ı, Türk'ü vardır. Bunlar ülkemizde bir alt kimliktir. Bunun bir tek üst kimliği vardır; o da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır.
21 Ağustos 2005'te: (İstanbul'da minibüsçülerle sohbet ederken) Ülkemizde Laz da var, Boşnak da var, Arnavut da var, Çerkez de var. 30'a yakın etnik kimlik var. Bununla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını birbirine karıştırmayalım.
3 Eylül 2005: (Napoli'ye giderken uçakta) Kürt olan vatandaşımıza, "Kürt değilsin, Türk'sün" dayatmasını yapmamız yanlış. Aynı şey Laz, Gürcü, Çerkez, Abaza, Boşnak, Arnavut için de geçerli.
Kürt, Kürt'üm diyecek
8 Ekim 2005: (Siirt'te) Ülkemde birçok sorunlar var. Doğu sorunu, Güneydoğu sorunu, Kürt vatandaşların kendine ait sorunları vardır. Hangi etnik unsurdan olursa olsun, Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Arnavut, Boşnak, ki biz buna alt kimlik diyoruz, üst kimlik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır.
20 Kasım 2005: (Şemdinli'de) Türk Türk'üm, Kürt Kürt'üm, Laz Laz'ım, Çerkez Çerkezim diyebilecek. Hepimizin üst kimliği Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır.
23 Kasım 2005: (AKP grubunda) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, 73 milyon için sigortadır. Bizi; Kürt'ü, Laz'ı, Çerkez'i, Türk'ü, doğulusu, batılısı, güneylisi, kuzeylisi ile inananı, inanmayanı ile birleştiren bu üst kimliktir. Biz bir mozaiğiz.
Yasak isyan başlatır
27 Kasım 2005: (Samsun'da) Deniz Baykal, bana bir defa 'Türk milleti' demenin dersini vermesin, önce onun dersini alsın. Dünyada Türk ırkı yok mu? Var. Etnik unsur olarak Türk yok mu? ABD'de zenciler, beyazlar vardır. ABD vatandaşlığı üst kimlik kabul edilmiştir.
28 Kasım 2005: (İspanya gezisinde) İnsanların ben Gürcü'yüm, ben Laz'ım deme hakkı var. Oradaki vatandaşın "Ben Kürt'üm" demesini engelleyemezsin. "Kürtüm demeyeceksin ha" dersen isyan başlar.
Türk kökenli vatandaş
6 Aralık 2005: (Yeni Zelanda'da) Bizde etnik unsurlar din bağıyla bağlıdır. Türkiye'deki Kürt kökenli vatandaşların sorunu, Türk kökenli vatandaşlar kadardır.
Tayyip Erdoğan’ın bu kadar ortalık karıştıran ve tamamen kendi soy sop düşkünlüğü uğruna yarattığı “köken sorununu” anlayabilmek için, Osmanlı döneminden itibaren, Doğu Anadolu Süryani, Keldani, Nasturi, Ermeni ve Gürcü isyanları ile doğu ve güney doğu Anadolunun etnik ve dini yapısı hakkında bilgi vermek gereklidir.

Evilya Çelebi, Bitlis Abdal Han İsyanı’nı Bitlis Anılarında işlerken, Bitlis’lilerin kökenlerinin M.Ö.4.yy.da Bitlis’i ve Tiflis’i işgal ettiren Grek/Yunan imparatoru Büyük İskender’in bıraktığı Rumlara, bu şart itibarıyla Gürcistan halkı, Irak, Suriye Rum Arapları ile akrabalıklarından, Süryani Hristiyanlığından ayrılma Yahudi mezhebi olan Nasturler, onların Müslüman görünenleri Yezidi Yahudilerinin bağlarının Urfa, Mardin, Hakkari’den Gürcistan Tiflis, Batum’a ve Doğu Karadeniz bölgesine uzandığını da kısa ifadelerle işlemiştir.
Biraz örnek verelim;

“”…Melek Ahmet paşa da bunu böyle anlamıştır ve Abdal Han’a şu nasihatleri vermiştir;
“…Amma ey Han kardeşim, senden ricam şudur; Biz Osmanlı vezirlerindeniz, özellikle (IV.)Murad Han’ın damadıyız. Nitekim Van Eyaletinin mutasarrıfıyım. Sen de benim eyaletimde “Serbest Hâkimsin ve devamlı ocaklık olmak üzere bu eyaletinde mutasarrıfısın!” 
Paşayı hanıma kondurup bu kadar ikram ettim diye yanında olan “”hokkabaz ve maymuncuların sözlerine uyup “KÜRT DAMARLARINI” depreştirip kanuna aykırı uygunsuz bir işte bulunmayasın. Her tarafında kol gezen aşiret beyleri ile hoşça geçinip görevli bulunduğun padişah hizmetlerini yerine getiresin. Bu Melek kardeşin de doğru sözlüdür. Zerre kadar şeriat, tarikat, hakikat ve marifetten taş koparırsan senden de baş kopar! Ben Van’da bulundukça bütün halk ile dürüst geçin.”
İşin aslı, Melek Ahmet paşanın doğuya tayini de Kürt beyleriyle ilişkileri de geçmişe dayalı bir ince hesaba dayanmaktaymış.
1634’lerde Bağdat Seferinden dönen padişah IV. Murat’a Abdal Han ve bazı Yezidi Kürt hanları “zafer kutlamasına” gelmemişler. Bu da padişaha “hakaret” anlamına geliyormuş. Savaştan çıkan ordusunu yormak istemediği için Melek Ahmet paşaya bunun öcünü alması için vasiyet etmiş. Paşa bunu Evliya Çelebiye bir güzel açıklıyor.
Bu yemekten sonra Melek Ahmet paşa Van’a gidiyor, millet de onu “Paşa Macaristan, Kırım ve Bağdat arasında nice seferlerdeki başarılarına rağmen “doğuya sürgün yemiş” olarak görmeye başlıyorlar.
Yezidi Kürt İsyanlarında Kürtlerin Osmanlı- Yezidiler Arasında Bölünmeleri;
Önce Mardin’de “Saçlılar” ya da halkın, kaşları, bıyıkları, burun kılları ve kulak kıllarını uzatarak bıyık gibi koruduklarından dolayı, “Sekiz bıyıklı Kürtler” dedikleri Babür İmparatorluğundan göç geldikleri için “Babürdler” olarak da bilinen, şeytana tapan, yıkanmayı, okuryazarlığı “dinden çıkmak sayan”, siyah köpeklere tapan, doğan çocuklarına ana sütünden önce köpek sütü içiren, keçe gibi saçları olan, eşkıya, isyancı Kürtlerin işini bitiriyor. Bunu yaparken de Abdal Han’a mektup yazıp onu eşkıyalıklarıyla suçlar, herkes Abdal Han’a saldıracak diye beklerken o Mardin’deki Saçlılara ani bir saldırı yaparak onların işlerini bitirir. Sonra Van’a geçer, orada kalenin imarı ve çevresinin tesviyesi ile uğraşırken Abdal Han da Erzurum’a kadar bölgede dehşet salar, yağma ve haksız vergiler toplamaya başlar. 
Olay tamamen bir “Yezidi Kürdistan Kurma Savaşına” dönüşür, bölge halkı Osmanlı ile Abdal Han arasında bölünür.
Melek Ahmet paşaya Vanlılar büyük destek verirler, onların yanında, Malazgirt Beyi Mahmudi Bey, Bargiri Beyi Şeref Han Bey, Erzurum sancağından Hınıs Beyi,  Tekman Beyi, Avnik, Kuzucan, Muş, Pinyaniş, Adilcevaz, Gazikıran, Ahlat kale komutanı, Diyarbakır Beyi bazı kazaları hariç, Beyi Hakkâri Beyleri de destek verenlerdendirler.
Abdal Han yanında olanlar ise, Diyarbakır’dan Çapakçur, Çemişkezek (Şimdi Tunceli ilçesi- Bu iki beyi Diyarbakır beyi yakalatır), Ceska Beyi, Hazo Beyi Murteza (Abdal Han’ın damadı), Van’dan Zeriki Beyi doğrudan Abdal Han’a katılırlar. Ayrıca bölgede, Cengiz, Timur ve Hazar Türklerinden kalan Tatarların bazıları da Abdal Han’ın yanında yer alır. Osmanlı’nın yıkılışında Vatikan ve Moskova yanında, bu gün PKK- AKP yanında yer aldıkları gibi.
Durumun “belirginleşmesini bekleyenler, Van’dan Esbiirt, Kârkâr, Şervi, Hiron, Ağaniş, Keşan, Meksiberda, Lâdik, Erecik, Dalagrer, Çobanlı, Hakkâri’den Ben-i Kutur (Yahudi), Abaguy Beyleri ise askeri yardım göndermişler ama savaşa şahsen katılmamışlar, olayların akışını seyretmektedirler.
İsyancı Yezidi Kürtlerin Gürcistan Bağları;
 Ayrıca Gürcistan beylerinin de Bitlis Hanı ile pazarlık edip anlaşmalarına rağmen Osmanlı ordusuna katılmaları da şüphe uyandırmıştır. Gürcü- Bitlis işbirliğinin 1650’lerde de var olduğunu görmek bana şaşırtıcı gelmemiştir.
Kuşatma esnasında Melek Ahmet paşa bir suikasttan Evliya Çelebi’nin uyanıklığı sayesinde kurtulur. Gelen bir padişah fermanında da Van’dan orduya katılan Sekban ve Sarıca askerlerinin Abdal Han yanında oldukları ve hemen “öldürülmelerini isteyen” ferman da gelir. 
Savaşa başlamadan önce iki rekât namaz kılan Melek Ahmet paşanın, gözlerinden akan yaşlarla ettiği zafer duasında da Bitlislilerin Yezidi oldukları vurgulanır;
“-İlahi! Kuvvet ve kudret, yardım ve fesat senindir. Verme, koruma ve doğruluk, iyilik ve büyüklük yine senindir. Dini Mübin gayretine bir fırka Muhammed ümmetini başıma topladım. Elimi yüzüme alıp, kapına dilenmeye geldim. Onu hiç boş döndürmedin. Yine eşsiz padişahımdan dilerim ki, Ahmed’in bu ricasını da kabul edip bu kadar insanı acındırma. BU YEZİDİ HAŞERATINI SEVİNDİRME!”
Savaş başlar, Evliya’nın anlattıkları yürekleri parçalar da ben sadece savaşın “barut kokan kısmından” bir kısmı aktarayım;
“…Her iki taraftan binlerce top ve tüfek atıldı. İki tarafın askeri de Nemrut ateşi içinde kaldılar. O an Mahşer gününe döndü. Siyah barut dumanı göğe yükselip dost düşman yerleri seçilince Dihdivan dağlarının tepelerinde olan Çaker Ağa gördü ki, Osmanlı askeri metrisler içinden kılıç vurup geliyor. Kendisi tabyasında kalıp bir hayli cenk etti ise de sonunda Malazgirt ve Mahmudi beyleri onu yerinden çıkardıklarında aşağı Bitlis şehrine kaçtı. Paşa tarafından bütün Van askerine paye verildi…”
Bu savaşta Vanlıların, Malazgirtlilerin, Cilo aşiretinden Hakkârililerin Abdal Han’a özel düşmanlıkları olduğundan çok gönüllü, cansiperane savaştıkları ve zafer sonrasında paşa tarafından da memnun kalacakları şekilde ödüllendirildikleri anlatılır. Abdal Han ise yükte hafif, pahada ağır ne varsa beş altı yüz askeriyle savaşın kızıştığı anda sinsice kaçmayı başarır.
Bitlis kalesine sıkışan Abdal Han’ın askerleri, kale önünden gelip geçen kendi halkları olan Yezidilere de top tüfek atışları ile zarar, korku verirler. Vanlıların özel teşviki ile durumun değerlendirmesini yapan paşa, kalenin fethine karar verir ve teslim olmalar için ferman gönderir. Kale içindekiler ise;
Kale Hanındır, Osmanlının olsa içinde Osmanlı askeri olurdu. Osmanlının kale ile ne ilgisi var? Biz hepimiz Han kuluyuz!” Cevabını gönderince, gösterilen bu asilik üzerine fetih kararı alınır.
Hazırlıklar tamamlanıp kale hisarı kuşatılıp ordular yerini aldıklarında bir alay Yezidi gece toplanıp meşaleler, çıralar yakarak kale içini aydınlatırlar ve;
-“ Allah birdir, bir!*” Diye feryada başlarlar.
M. 1652(H. 1065) yılının Ramazan ayında Bitlis Kalesi Osmanlı veziri Melek Ahmet Paşa tarafından teslim alınır. Melek Ahmet paşa, Abdal Han’a yandaşlık yapanların büyük çoğunluğunu affeder, bir kısmını da Vanlılar ve savaşa destek veren öteki Kürtler ile birazını da Evliya Çelebinin aracılığı ile afları gerçekleşir. Gerçekten “Müslüman olmayan Yezidilerden Kürtçülük” yapanlar cezalandırılır.

Şimdi kronolojik Doğu Anadolu İsyanlarına girmeden önce şu bilinmelidir ki Şafi Kürtler Osmanlıya isyan etmemiştir. Kendilerine KÜRT İSYANCI” adını verenler Müslüman görünen, Sünniler, Şafiler gibi ibadet eden Süryani, Nasturi, Yezidi Yahudiler, Ermenilerdir.
Ama, bölücülük psikolojisi oluşturmak için bunların hepsine “Kürt İsyanları” derler. Oysa içlerinde I.Selim’in “Sünni İslam Siyasetini” benimsemediği için sürülmüş veya o bölgede ilk geldiğinde kalmış Tatar, Yezid, Mecusi, Hristiyan Türk de vardır.

16-19.YY. OSMANLI RUS SAVAŞLARI
1813-1878 Osmanlı-Rus Kafkas Savaşları
Osmanlı-Rus Savaşları, 16. yüzyıl - 20. yüzyıl arasında Osmanlı Devleti ile Rusya Çarlığı ve daha sonra bu devletin büyümesi ile bu devletin yerine geçen Rusya İmparatorluğu arasında yapılmış bir dizi değişik savaştır. Bu savaşlar şunlardır:
·         1676-1681 Osmanlı-Rus Savaşı (Çehrin Savaşı- Ukrayna Kazaklarına baskı-Osmanlı Zaferi)
·         1686-1700 Osmanlı-Rus Savaşı (Viyana yenilgisini takiben saldırılar. Azak Kalesi yenilgisi Rus Zaferi)
·         1710-1711 Osmanlı-Rus Savaşı (Prut Savaşı) (Meşhur Baltacı Katerina savaşı Osmanlı Zaferi)
·         1735-1739 Osmanlı-Rus-Avusturya Savaşı (Rusya-Avusturya ortak saldırısı Osmanlı Zaferi)
·         1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı (Ruslara azınlıkların hamiliği hakkı verilen çöküşün kesin nedeni olan savaş Rus Zaferi)
·         1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı (K.Kaynarca Yenilgisinin hazmedilememesi Rus Zaferi)
·         1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı (Napolyon’un Ruslara saldırmasından istifade ile kurtarma savaşıdır. Bükreş Anlaşması ile sonuçlandı. Kabakçı İsyan ile devlet zayıflatıldı.Rus Zaferi)
·         Çıkarılan Süryani, Nasturi Yezidi Kürt İsyanları
  • Babanzade Abdurrahman Paşa  isyanı (1806- Musul)
  • Babanzade Ahmet Paşa isyanı (1812 – Musul)
·          
·         1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı (Rusların bağımsız Yunanistan kurmak için açtıkları savaştır. Akdeniz Navarin’de Osmanlı donanmasını Rusların yakmasının ardından başlamış, doğudan Erzurum, batıdan Edirne’ye kadar Ruslar ilerlemiştir. Ahıska, Ardahan, Posof Kars elden çıktı. Kartli-Kaheti (1803’de Ruslarca yeniden kuruldu-Tiflis) ve İmereti (1810 Rus işgaline kadar Osmanlıya bağlı-Batum) Krallıkları adıyla bilinen Gürcistan Rusların yanında savaşmıştı. Edirne Anlaşması.Rus Zaferi)
·         Çıkarılan Süryani, Nasturi Yezidi Kürt İsyanları
  • Zaza’ların isyanı (1820)
  • Yezidilerin isyanı (1830- Hakkari)
  • Şerefhan isyanı (1831- Bitlis)
  • Bedirhan isyanı (1835- Botan)
  • Garzan isyanı (1839- Diyarbakır)
·          
·         1853-1856 Osmanlı-Rus Savaşı (Rusların Osmanlıyı ele geçirme endişesi. Fransa-İngiltere Osmanlı Koalisyon savaşı. Kırım Savaşı) (Osmanlı ve Müttefikler Zaferi)
·         1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi- Rusların batıdan İstanbul Yeşilköy’e, doğudan Erzurum’a indikleri büyük bir yenilgidir. Ayestafanos Ant. Batum, Ardahan, Kars, Oltu, Sarıkamış elden çıktı.) (Rus Zaferi)
·          
·         Çıkarılan Süryani, Nasturi Yezidi Kürt İsyanları
  • Ubeydullah İsyanı (1881- Hakkari)
  • Bedirhan Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Paşa isyanı (1872-Mardin-Cizre)
  • Bedirhan Emin Ali isyanı (1889- Erzincan
·         1914-1917 Osmanlı-Rus Savaşı (Kafkasya Cephesi) (Rusya 1917 Ekim devrimi sonrasında savaştan çekildi, Osmanlı ise 1. dünya savaşından yenik çıktı.)
·          
·         Çıkarılan Süryani, Nasturi Yezidi Kürt İsyanları
·          
·         Bedirhaniler ve Halil Rema isyanı (1912-Mardin)
·         Şeyh Selim Şehabettin ve Ali isyanı (1912- Bitlis)


  1. OSMANLI DÖNEMİNDEKİ İSYANLAR:

  1. Babanzade Abdurrahman Paşa  isyanı (1806- Musul)
  2. Babanzade Ahmet Paşa isyanı (1812 – Musul)
  3. Zaza’ların isyanı (1820)
  4. Yezidilerin isyanı (1830- Hakkari)
  5. Şerefhan isyanı (1831- Bitlis)
  6. Bedirhan isyanı (1835- Botan)
  7. Garzan isyanı (1839- Diyarbakır)
  8. Ubeydullah İsyanı (1881- Hakkari)
  9. Bedirhan Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Paşa isyanı (1872-Mardin-Cizre)
  10. Bedirhan Emin Ali isyanı (1889- Erzincan)
  11. Bedirhaniler ve Halil Rema isyanı (1912-Mardin)
  12. Şeyh Selim Şehabettin ve Ali isyanı (1912- Bitlis)
  13. Koçgiri isyanı (1920- Koşgiri)

1805’de Osmanlı’nın Rusya’ya sıcak denizlere Kafkaslar ve Hürmüz körfezi üzerinden inmesi için yol verdiği anlaşmayı 1813 Gülistan Anlaşması takip etmiş, Azerbaycan bölgesi kuzey ve güney olarak ikiye ayrılmış, kuzeyi Rusya’ya güneyi İran’a verilmiştir. Bölgede Gürcistan prensliği de kurulmuştur.
1774 Küçük Kaynarca Anlaşması gereğince gayrimüslümler üzerinde hak sagibi olan Rusya, yıllarca sayılan azınlıkları kışkırtarak Osmanlı’yı içinden çökertmiştir.
1806’da Gürcistan da Rusya’ya bağlı bir prenslik olarak kurulunca Osmanlı’ya isyan eden ve geçmiş akrabalıkları da bulunan asi çeteler Güğrcistan’a sığınmaya başlamışlardır. Bunu en güzel şekilde Gürcstan kendi yazdığı ve Avrupa Parlamentosuna verdiği “2003 Gürcistan Azınlık Raporunda Yezidi Kürtler ve Süryaniler” başlıklı raporunda açıklamıştır. Okuyalım;
The Yezidi Kurds and Assyrians of Georgia ;
(Gürcistan’ın Yezidi Kürtleri ve Süryanileri)

The Problem of Diasporas and Integration into Contemporary Society
Iraklii Chikhladze
Executive Director,
International Eurokavkazasia Association
Tbilisi, Georgia

Executive Director, Profile Journal
Tbilisi, Georgia
Journal of the Central Asia & the Caucasus (3 /21, 2003)
Center for Social and Political Studies
www.ca-c.org
Sweden

Makalede, Süryanilerin,13 Süryani papazın Urfa’da bulunan Edessa Krallığından Gürcistan’a ilk gelişlerinin İ.S.6.yy’a dayandığını ve bu rahiplerin “13 Süryani aziz” olarak bilindiğini yazılıyor.

Yezidi Kürtlerin ise Çar III.Gregory zamanında 12.yy. ortalarında, Horasan’dan Mezopotamya ve Kafkaslara-Ermenistan’a  göçlerinin başladığı dönemlerde olduğu anlatılıyor. Gürcü Çarına hizmet etmeye başlayan Yezidi Kürtlerden, Hıristiyan bir aile tarafından evlatlık alınarak yetiştirilmiş  Ivo ve Zaa adlı kardeşlerin Kraliçe Tamara döneminde Yoani ve Zekeriya Mıkarrgzeli adlarını alarak, Çarın yakın korumasında ve askeri komutan olarak ün kazandıkları yazılı.

15.yy’da İstanbul’un düşmesi ile Bizans’ın sona ermesini takiben, İran ve Osmanlı imparatorluklarının Kafkaslar ve Ortadoğu’da hakimiyet için aralarında savaştıkları dönemde, Gürcistan’ın 300 yıl Hıristiyan bir devlet olarak bağımsızlığını koruduğu, Yezidi ve Süryanilerin ise eyaletliklerini kaybederek aralarında düşmanlıkların çıkmasına sebep olmuşlar.

1760’larda, Süryaniler ve Kürtlerin, Doğu Suryani Kilisesi Mar Avraam’ın patriği aracılığıyla
Yezidi Kürtler ile Süryaniler arasında yakın bağlar kurulması için Gürcü Çarı II.Irakli’den yardım istemişlerdir.

25 Eylül 1768’de  Osmanlı’nın Rusya’ya açtığı savaş ile beklenen zaman da gelmişti. Irakli II’le uzun müzakereler yürüten Rusya, Türkiye’ye karşı Gürcüleri savaşa sokmaya ikna etmişti. Bu ikna Gürcü heyetinden Artemii Andronikashvili’nin elinden” Opısane sosednikgs Gruziey starn i narodov” (Gürcistan’a Bitişik Halklar ve Ülkeler” başlıklı, Kont Nikita Panin’in  aldığı talimatlar sayesinde olmuştu.

Belge, Yezidi Kürtlere ve Süryanilere geniş yer vermiş, Çar Irakli’nin savaşta, Osmanlı ve İran arasındaki dağlarda ve yaylalarda yaşayan sayıları milyonları bulan ve savaş tecrübesine sahip bu Hıristiyanlardan oluşan azınlıkların  merkezi rol oynayabileceklerine inanmasını sağlamıştı. Belgeye göre, Çar Irakli, rahiplerini, keşişlerini, piskoposlarını, prenslerini  göndermeye başlayan bu halkların, askeri ustalıklarına işaret ediyordu.

1770 Nisanında Rusya ile yapılan antlaşmaya göre, Irakli Akhaltsikhe’ye (Ahıska) birlikleri sevk etmişti. Aynı anda da Süryani piskopos İsaiyah da Tiflis’i terk etmişti. Yezidi Kürt önderi Çoban Ağa ile Süryani önderi Simon’e önceden verdikleri sözler uyarınca, Çar Irakli yanında, ortak düşmanları Türkiye’ye karşı savaşa girmelerini bildiren mektubu taşıyordu. Bu plan, Rus Generali Totleben-Irakli’nın müttefikliğine rağmen birliklerini, ihanet anlamına gelen  Kartlı’ya çevirmesi yüzünden başarısız kaldı.

Eylül 1770’de Çar Irakli mektubuna yanıt aldı. Süryani Katolik Kilisesinden Simon, 1770 Temmuzunda yazdığı mektubunda ;”İsa’ya yardımları için teşekkür ederiz, istediğiniz anda 20.000 kişilik ordu emrinize hazırdır. Lütfen, Osmanlı Türklerinden korkmamamız için cesaretlendirici bir yazı gönderiniz. Bize yaklaştığınızda birbirimiz daha iyi görebiliriz. Vakarla size hizmet edebileceğimiz günleri görmeyi hepimiz istiyoruz.”

Süryani piskopos İsaiah, ”Yezidi Kürt önderlerine mektubunuzu göstermek için Müslüman Kürdistan’a gittim, sevindiler, mektubunuzu ellerine aldılar, sadık naçiz hizmetkarlarınız olduklarını söylediler. Zaferleriniz için dua ettiklerini ve onlara Koşaba Hisarını vermenizi istediklerini bildirdiler. Onlara hisarı veriniz ve size hep birlikte katılacaklar, sürülere ihtiyaçları yoktur. Sadece bu iyiliğinizi istiyorlar. Söyleyebileceğim budur. Hepsi iyi savaşçılardır ve önderlerini Çoban ağa gibi biliniz.” diye yazıyordu.

Çoban ağa kendisinin onayladığı bu mektubunda, Çar’a ”Biz Mahmudi Yezidileri, sizlere güvenebileceğimiz, güvenliğimizin sizler tarafından sağlanacağını temin eden bir emirname yayınlamanızı bahşetmenizi istiyoruz. Allah bilir, size bağlandığımızı size geldiğimizde nasıl sizlere hizmet edeceğimizi göreceksiniz.” Diyordu.

Akhaltsikhe (Ahıska) harekatı başarıyla sonuçlanınca Gürcü Çarı bölgenin Süryani ve Yezidi Kürtlerine bölgenin coğrafi yapısının değiştiği gerekçesiyle birleşmelerini bildirmek için yaklaşım gösterdi. Şüphe yok ki Çarın desteği olmaksızın Süryani ve Kürtlerin Türkiye’ye karşı savaşmak için harekete hazırlıkları olamazdı.
General Totleben’in ihaneti Çarı planını değiştirmeye zorlamıştı.

Gürcü Çarı, Süryani ve Kürtlerin sadece Türkiye’ye karşı Çarın yanında yer almalarını değil, Ortadoğu’dan Gürcistan’a doğru harekata başlamalarını da istiyordu.
Dört bin Kürt ailesinin Kakheti’ye (Azerbaycan Sınırında bir eyalet) yerleştirildiklerine dair bilgiler vardır.
Bu dönem, Gürcistan’da muhtelif düzineler halinde Süryani ailelerinin ortaya çıktığı dönemdir. Osmanlı imparatorluğu ve  ve İran’dan gelenler Mukhrani bölgesine (Azerbaycan Sınırı) yerleştirilmişlerdi.

Rusya 1828’de İran ile Türkmençay Antlaşmasını imzaladığında, İran’lı Süryani ve Kürtler Gürcistan’da kiraladıkları yerlere gelmeye fırsat bulmuşlardı. 19.yy.ın ikinci yarısında sayıları büyük rakamlara ulaşmıştı. Diğer büyük Yezidi göçmen dalgası 1915-1917 döneminde ortaya çıkmıştı.

Türkiye’den hayatlarını kurtarmak için kaçmışlardı. Belgelere göre, sadece Türklerin değil Müslüman Kürtlerin de Yezidilere karşı oldukları bilinmektedir.

Yezidi tarihçiler, sadece bir günde “56.000” Yezidi Kürtünün Aras Nehrinde Müslüman Kürtlerin elleriyle öldürüldüklerini yazmaktadırlar.

“50.000” kadar Süryani de benzer bir kaderden kurtulmak içi Ermenistan’a gelmişlerdi.

20.yy.da Yezidi Gürcistan’daki Kürtlerinin rönesansları geriye gitmeye başlamıştı.

1915-17 dönemlerinde büyük kalabalıklar halinde Gürcistan’a göçen Süryani ve Yezidi Kürtleri,  özellikle Yezidi Kürtlerin dediklerine göre 1960-80 arası onların en iyi çağlarıydı. Tiyatroları, dramaları, radyoları, Kürt dilinde haftalık yayınları, profesörleri, akademisyenleri, artistleri, sanatçıları, sporcuları, partilerde boy gösterenleri vardı.

Ne zaman Sovyet dönemi sona erip Gürcistan bağımsızlığını kazandı ki, sayıları birden azalmaya başladı.
1989 nüfus sayımına göre 35.000 olan sayıları bu gün bazı Kürt derneklerinin ve kuruluşlarının bildirdiğine göre “6” binden fazla değildir. Göç eden Kürtlerin oranı kıyaslanan bütün diğer diyasporalardan fazladır.
1990’larda, Kürt dilindeki tiyatroları, radyoları, dans grupları kapandı, durdu.
Diyaspora şöyle diyordu;”Basitçe, göçe zorlandık.
1990 öncesi Milliyetçilik krizlerinin olmamasında da göçe zorlandık. Aklıma gelmişken, Gamzakurdiya, dünyada bir tek Kürt Drama Tiyatrosunun ülkesinde olduğundan gurur duyduğunu söylerdi. Ancak eşitlik ve demokrasi vaazları veren Şevardnadze zamanında o da kapanmıştır.”

Kürtlerin çoğunluğu küçük köylerde, şehirlerde ve başkentte yaşayanlar ya ülkeyi terk etmişler ya da Tiflis’e göçmüşlerdir.
Tiflis’te dört okulda test kitapları ve yardımcı eğitim kitapları yanında çocuklara Kürt dili konuşma dili olarak öğretilmektedir. Sovyet dönemlerinde olduğu gibi bu gün de Kürt nüfusunun çoğunluğu Yezidi Kürtlerden oluşmaktadır.

1937-1946 dönemlerinde Ahıska Türkleri ile birlikte bütün Müslüman Kürtler de  Samstkhe-Javekheti Batum ve Acarya bölgesinden Müslüman Kürtler de sürülmüşlerdir.

Günümüz Yezidi Kürtleri, tek ana sorunlarının bir tapınak eksikliği olduğunu söylemektedirler. Onlar,dünyanın en genç dinlerinden birisi olan Yezidizm’in takipçileridirler.
Gürcistan’da asla bir tapınağa sahip olmamışlardır. 2002’de yaptıkları bir tapınak planı için seçilen arazinin fiyatını ödeyemediklerinden dolayı tapınak yapamadılar. Bu gün bundan bahseden kimse yoktur….”

Makale bundan sonra da Yezidi örgütlenmeleri ve diğer konular hakkında bilgi vermeyi sürdürmektedir. Ben bu kadarını meramım için yeterli buldum.

Tercüme eden; 
Blog yazarı
Alaeddin Yavuz/
Keykubat/
adilyargic

2003 Gürcistan Azınlık Raporu, 1683 Viyana yenilgisinin ardından, keşifler çağında dünyanın işgalini büyük ölçüde tamamlamış Kutsal Roma Cermen imparatorluğunun (1815’de ortaklık bitmiştir.) ortaklaşa başlattıkları seri Haçlı Seferlerinden aldıkları cesaretle doğu Hristiyanları olan Gürcülerin, Süryani Hristiyanların, Yezidi Kürtlerin birlikte yaşadıkları Osmanlı Türk ve Müslüman halkına ortaklaşa ihanetlerini nasıl gerçekleştirdiklerini Avrupa Parlamentosuna şirinliklerle anlatıldığı apaçık bir ihanet raporudur.

Kökenlerini Rum/Grek olarak ifade eden Gürcüler ile aynı kökenden olduklarını iddia eden Süryani ve Yezidilerin birleşmeye cesaret etmelerine, Kırım Tatarlarının Tuna kapılarını tutmayarak Avusturya krallığının ordularının geçişine izin vermesiyle iki ateş arasında kalan Osmanlı’nın yenilmesinin neden olduğu 1683 Viyana bozgunu neden olmuştur.  Kafkasya kapılarını Ruslara açmak için kurulan ihanet koalisyonu özetle;

1-Süryani- Gürcü ilişkileri M.S VI(6). Yüzyılda 13 Süryani rahibin “Süryani Hristiyanlığını tebliğ ile başlamıştır.
2-Yezidi Kürtleri ile Gürcülerin ilişkilerinin 12.yy. da Cengizhan akınlarıyla gelen göçlerle, Gürcü kralı Çar III. Gregory zamanında başladığı görülmektedir. Sümerlerden beri bölgede oldukları yalanının kanıtıdır. Bunların Afganistan’dan gelen, Büyük İskender’in ölümünden sonra Afganistan’da kurulan ve 550 yıl yaşayan Baktria krallığının kripto(gizli) Grek kalıntıları Rumları oldukları açıktır. Bu kan bağı nedeniyle Ivo ve Zaa adlı Yezidilerin Kraliçe Tamara döneminde çarın yakın korumasına alınmalarında sakınca görülmediği sonucu çıkarılmalıdır.

3- 1760 Lehistan seferi sırasında Süryaniler ile Yezidi Kürtler Gürcülerle anlaşmışlar, 1768-1774 Osmanlı Rus Savaşında Gürcistan’ın yanında Osmanlı’ya karşı savaşmışlardır. Bu savaşta Gürcistan devleti yoktur, Kartli Kaheti krallığı ve Tiflis de 1806’dan itibaren İmereti Krallığı olarak iki ülke şeklinde yer almıştır. 1714’ deki kesin yenilgiye kadar bu koalisyonun Ruslarla sürekli görüşerek tavizler kopardığı bu raporla belirtilmiştir.
4- Bu koalisyona raporda geçtiği İran Süryani ve Kürtleri de katılmışlardır ve vaat edilen sığınma bölgelerine 1828 Türkmençay Antlaşması ile gelmişlerdir.
5-1760’tan başlayan ihanetlerden sonra Osmanlı’dan yapılan göçler gizlenmiştir. Sadece 1917 Rus Devrimini takiben 1918 Brest Litovsk Anlaşması ile doğu Anadolu’dan çekilen Rusların boşalttıkları alana, önce Enver paşa ve ardından Mustafa Kemal’in isyancılara yaptıkları başarılı saldırılar esnasında adi soykırımcıların sığınmaları anlatılmıştır.
6-Gürcülerin din kardeşleri Süryanilerin bereketli Karadeniz bölgesinde iskan edilirken, Yezidi Kürtlerin Tiflis ve kuzeyine yerleştirildikleri, Süryanilere sağlanan işletmeleri, kiliseleri, okulları bir numune dışında tiyatroları olmadığını, 1950’lerden itibaren peyderpey Rusya içine ve Avrupa ülkelerine göç ettirildiklerini bu yüzden 1990’larda “Gürcistanlı Abdullah Öcalan” hareketi başlattıklarını ama sindirildikleri raporun tercüme edilmeyen bölümünde yer almaktadır.
7-Osmanlı’nın yenilmesi ve bir daha tehdit olamayacağının anlaşılmasıyla Türk ve Müslümanların daha 1829 savaşından itibaren göç ettirildikleri, ülkede Müslüman ve Türk bırakılmadığını, son darbenin de 1950’li yıllarda Ahıska Türklerinin sürgünü olduğu belgelenmiştir.

8- Raporun tercüme edilmeyen bölümlerinden, The Assyrian Community (Süryani Toplumu) bölümünde;

The largest and the oldest of them is Dzveli Kanda (Mtskheta District) with 350 families
(about 1,500 people), 80 percent of them are Assyrians. In the village of Gardabani there
are 110 families (600 to 700 people). It is commonly believed there are 2,000-2,500
Assyrians living in Tbilisi where one of the compact settlements is found in the Kukia
locality (about 800 people). There are Assyrians in Kutaisi, Batumi, Senaki, Zugdidi, and
Zestafoni.

“Dzveli Kanda (Misketya bölgesinde) da 350 hane yaklaşık 1500 kişi, Süryani nüfusunun %80’idir. Gardabani köyünde 110 aile yaklaşık 600-700 kişi Süryanilerin en eskileridir.
Tiflis’in en yoğun nüfus bölgelerinden Kukia’da  800, Tiflis’de 2000-2500 Süryani yaşadığı sanılmaktadır.
Kutaisi, Batumi, Senaki, Zugdidi ve Zestafoni’de Süryaniler yaşamaktadır.”
Süryanilerin “en eskileri” derken her ne kadar bir açıklama yapılmadıysa da bunların raporun başlangıcında belirtilen 1768-1774 Osmanlı Rus savaşı hazırlıkları dönemlerinde kaçıp yerleşen Süryaniler oldukları ortadadır.

Bu güne kadar kitaplarda, yazılı, görsel basında okuyup bağlantı kuramadığınız, Siirt veya kısaca Doğu Anadolu gayrimüslimlerinin Rusya veya diğer haçlı devletlerinin tahrik, teşvik, kışkırtmalarıyla isyan edip Gürcistan’a sığınanlardan olduğu tartışmasız olan Tayyip Erdoğan’ın Bagata- Siirt, Süryani bağlarını şimdi kolayca çözeceksiniz;

1806-1917 arasında farklı dönemlerde ALTMIŞ YIL RUS İDARESİNDE KALMIŞ RİZE VE YAKIN ÇEVRESİNDE OSMANLIDAN HANGİ HAKSIZLIĞI GÖRÜP DE İSYAN ETTİĞİ BELLİ OLMAYAN, Cezmi Yurtsever’e göre, “Erdoğan'ın dedesi Bakatoğlu Memiş'in Rize'nin Pulihoz köyünde (Dumankaya) haksızlıklara karşı isyan çıkardığını” belirlemiş olmasına, “Adana’da bir zalim vali varmış, haksızlıklara dayanamayan dedem ona karşı savaşırken ölmüş” diye 2000’li yıllarda konuşan, bu konuda Ulusal Kanal’da ve bir çok vatansever sitede bu “zalim valinin” aslında Atatürk’ün İstanbul’a dönerken Yıldırım orduları komutanı sıfatıyla “silahları teslim etme, orduyu terhis etme talimatını tutan bir vali olduğu işlenmişti. BTK gibi hacker kurumu kurmadan önce 2010 referandumundan önce Google’ın genç sahibini çağırtarak 600 kadar bloğu sildirdiğinden bu yazılar da benim blog da temizlenmişti.
 T.Erdoğan’ın, bu sözlerinin ardından H.Avni COŞ adlı halka “Gavat” diyen bir vali de tayin ederek sanki bu olayın öcünü alması gibi görünen olayları da zihinlerimizde bir yere koyarak,yine Hatay’lı tarihçi’nin de Tayyip beye soy kütüğü yazmasını, N.Erbakan’ın da kökenlerinin Hatay gayrimüslim devşirmelerine uzandığını hatırlattıktan sonra buyurun;
TAYYİP ERDOĞAN’IN SOY KÖKENLERİ
Erdoğan'ın dedesi isyancı çıktı!
  Gündem » 
  Haber
07 Eylül 2009 Pazartesi - 5:59 | Son Güncelleme : 07 09 2009 - 5:59
Başbakan'ın Kasımpaşalı ruhu atalarından geliyormuş...

Erdoğan'ın etnik kimliğini araştırmak için Osmanlı arşivindeki belgeleri tarayan tarihçi Cezmi Yurtsever, Erdoğan'ın dedesi Bakatoğlu Memiş'in Rize'nin Pulihoz köyünde (Dumankaya) haksızlıklara karşı isyan çıkardığını belirledi.

Tarihçi Cezmi Yurtsever, Osmanlı arşivlerinin araştırmacılara açıldığını belirterek, "1935 tarihli Rize'nin aile kökenleri defteri de araştırmacılara açıldı. 1835 yılında Başbakan Erdoğan'ın atalarının kaydı Kırcasakallı Mehmet Efendi olarak alınmış. Mehmet Efendi'nin bir oğlu Mustafa diğer oğlu da Yunus. Yunus, Tayyip Erdoğan'ın büyük dedesi. Sakalına bakarak kayıt almışlar. Kırcasakallı Mehmet Efendi'nin babasının adı ise Hüseyin. Bu kayıtlar 1750'lere kadar bir ailenin resmi yoldan kökeni hakkında bilgi veriyor. " diye konuştu.

Araştırmasında köyün vergi kayıt defterine ve bazı belgelere ulaştığını aktaran Yurtsever, şunları söyledi: "Şimdiki Dumankaya köyünün (Pulihoz) kurucusu Bakatoğlu Memiş. Vergi kayıt defterinde 86 kuruş vergi ödediği belgelenmiş. Bakatoğlu kelimesi "İsyancı ve Derebey" demek. Pulihoz köyünün hemen arkasında Kıble Dağı var. Ayani tepesi var. Ayani halkın seçtiği önder insan demek. Bu köyle ilgili belgelerde iç savaş boyutunda çatışmalar var. O çatışmalarda Tayyip Erdoğan'ın dedeleri bölgenin en büyük isyancısı konumunda. Valiye karşı isyan ediyorlar. Köroğlu ve Bolubeyi olayında olduğu gibi. Bakatoğlu sülale ismi 1934'teki Soyadı Kanunu'nda Türkçe isim almış olsaydı Başbakan Erdoğan'ın şimdiki soy ismi 'İsyancı' olacaktı. Ancak Erdoğan olarak aldılar. Bütün bilimsel yayınlarda ve internette Tayyip Erdoğan'ın etnik kökeni 'Gürcü' olarak geçiyor. Erdoğan Gürcü değil. Ataları Gürcü değil. Geçmiş etnik kökenlerinizle ilgili tarihi belgeler böyle olmadığını gösteriyor. Bu değiştirilmeli. 1700'lere kadar Erdoğan'ın atalarının kimliğinde 'İslam' yazıyor."

Erdoğan'ın atalarında da Kasımpaşalılık ruhu olduğunu anlatan Cezmi Yurtsever, "Dedelerinde de bir Kasımpaşalılık var. Tayyip Erdoğan'ın öz dedesi Teyyüp. 1917- 18 Rus ve Ermeni işgalindeki derebeylik ruhunun gereği ilk isyanı başlatan ve öldürülen şahıstır. Tarihin saklı bir gerçeğidir. Tayyip Erdoğan'ın dedesinin mezar taşındaki bilgiler yanlış, değiştirilmesi lazım." ifadesini kullandı. “ http://www.gazetevatan.com/erdogan-in-dedesi-isyanci-cikti--257921-gundem/

Aynı yazarın bir başka yazısı;
RECEP TAYYİP ERDOĞANIN KÖKENLERİ
-Osmanlı Arşiv Araştırmaları ile elde edilen belgeler ve tarihi gelişim araştırmalarına göre Recep Tayyip Erdoğan Türk asıllı “Bagatlı” Türklerine mensuptur.
    -Erdoğan"ın isyancı davranışları atalar kültüründen devralınan mirastır.
    -Erdoğan"ın dedesi Bagatlı Recep, 1917 yılında Rus askerlerine karşı gerçekleşen direnişte hayatını kaybetmiştir.
     -Erdoğan"ı “Gürcü etnik kimliğinde gösteren” Wikipedia ansiklopedisinde yer alan görüşlerin değiştirilmesi gerekir.
 Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan"ın kökenleri ve kimliği konusunda kamuoyunda yıllardır sürdürülen tartışmalar,ve polemikleri aydınlatacak tarihi bilgi ve belgelere ulaşıldı.  Öncelikle 1934 yılında kabul edilen Soy ismi kanunu gereği Rize"nin Güneysu ilçesi Pirihoz köyünde yaşayan “Bağatlıoğlu” sülale ismini taşıyan aile “ERDOĞAN” soy ismini kabul etti. Pirihoz köyü daha sonra “Dumankaya” adını aldı.
Recep Tayyip Erdoğan"ın babası Bağatlı Ahmet, 1920"li yılların içinde İstanbul"a göç ederek Kasımpaşa"ya yerleşti. Ve 1954 yılında oğlu recep Tayyip dünyaya geldi. RECEP Tayyip Erdoğan"ın dedesinin adı da Bağatlı Recep idi. Rusların 1916 yılında Trabzon vilayetini işgal ederek daha batıdaki Eynesil"e kadar geldiği bir sırada Bağatlı Recep,  RUS askerlerine karşı mücadele veren milis direnişciler arasında idi. Ve bu sırada girdiği çatışmada şehit düştü.  Bağatlı Recep"in küçük yaştaki oğlu Ahmet, yıllar sonra İstanbul"da dünyaya gelen oğluna kendi babasının ismini verdi.
RECEP TAYYİP ERDOĞAN GÜRCÜ KÖKENLİ DEĞİL
     Trabzon vilayeti ile ilgili 1890"lı yıllarda çizilen Osmanlıca yönetim haritasına üzerinde yapılan araştırmalar sonucu Trabzon vilayetinin Rize Sancağı"nın güney batı kısmında yer alan Zigana geçidine yakın yerdeki bölgesinde  “Bagatlı dere” ve “Kalkandere” adında iki akarsuyun ismi harita üzerinde gösterilmiş. Burada bahsi geçen Bagatlıdere ismi aynı adı (Bagatlı) taşıyan ailelerin kadim zamandan beri yerleşim yeri olan bölgedir…..
Ayrıntılı bilgiler:www.cezmiyurtsever.com”dadır
Yazar: Cezmi YURTSEVER
http://www.adana01haber.com/ sitesinden 21.05.2019 tarihinde yazdırılmıştır.

Erdoğan’ın kökeni nereye dayanıyor?
Erdoğan'ın kökeni ile ilgili tartışmalar devam ederken ortaya çıkan bir kitap, tartışmanın boyutunu alevlendirecek
16:29 - 8 Ağustos 2014

Erdoğan’ın, cumhurbaşkanlığı seçimi kapsamında canlı yayında söylediği “Benim için Gürcü dediler. Affedersin daha çirkinini söylediler, Ermeni dediler” sözleri büyük tepki çekmiş ve tartışma konusu olmuştu.
Tartışmalar devam ederken bu kez Erdoğan’ın 2004 yılında Gürcistan gezisi sırasında söylediği iddia edilen “Ben de Gürcü’yüm, ailemiz Batum’dan Rize’ye göç etmiş bir Gürcü ailesidir” sözleri hatırlatıldı.
TARTIŞMALARLA İLGİLİ YENİ KİTAP
Erdoğan’ın kökeni ile ilgili tartışmalar devam ederken ortaya çıkan bir kitap, tartışmanın boyutunu daha da alevlendirecek gibi görünüyor.
“Türkiye’de Kim Kimdir” ismi ile yazar Oğuz Hakan Göktürk tarafından kaleme alan kitapta Erdoğan’ın kökeni ile ilgili yeni iddialar ortaya atıldı.
e-kitap olarak satışa sunulan kitapta, Erdoğan ailesinin kökeni olan “Bakatoğlulları” ile ilgili şu ifadelere yer verildi:
“(…)Gürcü Bagratuniler, Osmanlı Devleti'ne en fazla direnen unsurlardan biriydi. Safevilerin ve Osmanlıların Kafkasya'daki çekişmeleri, Gürcü Bagratunilerin varlıklarını devam ettirmelerindeki en önemli faktördü. Osmanlı devletinin Gürcü Bagratuni kralları üzerine düzenlediği seferlerin bir sonucu da bunların asilzadelerinin farklı bölgelere sürgün edilmesiydi. Bir kısım Bagratuni aileleri, İstanbul'da esaret altında tutulurken, bir kısmı da Trabzon, Potamya (Rize) taraflarına zorunlu iskân edilmişlerdi.(…)”
Devamında ise şu ifadelere yer verildi:
“Doğu Karadeniz'e doğru yayılmış olan Gürcü Bagratuni ailesi olan Bakatoğulları da bu sınıfa dâhildi. Gürcü Bagratuni ailesi olan Bakatoğulları diğer ayanlardan farklı olarak Osmanlı Devleti'ne hiçbir zaman itaat etmemişti.”
Yani kitaba göre Erdoğan’ın dedeleri Osmanlı’ya itaat etmemişti.
Şİİ-İRAN ETKİSİ VAR
“Erdoğan’ın kökeni” ile ilgili yeni bir tartışmaya kapı açan kitap, Recep Tayyip Erdoğan'ın dedesinin ismi olan Teyyup isminin tarihte ve günümüzde Ağrı, Iğdır ve Tuzluca yöresinde de kullanıldığını hatırlatarak şu iddiada bulunuyor:
Ağrı-Iğdır-Tuzluca, Şii-İran kökenli nüfusun yoğun yaşadığı bir bölgedir. İran'dan Potamya'ya göçler olduğu bilinmektedir. Teyyub isminin hem Iğdır-Tuzluca hem de Potamya'da kullanılması bu iki bölgeye İran'dan göçler olmasının bir sonucudur. Zira Recep Tayyip Erdoğan'ın, 2014 yılındaki İran ziyaretinde “ikinci evimizdeyiz” açıklaması İran'ın Potamya'ya etkisinin tarihsel ve coğrafi olarak ifadesidir. Recep Tayyip Erdoğan'ın aile büyükleri içerisinde yer alan Havuli, Fatuli ve Farfuli gibi isimlere sadece Potamya'da rastlanılmaktadır.”

BAGRATUNİLER “PAPAZ ELBİSESİ” İLE SIZDILAR
Tayyip Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken söylediğiDemokrasi bir araçtır. Müslüman'ın laik olması mümkün değildir. Eğer benim emir-komuta merkezim bana Papaz elbisesi giyeceksin diyorsa, Papaz elbisesini giyer, bu şekilde gider görevimi yaparım.” sözlerinin hatırlatan yazar,
Bu sözün de “tarihsel bir gerçeğin ifadesi” olduğunu belirterek şunları yazdı:
“Zaten Bagratuniler, Gürcüler ve Ermeniler içerisine papaz elbisesi giyerek sızmışlardır. Bu söz, Bagratuniler'in Ermeniler arasına sızma mantığının dışa vurumundan ibarettir.”

TAYYİP ERDOĞAN'IN EŞİ EMİNE ERDOĞAN
Kitapta Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ile ilgili iddialara da yer verildi. Emine Erdoğan’ın, Siirtli Gülbaran ailesinin kızı olduğunun belirtildiği kitapta, Gülbaran ailesi ile ilgili şu ifadelere yer verildi:
Emine Erdoğan, Siirtli Gülbaran ailesinin kızıdır. Gülbaran ailesinin kökenlerinin dayandığı Siirt'te önemli sayıda Yahudi, Ermeni, Süryani, Nasturi, Keldani ve diğer Hıristiyan unsurların yaşadığı bilinmektedir.(…)

BAGRATUNİ KRALI AŞOT'UN KARDEŞİ NASRA
Emine Erdoğan'ın büyük ninesinin ismi olan Nasra, tarihin derinliklerinden gelen çok önemli bir isimdir. 870'li yıllarda yaşayan Bagratuni Kralı Aşot'un kardeşinin adı olan Nasra, yüzyıllar sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın eşi olan Emine Erdoğan'ın büyük ninesi Nasra ile tarih sahnesine çıkacaktır. Nasra ismi günümüzde, Güneydoğu, Doğu Anadolu'da Ermeni ve Süryani görünümlü Bagratuniler tarafından yoğun bir şekilde kullanılmaktadır.(…)
YAHUDİ CASUSLUK ÖRGÜTÜ NİLİ
Emine Erdoğan'ın büyük ninesinin ismi olan Nili, kadim Yahudi isimlerindendir. I.Dünya Savaşı'nda Ortadoğu'da Osmanlı Devleti'ne karşı casusluk faaliyetinde bulunan Yahudi terör örgütünün adı da Nili'dir.(…)”
TARTIŞMALAR DEVAM EDİYOR
Erdoğan’ın kökeni ile ilgili tartışmaları daha önce yazar Ergun Poyraz, yazdığı “Musa’nın Çocukları” isimli kitapla gündeme getirmişti. Söz konusu kitap Ergenekon davasına da konu olmuştu. Poyraz için ise mahkeme 29 yıl hapis cezası kararı vermişti.
Yine gazeteci Soner Yalçın “Kayıp Sicil, Erdoğan’ın Çalınan Dosyası” kitabında Erdoğan ailesi ile ilgili detaylı bilgilere yer vermişti. (Odatv)

Kendisi Yahudi, eşi Süryani mi?

Google'dan temin edilen bir resim
"Türkiye’de kökenleri en çok araştırılan kişilerden biridir Erdoğan. Kendisinin Rum, Ermeni, Gürcü, Yahudi asıllı olduğu hakkındaki görüşler yoğundur.
1918 yılında İşgal kuvvetlerinin Anadolu’ya yayılmasıyla birlikte Trabzon ve Rize civarında RUM-PONTUS devleti kuruldu. Üç yıl kadar bağımsız devlet olarak yaşadılar. Potamya denilen bölge de bu devletin sınırları içindeydi. Osmanlı devletine vergi vermeyi kestiler ve Osmanlı ordusuna asker vermeme kararı aldılar. Ülke işgalden kurtulduktan sonra Atatürk’ün emriyle Hamidiye savaş gemisi denizden buraları bombaladı ve karadan da kuşattı. RUM-PONTUS devleti hiç direnemeden yıkıldı. Bu tarihi gelişmenin doğal sonucu olarak Bizans Pontus Rumlarının “POTAMYA” adını verdiği bölgenin adı İslamlaştırma hareketi sonrası GÜNEYSU oldu.
Osmanlı Arşiv araştırmacısı ve uzman Muhammed Safi’nin Osmanlı Arşivinde bulduğu 1850 tarihli Rize Tahrir-i Öşür defteri bu konuda ayrıntılı bilgiler vermektedir. Osmanlı yönetimine bağlı memurlar acil askeri ihtiyaçlardan dolayı Rize köylerini dolaşarak mahalle ve köylerde hanelere uğrayarak isimleri deftere yazdılar. Aynı defter içinde o zamanki adı POTAMYA nın “Karye-i Pulihoz Kaluharaf” köyü başlığı altında yazılanlar günümüzde Güneysu ilçesi Dumankaya köyünü işaret eder.
Dumankaya köyü R.T. Erdoğan’ın ve atalarının köyüdür. Erdoğan’ın nüfus kayıtlarında baba tarafının Rum kökenli hristiyan “BAGATA’lı eşkıya Memiş” sülalesinden ve baba tarafının isimlerinin genelde Rumca (dedesinin adı Teyup’tür) olduğu sabittir. Bagata sonraları bakatoğlu lakabına dönüşmüştür. İsyancı anlamına gelir.
Anne tarafının ise Gürcistan Batum civarından gelme Musevi bir aile olduğu, Havuli, Farfuli ve Fatuli gibi Gürcüce isimlere rastlanıldığı tespit edilmiştir. Ahmet ve Yunus Erdoğan’ın ana adı Havuli’dir. R.T Erdoğan ‘ın annesi olan Vesile Erdoğan’ın ana adı Fatuli’dir. Fatuli Erdoğan’ın ana adı Farfuli’dir.
İddiaya göre R.T. Erdoğan’ın ana dili Rumca’dır. Nitekim 6 Kasım 2002 tarihinde Yunan Başbakanı Simitis’le iki saat baş başa ve tercüman olmadan görüşmüştür. Nitekim Rumlar “Bizim çocuk Erdoğan” diye manşet atmışlardı. Erdoğan’ın baba tarafından büyük dedeleri Pontuslu Rum, ana tarafından ise Gürcü yahudilerindendir.
Eşi Emine Erdoğan ise iddiaya göre Siirt’li Süryani soyundandır.
Emine (Gülbaran) Erdoğan’ın dedesinin adı Üzeyir, ninesinin adı ise Nili’dir.
Çanakkale savaşları döneminde NİLİ, Osmanlı Ordusu’nun içinden bilgi toplama güçlüğü çeken İngilizlerin kurdurduğu bir istihbarat örgütüydü. Nili, Saraha Aaronson adlı genç bir yahudi kadın casus tarafından işletiliyordu.
Emine Erdoğan’ın ninesi Nili’nin anne adı Narsa, baba adı ise İsmail’di. Narsa ismi, Mezopotamya’da yaşamış olan Süryaniler tarafından sıkça kullanılan bir isimdi.
Başbakan, Siirt’in Aydınlar ilçesinin adını Tillo olarak değiştirdi. Tillo süryanice bir isim. anlamı höyük, yani ölmüş krallar için yapılmış geniş ve yüksek toprak yığını mezar.
Erdoğan’ın Süryanilere hizmetlerinden biri de topraklarımızın Mor Gabriel Süryani Ortodoks Manastırı’na bağışlanmasıydı.
Emine hanımın erkek kardeşi Eyüp Gülbaran’ın çocuklarından birinin adı Şuayb(İsrailoğullarının peygamberi. Kızlarından biriyle Hz Musa evlenmiştir ve dolayısıyla Hz Musa’nın kayınpederidir.)
Diğer kardeşi Hüseyin Gülbaran’ın oğlunun adı ise Lut’dur. (Lut kavmine gönderilen İbrani peygamber)
emine
Emine Erdoğan’ın o törende taktığı kolyede illüminati sembolleri belirlenmiştir. Ancak öte yandan hristiyan öğretilerde ise Üçgen içinde bulunan açıkgöz, Tanrı’nın üzerimizde olan tüm yetkisini sembolize eder. Ters haç ise Petrus’un alçak gönüllü bir biçimde İsa Mesih gibi ölmeye layık olmadığını söylemesi ve bunun üzerine Romalılar tarafından ters olarak çarmıha gerilmiş olmasına bağlanır.
Süryaniler, İsa peygamberi vaftiz eden Hazreti Yahya tarafından Hristiyan edildiklerini söylerler. Kiliselerinde Müslümanlar gibi namaz kılarlar. Oruç, hac, tespih, tavaf, hac tıraşı gibi İslâm’da olan ibadetler mevcuttur. Günde yedi vakit namazları vardır.
Süryaniler, Şeytan Er Ruha’nın (Ruda, Ruza, Uzza gibi adları da vardır) Âdem ile Havva’yı yarattığını ve onun soyundan asil millet olduklarını savunurlar. Dişi şeytan Er Ruha, Kâbe’de İslâm öncesi tapınılan Tanrı’nın kızı dişi şeytan El Uzza’ya karşılık gelir. Her iki inançta da dişi şeytanın babasının ortak adı “Allah’tır.”
Bu yüzden “Abdullah” adı gibi Müslümanlarca sevilen birçok sahabe adları halen Süryaniler arasında çok yaygındır. İslâm’ın, “Şeytan Bazut” dedikleri peygamberimiz Hz. Muhammed’in uydurması olduğuna inanırlar.
Mardin, Urfa çevresi ve Suriye sınır içinde kalan bu bölgedeki dağlar onlar için kutsaldır. Bu dağlara “Tur Abdin (Köleler Dağı) derler. Asur krallarınca soykırıma uğratıldıklarında bu dağlara kaçıp asırlar boyunca eşkıyalık yaparak genel lakapları olan “Harrani” den değiştirilerek ve “eşkıyalar anlamına gelen “Harami” adını aldıklarından bu dağları kutsal sayarlar.
Birbirlerini tutarlar, kendilerini aralarında yaşadıkları halkın dininden, mezhebindenmiş gibi tanıtırlar, onlar gibi ibadet ederler, evlerinde tekrar kendi ibadetlerini yaparlar.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’na “Önemli olan boy değil soydur soy!” demesi, Kürt, Arap, Yezidi, Ermeni, Kıbrıs, Sümela manastırı, Ahtamar(Akdamar) kilisesi gibi (Süryani Ermeni- Kripto Rum kilisesi) açılımlarının arkasında geçmiş işbirlikçiliklerini zafere ulaştırma projesi yatmaktadır.
R. T. Erdoğan, 11 Ağustos 2004 tarihinde Gürcistan ziyaretinde Gürcü olduklarını ve Gürcistan’dan Rize’ye göç ettiklerini söylemiş ise de 2007 yılında NTV’de katıldığı bir programda çark ederek bu kez de Türk olduklarını iddia etmiştir.
16 Nisan 2011 tarihinde Güneysu ilçesine gittiğinde kendisini Rumca “Potamya’ya hoşgeldin” diye karşıladıkları halde itiraz etmemiştir."
KAYNAK : SİTE AKP TARAFINDAN YASAKLANMIŞ

KAYIP SİCİL
Soner Yalçın
KAYIP SİCİL
Erdoğan’ın Çalınan Dosyası
Soner Yalçın
©
Soner Yalçın, 2014
© Kırmızı Kedi Yayınevi, 2014
Rize,  Yunanca  “Rhizios”  (pirinç)  ya da Rumca  “Riza”  (dağ eteği) sözcüğünden geliyordu.  Potamya;  Rize’nin Güneysu ilçesinin Osmanlı dönemindeki adıydı. Pilihoz ise Potamya’nın köyü. Yeni adı, Dumankaya.
Dumankaya... Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın baba tarafının köyü.
Babası; Ahmet Erdoğan.
Dedesi; –nüfus kâğıdında Teyüp– Bakatalı Tayyip.
Erdoğanlar “Bakatalı” lakabını kullanıyordu.
Dr.Turgut Günay’ın Rize İli Ağızları kitabında,  “Bakata”  sözcüğü yok.
Osmanlı-Türkçe Sözlüğü’nde böyle bir isim-sözcük yok.  Âdem Işık’ın Antik Kaynaklarda Karadeniz Bölgesi kitabında “Baktrialılar” var; ama onlar Kuzey Afganistan halkı.  İbrahim Tellioğlu’nun Osmanlı Hâkimiyetine Kadar Doğu Karadeniz’de Türkler kitabında da yok. Laz dilinde yok. Hemşince dilinde yok.
Çok sözlüğe baktım, bulamadım
Dr. Arzu Pehlevan’ın Topkapı Sarayı’nda  bulunan  Rize  tarihinin  1869-71,yıllarını  kapsayan,  1495  Numaralı  Şer’iyye  Sicili  Defteri  (mahkeme kayıtlarında) araştırmasında; “Bakatoğlu” diye bir sülale ismi yok. “Baskaboğlu” diye bir sülale var. Ayrıca, “Bakatoğlu Memiş” yok, “Baskaboğlu Memiş” var!
Boşnakoğlu  var...  Bursalıoğlu  var...  Bağdatlıoğlu  var...  Uzun  uzun  hangi sülale isimlerinin olduğunu yazmayayım. “Bakat-oğlu” yok!
Uzatmayayım,  sadece  Erdoğan’ın  hemşerilerinin  hazırladığı Güneysu Rize kitabında  “Bakatoğlu”  mahallesi  var.  Kitabın 351.  sayfasında  “Köyde  yalnız Bakatoğlu mahallesine yol gitmez” diye bir cümle geçiyor.
Bir yerde daha “Bakatalı” adı geçiyor...

Tarih: 11 Ağustos 2004
Başbakan Erdoğan Gürcistan gezisinde şöyle dedi:
Ben de Gürcü’yüm, ailemiz Batum’dan Rize’ye göç etmiş bir Gürcü ailesidir.”
Olabilir mi?
Güney, Osetya’nın başkenti  olan Tskhinvali’ye  bağlı  köylerin  arasında
Bakata (Bagata) adı var. Yaşasın “Bakatalı”yı bulduk!
Bagata; Gürcistan’a bağlı Güney Osetya bölgesinde;
Tskhinvali’ye bağlı. Kuzey Kafkasya’ya bağlantılı bir ticaret yolu üzerinde yer alan
Tskhinvali’de karışık bir nüfus vardı:  Yüzde 38.4 Yahudi;  yüzde 34.4
Gürcü; yüzde 17.7
Ermeni ve yüzde 8.8 Oset.
Bölge, 1801’de Ruslar tarafından işgal edildi; nüfus dağıldı.
Bugün kuşkusuz bu nüfus yapısı değişiktir; yüzde 67.1 Oset’tir.
Gürcü yüzde 25,  Ermeni yüzde 1.3,  Yahudi yüzde 0.9 ve Ruslar yüzde 3.  Yahudiler ve
Ermeniler bölgeyi terk etmişti…


Gelelim tekrar Ahmet Erdoğan’ın söylediklerine...
Diyor ki, “Oğlum ben de dedeme sordum!”
Babasına değil dedesine soruyor. Niye? Çünkü babası
Bakatalı Tayyip, Ahmet Erdoğan küçükken kayboldu!
Nasıl kaybolduğuna dair iddialar var.
Rusya’daki Bolşevik Devrimi sonucu Ruslar Doğu Karadeniz’den çekilmeye başladı.  Fakat Ermenilerin bölgeyi bırakmaya hiç niyeti yoktu.  Teşkilat-ı Mahsusa ile aralarında kanlı çarpışmalar oldu. Rize, 2 Mart 1918’de kurtarıldı.
Bakatalı Tayyip kayıptı...
Bakatalı Tayyip hakkında hiç bilgi yok.
Erdoğan,  nedense adını taşıdığı dedesi Bakatalı Tayyip hakkında hiç konuşmadı. Niye?

Gelelim Bakatalı Tayyip ile ilgili ikinci iddiaya...
Eşkıyalık yaptığı ve köylünün canına tak ettiği için pusu kurulup 1906’da öldürüldüğü söyleniyor. 22 yaşındaymış.
Osmanlı Arşivleri’nde kayıtlı Rize’de faaliyet gösteren bir Güneysulu eşkıya var: “Kalitozlu (Güneli, Güneysu) Kürt Yanboli.” (İ.MLV.272/10521)
Allah Allah, Güneysulu Kürt bir eşkıya!...
BAGATALI TEYÜP DEDE NEREDE KAYBOLDU?
Güneysu’lu Kürt dediği aslın Yahudi Kürtler olan Yezidilerdir. Erdoğan’ın imamhatiplerde yetiştirdiği imamlar da bu Yezidi Mele imamlarıdır. II.Abdülhamit Yezidileri 1892’de Müslüman saydı, resti gören Vatikan da Irak ve Türkiye Yezidilerini, Suriye, Lübnan, Mısır, Filistin Dürzilerini Hristiyan saydı. Bu tarihe kadar ne Müslümanlar ne de Hristiyanlar tarafından “kafir, müşrik” ilan edilen bu inanç mensupları artık kendi dinleriyle ÜÇ DİNLİ olmuşlardır. Geçen yıllarda sürüler halinde sarıkları cübbeleri ile yürüyen imam kolonileri de bu Mele imamlardır. Bunlar Şeytan Tavus’a namaz kılıp oruç tutan güneş tanpınıcılarıdır. Amerikalı Hristiyan Araştırmacı Ted Pike’ın deyimiyle bunlara Babil Talmuduna bağlı Yahudiler demek de mümkündür.
Abdullah Gül de Siirtli’dir ve anne adı Adeviye’dir. Yezidilerin Allah’ı sayılan Şeyh Adi adlı ölen tanrının dininin bir adı da Adeviyeliktir.
Fetullah Gülen’in kalemşörü, sosyal medya silahşörü Fuat Avni’nin de Erdoğan’a Yezid” dediğini hatırladığımızda taşlar yerine oturacaktır.
Tayyip Erdoğan “Bakatalı Tayyip” adını anmadan henüz yeni başbakan olduğu yıllarda bir Adana ziyaretinde şöyle demişti.
Benim dedem haksızlığa dayanamazmış. Adana’da zalim bir vali varmış, ona karşı savaşırken ölmüş.”
Bu ifadesini birçok yazımda işlediğim için hatırlıyorum.
Kendi tarihçisi Cezmi Yurtsever, Bagatalı Memiş'in “isyancı” olduğunu, Bagata adının "asi" demek olduğunu, Kasımpaşalılık geleneğinin atalarında geldiğini yazmıştır. 
Tayyip beyin Memiş dedesi "Hangi haksızlığı görmüş de isyan etmiş?" diye hem Tayyip beye hem de yalakası Cezmi Yurtsever beye sormak gerekir. Aleviler haksızlık gördük diyorlar ve hepsi cumhuriyete sarılıyorlar. Tayyip bey niye "Osmanlı kovalıyor? Cumhuriyetçi, Atatürkçü olması gerekmez mi? 
Tayyip bey Akif Beki'nin “T.Erdoğan’ın Harfleri” kitabında yazdığı gibi  Arap dilinin inceliği olan "kinaye yöntemi” kullanıyor" Yani "ne derse tersi doğrudur" ilkesi.
Ben annemin babası ve bababamın babsı iki dedem dışında kimsenin adını hatırlamıyorum. Tayyip Beyin dedeleri maşallah her konuşmasında bir dedesi çıkıyor, kimi asi, kimi Sarıkamışta, kimi Çanakkale’de şehit oluyor ama hepsinin Tayyip beyin askerliği, ve diploması gibi şaibeli. Kayıt mayıt yok.
Adana’da zalim Vali Dönemi ne zaman olmuştu? Araştırdım. 1915 Ermeni tehcirinden iki yıl sonra 1917’de Osmanlı Süveyş Kanal savaşını kaybetmiş, İngiliz Generali Edmund Allenby Kudüs’e girmişti.
Burada kurulan itilaf devletler yani galipler koalisyonu bir komisyon kurarak sürgün edilen Ermenilerin geri yerleştirilmelerini, mallarının iadesini Osmanlıya kabul ettirmiş, devletin satmış olduğu mallarının nakdi ödenmesi için de Ziraat Bankası görevlendirilmişti.
Sadece Mersin, Adana, Bahçe, Pozantı, İskenderu bölgesine 120.000 bölgeden sürülen, 60.000 de Adana’da kurulan çadır kentte yerleştirilen toplam 180.000 Ermeni geri getirilip yerleştirilmişti.
Fransızların önce Fransız Lejyonu adıyla bu göçmenlerden ve İskenderun Musa Dağı kampındaki savaş nedeniyle Osmanlının yerleştiremediği sürgünlerden de beş bin Ermeni bu lejyonlara alınıp Mısır’da eğitildikten sonra Ermeni Lejyonu adıyla Kilikya Ermenistan devleti kurmak için çete faaliyetlerine başlamıştı.
Kaynak yazıda yer alan Garabet K. Mumcuyan’ın yazısıdır.

İşte Erdoğan’ın dedesinin de bu Ermeni çetelere yardım için gönderilmiş olması akla en uygun fikirdi. Çünkü 1917 Ekim Devrimi nedeniyle Rus orduları çekilince İngiltere Batum’a yerleşmiş ve bölgenin idaresini almıştı. Bölgede gayri resmi bir Pontus cumhuriyeti ilan edilmişti. Okuyacağınız Soner Yalçın’ın yazısında olsun başka yazılarda olsun Rusların çekilmesi sonrası bölgeye gelen Teşkilatı mahsusa’nın Rize’yi 1918’de kurtardığı yazılır ya, 30 Ekim 1918’de Mondros anlaşmasını imzalayıp silahlarını teslim, ordusunu tehis etmiş Omanlı artık devlet bile değildi. Ayrıca 1921 ve 1925’de de iki defa Pontus isyanı çıkmıştır.
2010 yılında internette bulduğum ve Türkçe’ye çevirdiğim bu dökümanda yer alan “2003 Gürcistan Azınlık Raporunda Süryaniler ve Yezidi Kürtler” başlıklı raporda, Gürcistan bölgesinin 1805 sonrası Rus Çarlığı idaresine geçmesinden sonra doğu ve güneydoğu Anadolu’da çıkartılan tüm Ermeni, Süryani, Nasturi, Yezidi Kürt-Yahudi Hristiyan isyanlarının bastırıldıktan sonra elebaşlarının Gürcistan’a sığındıkları, Gürcülerin Süryani mezhebinde olmaları yüzünden Süryanileri Batum gibi güzel bir şehire, “Şatanist” dedikleri Yezidileri de Tiflis çevresine yerleştirdikleri yazılıdır.
Irak-Sincar dağları Leleş'te Yezid=Allah=Şeyh Hadi
olduğuna inanılan yılan tanrı Allah.
II.Abdülhamit bunları 1892'se Müslüman saydığından
şimdi İslami mezhep olarak varlar.
1917’de Rus ordularının çekilmesi, yerini İngiliz idaresinin almasıyla doğan boşluktan yararlanan Bagata köyündeki Teyyüp dede aslında bu dönemde Rize’ye göç etmiş olmalıdır. Yezidi Kürtler ile yaptığım araştırmalarda bunların kendilerini Müslüman olarak gösteren Süryani Hristiyanlığının mezhebi olan Nasturi Yahudi Hristiyanları oldukları, Allah dedikleri Şeyh Adi’nin de Nasturi azizi Matti diğer adıyla, ispiyoncu İşkaryot’un yerine seçilen, mucizeler gösterdiğine inanılan Aziz Andrew adlı aziz olduğunu ABD kaynaklarından dilimize tercüme etmiştim. Tayyip Erdoğan’a da Fetö-Erdoğan savaşı başladıktan sonra ortaya çıkan Fuat Avni “Yezid” diyordu. Her paylaşımında Erdoğan’dan “Yezid” ifadelerine “Yezid” ile başlıyordu.
Bu gerçekler ışığında Tayyip Erdoğan hakkında uydurulan 1917 öncesi tüm yazılanlar efsanedir, en azından ben derlediğim belgelere göre böyle düşünüyorum. Nasturi Hristiyanlar, Aziz Notorius’dan önce Süryanilikten ayrılmış, sonradan Tomas İnciline bağlı Vatikan’ın kanonik saymadığı için şeytani kabul edilmiş Yahudi tarikatıdır. Yezidi Kürtler de zaten Yahudi Talmud geleneklerine sahiptirler. Çocuklarla çekirdek aile ensest evlilik gelenekleri vardır. Kitapları Mushafı Reş’te bunlar vardır.
Nasturi=Yahudi dediğimizde olay daha da anlaşılır olacaktır.
İşte, 1918’de kurulan Ermeni Lejyonu Kilikya devleti kurmak için faaliyete başlayınca, kayıp Bagatalı Teyyüp dede İngiliz idaresince Adna’ya gönderilmiş olabilir.
Aksi halde, radyo, televizyon yok, Pilihoz köyünde elektrik bile bilinen bir şey değil. Öyleyse bu dede Adana’da zalim validen nasıl haberdar oldu da en az kuş uçuşu 800 km lik yolu at sırtında gitmeye karar verdi?      
Şekil 1Haçlıların 1918'de Kurmak İstedikleri harita

Soner Yalçın dedenin “savaşta kayıp” olan Tayyip Erdoğan’ın dedelerinden bahsederken bunlar aslında Osmanlı’ya kurşun sıkan işbirlikçi gayrimüslim asilerin devletle savaşlarından başka şey değildi.
Bunları yazdığım adilyargic blogspot bloğum 12 Eylül 2010 referandumundan 30 gün önce bu yazılarımın olduğu bloğumu Google’un sagibini çağırtarak 600 kadar bloğu sildirmişti. Birisi de benim “adilyargiçblogspot.com bloğumdu. Daha sonra Google “yayıncılık ilkelerine ters geldiği için Erdoğan ile anlaşmasını bozdu ve referandumdan 15 gün sonra blogları iade etti.
Tayyip Erdoğan’ın “Adna’da zalim valiye karşı savaşırken şehit düştüğünü söylediği dedesinin kayıp Bagatalı Teyüp deden başkası olma ihtimali yoktur.
Bu sözleri birkaç yerde daha söyledikten sonra benim yukarıdaki tespitlerimden sonra bu sözlerini Google’dan temizleten Tayyip Erdoğan intikam alırcasına oraya bir vali atamıştı.
Adı Hüseyin Avni Coş. Bütün Türkiye halka hakaret eden bu Vali’yi konuşmuş, tepkiler artınca, 1680 Hemiş Ermeni isyanından beri Karadeniz ve doğuda çıkan tüm Ermeni, Rum isyancılarının en çok sürüldüğü şehir olan Adapazarı/Sakarya’ya vali olarak alınmıştı.
Vali beyin dedesinin de 1919 Yunan işgalinde İzmir’de Yunan ordu komutanını karşılayan İzmir valisi olduğu yazılıp çizilmişti.
Hüseyin Avni Coş’un dedesi İzmir Valisi Kambur İzzet işbirlikçisi hakkında biraz bilgi verelim;
KAMBUR İZZET PAŞA KİMDİR
Kambur Ahmed İzzet Bey (1871-1920) 15 Mayıs 1919 günü İzmir'in işgali sırasında valilik görevinde bulunuyordu.
Prof. Dr. Turgut TURHAN'ın 22 Mayıs 2011 tarihli bir yazısı var.. "İzmir’in İşgali ve bir Osmanlı Valisi: Kambur İzzet Paşa" ismini taşıyor.. Yazılanlara bir göz atalım:
 Padişah ve Damat Ferit’e her dediklerini yaptırtan İngilizler, ilk önce  Vahdettin ile Damat Ferit’e gönülden bağlı olan ve Kambur İzzet lakabıyla anılan İzzet Paşa’yı 11 Mart tarihinde Aydın ve havalisine vali olarak atanmasını sağladılar. Aydın vilayetinin idare merkezi İzmir olduğundan, 23 Mart’ta göreve başlayan İzzet Paşa, zaman içinde İzmir valiliğine de uhdesine aldı.
Arkası da zaten çorap söküğü gibi geldi...Demek ki, İngiliz Yüksek Komiser Yardımcısı Richard  Webb’in Ocak 1919 da İngiliz Dışişleri Müsteşarlığına yazdığı özel rapor boşa değilmiş. Şöyle diyordu Webb: “ Görünürde ülkeyi işgal etmediğimiz halde, şimdiden valilerini atıyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz”...
1912-1913 yılları arasında Van valiliği de yapan İzzet Paşa’nın yıldızı, Mudanya Mütarekesinin imzalanmasından sonra daha da parlamış ve paşa, Kasım 1918 de kurulan birinci Tevfik Paşa hükümetinde Efkaf-ı  Hümayun ve Ocak 1919 da kurulan ikinci Tevfik Paşa hükümetinde de yine hem Efkaf-ı Hümayun ve hem de vekaleten Dahiliye Nazırlığı yapmıştır…
Geçmişte öldüğünde cebinden Yunan madalyası çıkan İşgaldeki İzmir valisi olan  Kambur İzzet ...
Bugün Kambur İzzet'in torunu olduğu yazılan Adana valisi torun Hüseyin Avni Coş

Bunlar bitmez ;
Dün Kambur İzzet idi,
Bugün dedenin yerine torun Hüseyin Avni Coş  var.
Kambur İzzet 1920 yılında İzmir valisi iken Yunan'lılar İzmiri işgal edince Yunan konsolosluğuna sığınan kişiydi. Kalp krizinden ölünce koynundan Yunan hükümetinin verdiği beraat madalyası çıkmıştı.
Günün Adana valisi olan ve ardında şaibeli işler olan Hüseyin Avni Coş'un İşgalde İzmir valisi olan ve Yunan işgalini kolaylaştıran Kambur İzzet'in torunu olduğu yazılıp söyleniyor ...

 “Gerek işgal sırasında, gerek işgalden sonra Yunanlılarla mükemmel bir uyum içinde çalışan İzzet Paşa, görevini kalp krizinden öldüğü 5 Ocak 1920 tarihine kadar sürdürdü. Bu uyumlu çalışma nedeniyle, devrin Yunan hükümeti kendisini “Anoteron Taksiarhis” nişanı ile ödüllendirdi. Cenazesi ise, yine Yunan hükümeti tarafından, korgeneral rütbesine ulaşmış bir asker cenazesine eşdeğer tutuldu ve devrin askeri ve mülki erkanının katıldığı muhteşem bir törenle Emir Sultan Dergahı Haziresine defnedildi…Ne diyelim? Herhalde bize sadece “Allah taksiratını affetsin” demek düşer…”
Bunu neden anlattım peki?
Halka "Gavat" diyen Vali Coş'un dedesi, Kambur İzzet Paşa'ymış.. Böyle bir iddia var ortada, ama şuana kadar okuduğum hiç bir biyografide ne babasının ismi var ne de dedesinin..
Bu ortada olan bir iddia.. Biri çıkıp doğru ya da yalan diyene kadar ortada duruyor..
Ama diğer bir ortada olan şey ise;
Valinin odasında RTE ve Gül'ün fotoğrafları da bulunmakta olduğu..

İşte Halka Gavat” dediğine dair basından haberler;
Adana Valisi: Kavas dememişim, gavat demişim!

12/11/2013 00:00
Adana Valisi: 'Kavas demiş olabilirim' dedim ama sonradan gelip görüntüleri izledim ve orada görülüyor, duyuluyor; öyle bir kelime ağzımızdan çıkmış
Adana Valisi: Kavas dememişim, gavat demişim!10 Kasım törenlerinde kendisini protesto eden bir vatandaşa söylediği ‘gavat’ sözüyle büyük tepki toplayan Adana Valisi Hüseyin Avni Coş, "Evet maalesef, istemeden ağzımızdan çıkmış bir kelimedir. Herkesin şunu bilmesini istiyorum. O sözcüğü, orada bulunan halka karşı sarf etmiş değiliz. O küfürbaz şahsa yöneliktir o söz" dedi.

Vatan gazetesinden Murat Çelik, önceki gün Adana’daki 10 Kasım törenlerinde yaşanan gerginlikle ilgili telefonda, Adana Valisi Hüseyin Avni Coş’la görüştü:

- Sayın Vali, gerçekten o “G” ile başlayıp “vat” diye biten sözü söylemediniz mi? “Kavas” mı dediniz gerçekten?
- Sıcağı sıcağına, o yoğun program içinde bana sorulduğunda “Kavas demiş olabilirim” dedim ama sonradan gelip görüntüleri izledim ve orada görülüyor, duyuluyor; öyle bir kelime ağzımızdan çıkmış. 
Halaçoğlu: Adana Valisi müfettişken Erdoğan'ı akladı

11/11/2013 00:00
MHP Grup Başkanvekili ve Kayseri Milletvekili Prof.Dr. Yusuf Halaçoğlu, Adana Valisi Hüseyin Avni Çoş'la ilgili olarak, "Adana Valisi Coş, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı Belediye başkanlığı döneminde aklayan müfettiştir" dedi.
Yusuf Halaçoğlu, sosyal paylaşım sitesi twitter üzerinden attığı tweetle dikkat çekti.
Halaçoğlu, Adana’daki 10 Kasım töreninde protestocu vatandaşlarla yaşadığı diyalogla gündeme gelen Adana Valisi Hüseyin Avni Çoş’a yönelik olarak, kendine ait hesaba, “Adana Valisi Coş'un, Başbakanın Belediye başkanlığı döneminde onu aklayan müfettiş olduğunu biliyor musunuz? Eski kulağı kesiklerden” diye yazdı.
Halaçoğlu: Adana Valisi müfettişken Erdoğan'ı akladı
Halaçoğlu, ayrıca konuyla ilgili olarak bir takipçisine de facebook üzerinden, “Vali, 1995 yılında İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişliğine atandı. 1996 yılında Mülkiye Başmüfettişi oldu. 30.01.2003 Tarih ve 2003/5221 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Bingöl Valiliğine atandı. Sanırım Sn. Başbakanın İstanbul Belediye Başkanlığı dönemindeki görevini öğrenmişsinizdir” diye cevap verdi.
07:41 23.01.2017(Güncellendi 07:43 23.01.2017)
Sakarya Valisi Hüseyin Avni Coş’un da aralarında bulunduğu beş valinin adının FETÖ araştırmasında geçtiği ortaya çıktı.
Cumhuriyet'ten Alican Uludağ'ın haberine göre, geçen yılın ocak ayında bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatıyla, ‘paralel devlet yapılanması'nı araştırmak amacıyla kurulan Devlet Denetleme Kurulu'nun (DDK) yaptığı araştırmada il özel idareleri ve belediyelerin yanısıra valilikler de incelemeye alındı.
DDK'nın MİT ve MASAK gibi kurumlardan edindiği bilgiye göre, Coş da dahil olmak üzere valiler Vahdettin Özcan, İbrahim Şahin, Adnan Yılmaz ve Hasan Karahan'ın FETÖ ile bağlantılı olduğu belirtilen Bank Asya'da hesabı bulunduğu ve Kimse Yok Mu Derneği'ne bağış yaptığı tespit edildi. Valilerin pasaportları iptal edildi.
OTOMATİK TÜFEKLE POZ VERMİŞTİ
Coş, Sakarya'da darbe girişimi sırasında elinde otomatik tüfekle valilik önünde verdiği görüntülerle gündeme gelmişti. https://tr.sputniknews.com/turkiye/201701231026885425-huseyin-avni-cos-feto-pasaport/
Dededen toruna Yunan hayranlığı, Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk, Türk milleti düşmanlığı yapan kişilerden ibaret siyasi çevresi olan ve kimliği, geçmişi, eğitimi, askerliği, diploması devlet adamlığı her şeyi  şaibeliolan Recep Tayyip Erdoğan’ın hakkında biraz daha bilgi derledim;
Erdoğan Yahudi;
KAYIP SİCİL
SONER YALÇIN
Kırmızı Kedi Yayınları
Sayfa 17-18-19-20
Yahudilerde Olan Dışarı Gelin Vermeme Geleneği;
Tevrat Yahuda peygamber’in oğlu Er’i Allah’ın öldürmesi üzerine Yahuda, dul karısını Er’in kardeşi Onan ile evlendirir. Bunu gelenek haline getirmiş Yahudiler kocası ölen gelinlerini sağ kalan erkek kardeşlerden birsiyle evlendirirler. Yoksa yenisi doğuncaya kadar bekletirler.
Bagata’lı Teyyüp dedenin kaybolması üzerine amcası tarafından büyütülen Ahmet Erdoğan’ın amcası Molla Yunus tarafından evlendirilme olayı;
İşte bir gazete haberi:
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın amcası, İstanbul İl Genel Meclis Üyesi Mehmet Ali Erdoğan’ın babası Mehmet Erdoğan (70) yaşamını yitirdi. Mehmet Erdoğan’ın yaklaşık bir yıldır kanser tedavisi gördüğü belirtildi.”  (20 Nisan 2008,Habertürk)
Mehmet Erdoğan’ın diğer oğlunun adı Haydar’dı.
1938 doğumlu Mehmet Erdoğan;  Ahmet Erdoğan’ın öz kardeşi mi üvey kardeşi mi?
Bakatalı Tayyip kaybolunca/öldürülünce oğlu Ahmet’e dedesi sahip çıktı.
Peki Ahmet’in annesine ne oldu?
Nüfusta adı “Havuli” diye geçiyor! Kimle evlendirildi? Hiç bilgi yok.
Bakatalı Tayyip’in küçük kardeşi Halil ile evlendirildiği iddiası var.

Ahmet Erdoğan’ın ne zaman doğduğu net olarak bilinmiyor. Mezar taşında “1321” yazıyor. “17345714226” TC kimlik no bilgilerine göre:
Baba adı: Teyüp.
Ana adı: Fatuli.
Doğum: 1905.
Ölüm tarihi ise, 8 Aralık 1988 idi.

Ahmet Erdoğan’ı “Molla Yunus” büyüttü.

“Molla Yunus” torunu Ahmet Erdoğan’ı kocası savaştan dönmeyen Havuli ile
evlendirdi. Havuli, Ahmet Erdoğan’dan 12 yaş büyüktü.
Sabit’ten olma Gülin’den doğma Havuli hakkında pek bilgi yok.
Havuli” adının aslında “Havva” olduğu söylendi; iddiaya göre Lazlar ismi böyle telaffuz  ediyordu.  Tamamen uydurma bir gerekçe; hiç ayrıntıya girmeyeyim.
Erdoğan’ın nüfus kütüğünde isimleri geçen
Havuli,
Fatuli,
Farfuli diye isimler
Lazcada yok.
Ahmet-
Havuli
Erdoğan çiftinin  iki oğulları oldu:
– Mehmet (d. 1926, ö. 1988)...
– Hasan (d. 1929, ö. 2006)..

Danışmanı Akif Beki Erdoğan’ın Harfleri kitabında yazdı: “Erdoğan, İbn-i Arabi’nin çizelgesine göre Musa peygamber soyundan geliyor. Yani hem Musa peygamberin karakteristlik özelliklerini taşıyor hem de hayatı bu peygamberin yaşam öyküsüyle paralellikler gösteriyor.” (sayfa. 14)

Bu tespitler de benim araştırmalarımın sonuçlarıdır;

BAGATA ADININ VE BAGRATUNİLERİN KÖKENLERİ
01.Mayıs 2016’da yayınladığım “Gürcü Bagratunilerden Bagatalı Teyyüp’a” yazımdan alıntılar içerir;
Ermeniler, Gürcüler, Roma soykırıma tabi tuttuğundan beri
Süryaniler, Keldaniler Yahudi olmuşlardı.
Böylece soykırımdan kurtuluyorlardı.
Yahudiliğin en sevilen'i Rusya ve Avrupa'yı da
etkileyen Bagratunilik olmuştur. Ülkemizde soy olarak
da dine giren Musevi olarak da çok insan vardır.
Hristiyanlık ve İslam da onun mezheplerinden sayılır.

Behind the Names adlı İsimler sözlüğü internet sitesinde yaptığım arşatırmada da “Bagadata” adının karşılığını buldum. Sonuç;
Given Name; BAGADATA
GENDER: Masculine
USAGE: Ancient Persian

Meaning & History
Old Persian name derived from baga "god" and data "given". This was the name of a 3rd-century BC Persian satrap under the Seleucid Empire.
Related Name OTHER LANGUAGES: Bagrat (Armenian), Bagrat (Georgian)s
Sözlüğün dilimizdeki karşılığına göre, Bagadata Eski İranlıların Selevkoslar (M.Ö. 300-200) Grek İskender İmparatorluğu) çağına ait bir erkek Satrap'ın yani valinin adıdır. Kaynakta geçtiği gibi “Baga=Allah/Tanrı” ve“data=verdi” demektir. 
Bagadata=Allahverdi veya Tanrıverdi  demektir. Bagratuni dönemlerine ait 1300 yılı gösteren haritalar içinde “Bagata-Bagada-Bagadata-Bakata” adlı ne bir bölge ne de şehir kasaba adı geçmemektedir.

Gürcistan’a bağlı Güney Osetya bölgesinde Tskhinvali şehrinin köyleri arasında “Bagata” adlı bir köy varmış. Soner Yalçın “Tayyip Erdoğan’ın Cibilliyeti” başlıklı yazısında böyle tespit etmiş.
Wikipediya’da Gürcistan Güney Osetya Tskhinvali ilinde bir yerleşim birimi olarak geçmektedir. Tskhinvali, Gürcü kaynaklarında 1398’de Kartli hanedanı döneminde bir köy olduğundan başka bilgi yoktur. Ama il merkezi Tskhinvali Tskhinvali’nin, MS. III.yy.da Gürcü Kralı Asphagur tarafından kurulduğu, 18.yy.da şehir olduğu,halkının Yahudi, Gürcü, Ermeni ve Osetlerden oluştuğu yazılıdır. 1917’de 600 haneli, halkının %38,4 Yahudi, %34,4,Gürcü, %17,7 Ermeni ve %8,8 Osetlerden oluştuğu şeklindedir..
Nüfus olarak Yahudi ağırlıklı olması bunların İsrail Yahudi'si olduklarını düşündürmesin. Hazar gölü ve çevresindeki Türkler İslamdan önce Muhammet çağında, İran dini Zerdüştlük, Mihrilik içinde bize ters gelen kan içme, pedofilik, kulamparalık ilişkileri gibi ilkellikleri sevmediklerinden, Tevrat’ta da bunların yasak olduğunu öğrendiklerinden olmalı ki Yahudi dinine girerek Musevi oldular. Bunların çoğunun Türk oldukları kesindir. Bizim Türklerin inandıklarında “en iyisi olma düşkünlükleri” yüzünden, “en koyu Yahudi” olma uğruna Türklüklerini unutmuş olmaları da doğaldır. Bu durumda Tayyip Erdoğan’ın dedesi gerçekten taklit yapmayan Musevi ise Türk olabilir.
Ama Potomya ve Pilihoz Rum köylerine bakınca (asilikleri bir yana) Yahudi, Musevi olması dahi düşünülemez.

1915’te Enver paşa’dan kaçan Süryani asilerin Batuma’a yerleştirildiklerini Gürcistan 2003 Azınlık Raporuna göre yazmıştım. Bu rapora göre 1805’den sonra Osmanlıya ihanet eden bütün Süryani,Keldani,Yezidi,Ermeniler Rus Çarlığı idaresinde Gürcistan’a sığınmışlardır.
Erdoğan’ın dedesi isyancı başıysa, Osmanlı’nın ardından gelen Bakü seferlerini kestirmiş ve gizlenmek için Bakata köyünü uygun bulmuş olabilir. Osmanlı 1917’de Süveyş’te kaybedince işareti alıp, Adana, Urfa’da kurulacak Ermeni Süryani devletleri için çıkartılacak isyanlara katılmak için çağrılmış olabilir.
İnternet ortamından temizlettiğiAdana’da zalim bir vali varmış. Adaletsizliğe sabredemeyen bir dedem ona karşı savaşırken şehit düşmüş” lafını bu yazımda, Batum, Rize, Pilihoz köyü neresi Adana neresi? Telefon, radyo, televizyon, karayolu, otomobil yok  deden nerden haber aldı da gitti? Diye sorduktan sonra, malum valinin Atatürk’ün emriyle orduyu ve silahları teslim etmeyen, Fransız üniformalı Suriye’den getirilen Ermenilere karşı savaşan Osmanlı valisi olduğunu da yazmıştım. Sonra bu dedesini Kars şehidi falan yaptıysa da orada da kaydı çıkmadı. Demek ki her halukarda dedesi asiymiş ki kayda geçmemiş.

Ya da ona böyle şeyleri aralarındaki hesabın iyi sonuçlanması için söyleten birileri onu işletip gülünç duruma düşürmüş diyelim.
Wikipedia’da bir başka bulgum da, “Bakata” adı kuzey batı Hindistan’da Ahom Krallığının (1228-1826) başkenti Assam’ın eski adı olarak geçmektedir. Dihing nehri kıyısına kurulmuş bir şehirdir. Ancak ilgili sayfada “Assam (Eşşiz, eşit olmayan)” adı hakkında bilgi bulduysam da eski adını verilen bilgiler içinde göremedim.
Yani, R.T.Erdoğan’ın soyu, köleci Gürcülerin kölelerinin tarım, hayvancılık işlerinde çalıştırdığı serf  denilen kölelerin yaşadığı köylü soydan gelmektedir. Çünkü Bagata sadece adı anılan, medeniyetsiz bir köydür.
Soy olarak ister Gürcü, ister Yahudi hatta Ermeni olsun sonunda Aramilere, Farslara, Hintlilere uzanmaktadır.

Hintli deyince de muhtemelen M.Ö. III. yüzyıllarda Hindistanda meydana gelen kuraklık sonucu göçmek zorunda kalan ve göçerleri olan Çingenelerden de olabilir.
1300 yıl boyunca güçlü milletlerin elinde sadece kukla olmuş, vergi, asker ödemiş Gürcülerin ithal krallarının çakma soyları da böylece rezillikleriyle sonuçlanmıştır.
İddialara göre Rusları yöneten Romanoflar, Fransa, Polonya, Gürcistan, Ermenistan'da hep bu aileden gelen soylar hüküm sürmüştür. Osmanlı'yı da yıkan bunlar olmuştur
Bu kadar kişiliksiz insanlara devlet teslim edenler de tarih boyunca satılmıştır. Osmanlı da buna en iyi örnektir.
İlginç bir şekilde Bagratunilerin hüküm sürdüğü Fransa, Rusya, Osmanlı gibi büyük devletler yağmalanmakla son bulmuşlardır. Fransa (Capetian/Kapetyanlar- 987-1328;Burbonlar 1589-1789-1875-1931) 1789 devrimi ve Napolyon ile, Rusya (Romanovlar (1613-1917) 1917 devrimiyle, Osmanlı 1919'da yağmalanmış, Gürcistan ve Ermenistan ise tarih boyunca vergi ödeyen, kukla devletler olarak kalmıştır. Musevi Kırım Tatarı olan ve eşi de Musevi olan Ahmet Davutoğlu'nun projelerini yaptığı 14 yıllık AKP hükumeti, Gürcü Bagratuni Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde açıkça uluslararası yağmaya terk edilmiştir. Devletin tüm kamu kurum ve kuruluşları ile özel şirketleri, kamu arazileri, yolları, köprüleri, demiryolları yabancılara yok pahasına satılmıştır.
Türkiye Cumhuriyetinin hala cumhurbaşkanlığını yapan, başbakanlığı ile 14 yıldır iktidarı işgal eden bir kişinin kendi ağzıyla görsel yazılı basın önünde verdiği soy ağacı da, aynı Bagratunilere benzemiştir.
Yalan kimlikleri;
Gürcistan- Batum şehrine bağlı Bagata’lıyım dedi. Batum’da “Bagata” adında bir yer çıkmadı. Günümüz Batum’un yerleşim bölgeleri ; Eski Batumi, Rustavelli, Kimhiaşvili, Bagratyuni, Ağmeşenebeli, Javakişvili,Tamar, Boni Gorodok, Havaalanı, Gonyo-Kvaryati, Kakaberi,  Batum Sanayi, Yeşil Burun (Batum İl İdare Meclisinin bulunduğu merkezi bölgedir).

Gürcü’yüm dedi, Yahudi veya Arami=Rum kökenleri ağır bastı. Osmanlı’da, Trabzon’a bağlı kasaba olan Rize’nin Rus işgali sırasında kökenleri Grek veya Rum Arap olan Potomya (Güneysu) kasabasının Pilihoz (Dumankaya) köyüne ait nüfus kaydı ile ne Türk ne de Müslüman olamayacağı belgelendi.
2008’de, yoldaşı ve soydaşı, kendisi gibi Amerikan kuklası Gürcistan cumhurbaşkanı Mihail Sakaşvili Ruslardan sopa yerken yalnız bırakılmasının öcünü almak için Avrupa Parlamentosuna verdikleri “2003 Gürcistan Azınlık Raporu”nda geçen Enver paşanın önünden kaçıp Rus çarının emriyle Batum ve Tiflis’e yerleştirilen Süryani (67500) ve Yezidi Kürt (37,500) asileri internet ortamına, 2010 referandumundan önce vermiştir.
Bunu ben Türkçeye çevirip yayınlayınca Google’ın sahibi ülkemize çağrılmış ve silinen 600 kadar blog arasında benim bu blogum da silinmiştir. Diğerleri de zaten engelliydi.
Kendisini aklayan bilumum tarihçiler, Rize 1850 nüfus ve vergi kayıtlarına dayanarak verdiği bilgilere göre, dedesinin vergi kayıtları anlatılmaktadır.
1981 yılında üniversite bitirip, 1979-1981 arasında “6”aylık yedeksubay (asteğmen) olarak askerliği 20 ayda yapan, 1982 yılında açılan Marmara Üniversitesinden 1981 yılında diploma alan, diplomasında, 1982 yılında ne dekan ne de eğitmen olmayan bir dekanın imzası bulunan sahte diplomalı bir cumhurbaşkanının, 1850'lerde Rize vergi dairesinde dedesinin gıcır gıcır yeni basılmış arşiv kitabından kayıt okuması inandırıcı değildir.
Recep Tayyip Erdoğan, kendisine soy uyduran ama cahillliğinden dolayı sürekli asılsız yalanlar uyduran, söylediği yalana da inanan bir hastadır. Bu hastalığı ona her türlü suçu mübah göstermektedir.
Bagratuni sözde Davut soyu çakma soylu Gürcü krallarının kendilerini “Şahlar şahı; Allah'ın oğlu” ilan etmeleri gibi, partili Düzce milletvekili  Fevai Aslan’dan yayılan kendisini Allah ilan ettirme derdine düşmüştür.
Namaz kılıp oruç tutması Sabilik, Süryani, Ermeni, Gürcülerde de vakitlerinden rekatlarına, ramazanda otuz güne kadar aynı ibadetlerin olması nedeniyle hekresin aldanması doğaldır.
Biraz da kukla devlet adamlığı ile bile şişinen bu Bagratunilerin kendilerini Allah, Yanrı, Mesih v.b. ilan etmelerinin putperestlik kökenlerini inceleyelim;

Kralların Kralı kavramının kökenleri
Asurlarda Şarşarrani. Melik ve Şar Asur dilinde “Kral” anlamına geliyordu. M.Ö. 13.yy. Tukult ve Ninurta adlı krallarca kullanıldı. Devletin her şehrinin bir kralı vardı, devletin kralı da Krallar Kralı oluyordu. Bronz çağı şehir devletleri şeklinde örgütlenme yaygındı.
İran; Şehinşah;
Şahların şahı anlamına gelen bu sıfat Zerdüşt Akameniş İmparatorluğu çağında satraplık (eyalet)ların başındaki küçük şahların hepsinin başı anlamında kullanılıyordu. Tevrat Ezra:7:12 ayette İran şahı Artakzerkses için kullanılmıştır.
Greklerde Büyük İskender zamanında ortaya çıkmıştır.
Büyük İskenderin namı “Basilesu ton Basilion” Krallar Kralı anlamına geliyordu. M.Ö.140-55.de Ermenistan’lı II.Tigranes de bu namı kullanmıştır.
Aynı sıfat Mısır’ı Sezar’a teslim eden Kleopatra tarafından da kullanılmıştır. “Krallaın kralı” yanında “Allah’ın oğlu” sıfatı da kullanılmıştır.( Meyer Reinhold, Studies in classical history and society, Oxford University Press US, 2002, p.58)
İbranilerde Melekmelakîm (Arami kökenli kelimler);
Yahudilikte “Melech Malchei ha-M’lachim” yani “Kralların Kralının Kralı” anlamında Allah’ın adı olarak da kullanıldı
Hristiyanlıkta
Tanrı/Allah İsa için Kral İsa sıfatı kullanılmıştır.
Jesus Krist için de Vahiyle kitabı 17:14-19:16 ile Timoti ilk bölümde 6:15 ayetlerde “Kralların kralı” olarak geçmektedir.
Hristiyan monark geleneğinde “Kralların Kralı” sıfatı “Basileus Basileon, Basileuon, Basileuonton” şeklinde “Şu yönetenlerin üstündeki yöneten” anlamında Bizans Palayologos hanedanınca kullanılmıştır.
Etiyopya Kralının namı da “Naguşanâgast” yani Kralların kralı” idi.( Haile Selassie's full title in office was "His Imperial Majesty Haile Selassie I, Conquering Lion of the Tribe of Judah, King of Kings of Ethiopia, Elect of God" (Ge'ez: ግርማዊ፡ ቀዳማዊ፡ አፄ፡ ኃይለ፡ ሥላሴ፡ ሞዓ፡ አንበሳ፡ ዘእምነገደ፡ ይሁዳ፡ ንጉሠ፡ ነገሥት፡ ዘኢትዮጵያ፡ ሰዩመ፡ እግዚአብሔር; girmāwī ḳedāmāwī 'aṣē ḫayle śillāsē, mō'ā 'anbessā ze'imneggede yihudā niguse negest ze'ītyōṗṗyā, siyume 'igzī'a'bihēr).)

İslamda;
Sahih Buhari, “Kralların Kralı” sıfatını eleştirmiş, “Allahtan başka Allah yoktur” ayeti gereğince bu sıfatın kullanılması yasaklanmıştır. Onun yerine Allah’ın “99” adından biri de olan “Malik el Mülk” yani “Mülkün/devletin Sahibi” sıfatı kullanılmıştır.
Sonunda İslam hariç bütün dinlerde tanrı yiyen, içen, evlenen, ölen, boyları 70m ile 5m arasında değişen insan bedenli dört kadar yüzü olan, yılan çiyan, sineğe kadar şekillere girebilen göksel cin ve şeytanlara tapındıklarından  kendilerini de onların soylarından saydıkları için böyle benzetmeler yapılmıştır.
Kur’an’ın Allah tanımı da Sabilerin din kitabı Cinze Rabba kitabının ilk yaratılış tanrılarından Hayya/Hayy’dır. Bedeni olmayan, nurdan olan bu tanrının insani, hayvani ihtiyaçları yoktur. Dört kitaba bağlı dinlerin yürüttükleri Nurculuk akımı da adını Hay’ın Nur adından alır. Bizde İslam da denilse farklı bir dindir. Kur’an Ali İmran Suresi 2., okunduğunda sevabı çok olduğuna inanılan Ayetl Kürsi duası yani Bakara 155. ayetlerde geçen, övülen tanrı Hay’dır. “Hayyülkayyum” adıyla övülür.
Müslümanların kafasındaki Allah tanımı ise bunlardan da farklıdır. Her Müslümana göre bir tanrı tanımı bulmak mümkündür.
Bu yüzden, İslam’ın temelleri olan dinlerden olup da Müslüman görünerek Türk ve Müslümanları soyan, satan, tarikatlar, mezheplerle bölen, gizliden sömürgeci batılı devletlerle işbirliği eden ve kendilerini Allah ilan ettiren bu din ve devlet adamlarının hakaretlerini bile dindarlık olarak yorumlamaktadırlar.
Gerçek bir tanrı yok ki bu kendilerini bu kadar ululayanlara ve onlara arka çıkanlara cezasını versin.
Sonuç olarak, Bagratunilik, Gürcülerin ve Ermenilerin Hristiyan Roma ile İran arasında her iki tarafa da sadık görünebilecekleri zekice düşünülmüş yakıştırma bir karakterdir. Böylece hangisi işgal ettiyse onlara uygun görünerek kendilerini azla ezdirmemişlerdir. Davur hem Hristiyan hem de Müslüman İran’ın karşı çıkamayacağı bir karakterdir iyi kullanılmıştır.
Bu zamanda, koskoca Türkiye cumhuriyetini bu tür uydurma soy sop hırslarına kurban ederek, geçmiş 3000 yılın tampon devletlerini yeniden inşa edip, halkı kukla, sömürge haline getirmenin de anlamı yoktur.
Dört mezhep, 1000 kadar tarikata bölünmüş İslam dünyasında Anadolu Müslümanlarını İslam kabul eden sadece Pakistan ve Bangladeş gibi ülkelerdir. Diğerlerine göre Mecüc soyu namaz kılmayan, kafirler ülkesidir burası.
Bu nedenle, mezhep ve tarikatlarla bölünmüş, sağ-sol kapışmalarına fatiha okutacak tarikat ve mezhep kavgalarına neden olacağı şimdiden belli olan dini şeri rejimler batı ne kadar dayatsa da ret edilmelidir. Diğer dinler de aynı durumdadır.
Devlet idaresini ele geçirmiş kripto azınlık dinci-kinci, ırkçı yapılanmalar bu emellerini kendi nesillerinin de geleceği için acilen terk etmeli, yeryüzünde kardeşliği kucaklayıcı, barışçı siyasetlere soyunmalıdırlar.
İnsanlık, dinci, ırkçı bölünmüşlüklerden arınıp, her milleti eşit insan kabul eden, tabiatı ve hayvanları olduğu gibi koruyan evrensel barışı temin eden bir yaşamı mutlaka kuracaktır.
Her insanın ve canlının buna ihtiyacı vardır.
Takdir sizindir.

Şimdi bu konuda” başlığıyla yayınaldığım bir yazımdan alıntı yaparak, Ermenilerin nasıl emperyalist sermaye tarafından kullanıldığını gene bir Ermeninin kaleminden bilginize sunuyorum;
İnternet sitesinin sayfa resmi
Fransız Mandası Altındaki Kilikya, 1918-1921
Kilikyalı Ermeniler, Soykırım. Savaş, Türk Saldırganlığı, Ermeni
Ermeni Özlemleri, Türkiye Entrikaları ve Fransız Çifte Standartları
Bu raporun diğer bölümlerini okumak için tıklayın.
[GİRİŞ ve FRANSIZCA YÖNETİM]
ERMENİ LEJYONU ]
Yazar: Garabet K. Moumdjian - E-posta
GİRİŞ
            Birinci Dünya Savaşı’ndaki Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisi sonucu, Küçük Asya’nın güneydoğu köşesindeki bir Osmanlı bölgesi olan Kilikya, Aralık 1918’den Ekim 1921’e kadar Fransız kontrolü altına alındı. İşgalin ilk aylarında önce İngilizler ve sonra Fransızlar tarafından 170.000'den fazla Ermeni mültecinin evlerine geri getirilmesi için gerekli önlemler alındı. Geri gönderilenlerin çoğunluğu, Türklerin zorla 1915'te Suriye Çölü'ne sürdüğü Kilikyalı Ermenilerdi.
Savaş sırasında Müttefik güçler tekrar tekrar Ermenilere ve imparatorluğun diğer azınlıklarına, yakında Türk boyunduruğundan kurtulacaklarına dair güvence verdi. Fransızlar, en azından Kilikya'yı işgal ettikleri ilk aşamada, bölgeye Ermenileri yeniden yerleştirmeye çalıştı. Fransızların desteğiyle cesaretlendirilen Ermeniler, Kilikya'da özerk bir Ermeni varlığı yaratmayı umuyorlardı
30 Ekim 1918'de, İngiliz Mondros limanına demirlenen İngiliz savaş gemisi Agamemnon, mağlup olmuş bir Osmanlı İmparatorluğu'nun temsilcileri, aşağılayıcı bir teslim anlaşması imzaladılar. General Edmund Allenby'nin komutasındaki Müttefik Seferi kuvvetine karşı Arara (Filistin, Eylül 1918) savaşındaki Türk yenilgisi, Osmanlı İmparatorluğunu I. Dünya Savaşı'ndan çıkmaya zorlayan önemli bir etkendi.
Mağlup Osmanlılar, Müttefiklerin barışı korumak için "stratejik" olarak kabul edecekleri Osmanlı bölgelerinin işgalini kabul etmek zorunda kaldı. Üstelik, Mondros Mütarekesi'nin 16. maddesi, diğerlerinin yanı sıra, Adana Kilikya'da yer alan mağlup olmuş Türk ordusunun, askerlerinin bulunduğu Pozantı-Hacin-Maraş hattının kuzeyine çekileceğini belirtti.  
Buna göre, İngilizler Adana bölgesini işgal etmek ve halen yapım aşamasında olan son derece stratejik *Amanos ve Toros tünel sistemine askeri birimler yerleştirmek durumundaydı. 
(*Amanos-Toros Tünel Sistemi nedir?
Almanların Türk/Osmanlı demiryollarını yenileme kampanyası gereğince Pozantı ve Osmaniye aralarında Almanlar ve Türklerin gayretleriyle Toros ve Amanos tünelleri inşa edilmiştir. Amanos tüneli 36 km’lik bir kompleks olarak Şubat 1917 yılında tamamlandı. Daha zor olan 54 km uzunluğundaki Toros tünel kompleksi 1918 Ekim ayının başlarında diğerinden 18 ay sonra tamamlandı. Bu hatlar üzerinde çalışacak 120 demiryolu buharlı motoru da Almanya tarafından gönderildi. Kaynak; Edward J.Erickson- Ordered to Die- A History of the Ottoman Army in the First World War- Ekleyen-Çeviren Alaeddin Yavuz)
[2] Silahları teslim etme anlaşmasından sonra güçlerini Kilikya'ya ilk gönderen İngilizlerdi.  1916 Sykes-Picot anlaşmasına göre İngiltere ve Fransa Levant’ı kendi aralarında pratik olarak bölmüşlerdi, bu anlaşmaya aykırı olsa bile, İngilizler Kilikya’yı elinde tutabileceğini düşünüyorlardı. [3] Anlaşma, Müttefiklerin zafer kazanması durumunda Fransa’nın Suriye’yi Kilikya ve Doğu Anadolu ve Mezopotamya’daki diğer bölgelerle birlikte ele geçireceğini belirtiyordu. [4]
Aralık 1918'in sonlarına doğru Fransız sivil idaresi Kilikya'da küçük askeri birlikler kurdu. Ancak, yeterli güç bulunmaması nedeniyle İngilizler bölgede bir yıl daha kaldı. İngilizler ve ardından Fransızlar, Kilikya'dan sürgün edilen Ermenileri bölgeye tekrar yerleşmeye teşvik etti. Sonuç olarak, 170.000'den fazla Ermeni mülteci geri döndü. 
Ancak, bir yandan Fransız ve İngiliz müttefikleri arasındaki savaş sonrası rekabet ve diğer yandan Kemalist istilalar, özerk bir Kilikya'ya yönelik Ermeni özlemlerini yavaş yavaş yok etti. 21 Ekim 1921'de Fransa, Kemalistler ile Ankara Anlaşması'nı imzaladı ve Kilikya'yı onlara bıraktı. [5]   1922 Ocak ayına kadar bölge, Kemalist güçlerce kontrol altına alındı…
KAYNAKLARI
armenian-history.com


ADANA VALİLERİ
Gülhan Slem

 07/01/2018 23:50 1427
18.yüzyıl sonlarında ve 19.yüzyıl başlarında Osmanlı devleti güçsüz ve her tarafta özellikle Çukurova'da otorite yokluğu, soygunlar, küçük isyanlar, asker kaçakları, vergi toplayamama. Bu ortamda, Çukurova'daki yetkili idareciler iş göremiyorlar ve sık sık değiştiriliyor. Bu kargaşaya son vermek için yapılan ve büyük ölçüde başarılı olan Fırka-i İslahiye harekatından (1865-67) sonra 1867'de Adana il yapılıyor.                                 
                                                                  
Osmanlı İşgal Yıllarına kadar;
1-Adana valileri içerisinde başarılı olanlarda var, olmayanlarda. Şehir merkezindeki kaçak yapıları gaz yağı döktürüp yaktıran ve adı deliye çıkan Halil Paşalar gibileri de. 
Halil Paşa, bu nedenle yargılanmış ve beraat etmiş. Onun yakıp açtığı alana da, sonradan Vali Abidin Paşa, ünlü saat kulesini yaptırmış.
2-Sadrazam Mahmut Nedim Paşa, 1873-75 yıllarında Adana'da görevliymiş.
3-1870-80 arasında 2 yıl valilik yapan özgürlük savaşçısı, şair ve devlet adamı Ziya Paşa. Fransızca kursları açtırmış, bu kurslara memurları zorla devam ettirmiş, tiyatro binası yaptırarak eserler oynattırmış. Ayrıca, birçok okul açma, köprüleri onartma ve ünlü Taş Köprü'ye korkuluklar koydurtma gibi hizmetleri var. 1880'de 49 yaşında ölen Ziya Paşa'nın mezarı, Adana'daki Ulu Camii haziresinde. Hazire, etrafı çitle-duvarla örtülü mezar demek. Adına bir cadde ve de okul var Ziya Paşa'nın Adana'da.
4-Ziya Paşa'dan sonraki vali Abidin Paşa. Abidin Paşa, dışişleri bakanlığı da yapmış değerli bir idareci.  5yıl kaldığı Adana'da iz bırakanlardan biri. Yabancıların ve gayrimüslimlerin Çukurova'daki bereketli toprakları almalarını önlemek için Anavarza, Yumurtalık, Karataş'a kadar uzanan 1 milyon 100 bin dönümlük araziyi devlet çiftliği yapıvermiş. Bu gün adını taşıyan caddeyi de, saat kulesini de, erkek lisesini de yaptıran o.
5-Faik Paşa, Devlet Hastanesi'ni yapıp hizmete açtıran bir vali. 1894'de hizmete giren bu hastane, sonradan Bahri Paşa tarafından büyütülmüş. Şehrin tanınmış zenginlerinden Arnavut Salh denen Salih Bosna, bu hastaneye devamlı yardım elini uzatmış. Ayrıca her gün, ücretsiz olarak kalıp kalıp buzları da gönderirmiş bu hastaneye.
7-1899-1908 yıllarında yani 9 yıl valilik yapan Bahri Paşa, otoriter, sert ama yapıcı bir kişi. Yollara parke döşetmiş, Girit muhacirleri için bir mahalle yaptırmış, bazı camileri onartmış. Diğer bıraktığı eserler: Adana ve kazalarında hükümet konakları, çarşı, okullar, Adana merkezinde sanayi mektebi, Kuruköprü genişletmesi yapılırken yıktırılmış. Bu gün Atatürk Parkı'nın bir köşesinde bu çeşmenin aynısı yer alıyor.
Bahri Paşa, bu kadar başarılı olmasına rağmen, şehirdeki bazı eşrafın örneğin Güçlüler, Paksoylar, Suphi Paşaların, tepkileri sonucu görevden alınmış, sürgüne gönderilmiş, İşin en acı yanı da, Adana'dan ayrılırken ona domates fırlatmışlar. Dürüst ve başarılı çalışmanın mükafatı, bu mu olmalıydı.
8-1909'da Adana'da şehri harabeye çeviren Ermeni isyanı bastırıldıktan sonra, Ağustos ayında Adana'ya gelen İttihat Terakkinin ünlü Cemal Paşa'sı. İsyanı çıkaran Ermeniler uğradığı hasarları da ödemiş. Bir de Ermeni yetimhanesi yaptırmış. Seyhan nehrinin kıyısına setler, Kadirliye bir köprü, Adana'ya bir öğretmen okulu yapılması da onun döneminde. Bu öğretmen okulu sonradan Adana Lisesi olmuş.

1918-1921 İŞGAL YILLARI VALİLERİ
1-18 Aralık 1918'de Fransızlar Adana'ya girdiğinde, vali Hasan Nazım Akyürek. Bu vatansever vali, Fransızlarla işbirliği yapmamış, onların isteklerine boyun eğmemiş ve Eylül 1919'da istifa edip ayrılmış. Yerine vekaleten gelen Nihat Paşa (Anılmış) da bu görevde kalmamış, ama halkı örgütlemiş, sonra Konya'ya gitmiş.
2-Daha sonraki vali Hopalı Esat Bey (Özoğuz) de Fransızların isteklerini yapmadığından görevden alınmış. 27 Mart 1950'de ölen Esat Özoğuz, sonraları Rize ve Kars milletvekilliği de yapmış. Vali vekili olarak atanan Kadı Nazif Efendi de Fransız isteklerini yerine getirmemiş.
3-Milliyetçi, cesur ve iyi bir idareci olan, yabancı dil bilen, Fransız kültürüne aşina eski ticaret ve ziraat bakanlarından Mehmet Celal Bey, 2 Kasım 1919'da Adana'ya vali olarak gelmiş. İlk yaptığı iş, vilayetteki Fransız bayrağını indirmek. Çukurova'da örgütlenmeye, çetelere ve kurulan Kilikya cephesine al altından yardım eden değerli bir insan. Toroslardaki tünelleri tahrip etmek isteyen 15 Türkü Fransızlar idama kalkınca, milli kuvvetler komutanı Sinan Paşa'ya eğer bunlar öldürülürse, bende elimdeki bütün Fransız esirlerini öldürtürüm diye ültimatom verdirten, akıllı bir idareci de. Bu ültimatom etkili olmuş, Fransızlar idamdan vazgeçmişler.
Celal Bey'in yaptığı önemli hizmetlerden biri de şu: İstanbul hükümetinin Kemalist harekatı kınayan fetvasına karşı, Kadirli müftüsüne bir karşı fetva hazırlatması ve bunu camilerde okutması ve bu fetvada Kuvâ-yi Milliyecileri öven sözlerin bulunması. Fransızlar, İstanbul hükümetine baskı yapıp  kendisini 20 Mayıs 1920'de görevinden aldırıyorlar. Onunla birlikte eczacı Basri, Kemal Kusun, Fahri Uğurluda sürgün ediliyor. Bu değerli vatansever devlet adamının vefat tarihi 1926. Celal Bey, valilikten ayrılıp gittikten sonra mektupçu Süleyman Çelik,  defterdar Tevfik Bey valilik tekliflerini reddediyorlar.

İş Birlikçi Hain Vali Abdurrahman Paksoy Son İşgal Dönemi Valisi
4-Bu teklifi kabul eden 20 Haziran 1920'de vilayet idare heyeti üyelerinden Bağdatlı Abdurrahman (Paksoy). Ne acı ki, bu zat işgalin son gününe kadar Fransızların emrinde kalmış ve onların her istediğini yerine getirmiş. Baskı, zulüm, sıkıyönetim ilanı, 9-13 Temmuz kaçkaç olayı, kaçanların geri dönmemesi halinde mal ve mülklerine el konulacağı bildirileri. Bütün bunlarda vali olarak onun imzası mevcut. Adana, Fransız işgali altında olduğu için, 5 Ağustos 1920'de Ankara hükümetinin kararıyla il merkezi Pozantı'ya alınmış.

Adana Kurtuluş Dönemi

İlk vali de(1) İsmail Sefa Özler. Daha sonra(2) Nuri Conker ve(3) Serfiçeli Hilmi bey.
20 Ekim 1921'de Ankara anlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla Hatay dışındaki Suriye sınırımız çizildi. Anlaşma uyarınca, Fransızlar 2 ay içinde yani en geç 20 Aralık 1921'e kadar Çukurova'dan çekileceklerdi. Adana'yı Fransızlardan devralmak için, yabancı dil ve diplomasi bilen bir bir valiye ihtiyaç duyuldu. Çünkü, vali Hilmi Bey ve cephe komutanı Sinan Paşa bu iş için yeterli değildi. Askeri işleri yönetecek Muhittin Akyüz Paşa, diğer sivil ve diplomatik işler için de eski vali, milletvekili, müsteşar ve içişleri bakanlığı yapmış olan 1878 Rodos doğumlu Hamit Bey görevlendirildi.
Adana'daki Fransız kuvvetleri komutanı general Dufie, teslim tarihinden çok önce vali Bağdatlı Abdurrahman 'ı da yanına alarak Adana'yı terk etti.

5 Ocak'ta şehir artık Türklerin elindedir. Devir teslimde herhangi tatsız bir olay yaşanmamıştır. 8 Ocak'ta Hamit Bey Adana valisidir. Cesur, mert, onurlu, özü-sözü doğru, boyun eğmeyen bir kişilik. Lakabı da deli Hamit. Bu vali, sonradan görevden alınır, 1926'da İstiklal Mahkemesi'nde yargılanır, beraat eder. Vefatı 1928'de.
Sonraki vali General Refet Bele (1922-23).
Cumhuriyetin ilk valisi de (1923-25) milletvekilliği, CHP sekreterliği, çeşitli bakanlıklar yapan değerli bir devlet adamı Hilmi Uran.
Mustafa Reşat Mimaroğu (1925-27), Reşat Bey mahallesini kuran kişi.
Müştak Hilmi, Vehbi Demirel, Süleyman Mümtaz ve disiplinli, Adana'da kumara külhanbeyliğe, hırsızlığa son verdiren ünlü bir vali Tevfik Hadi Baysal.
Sonraları Faik Üstün (1939-1942).
Milletvekilliği ve başbakan yardımcılığı da yapmış olan Akif İyidoğan (1942-1946).
Zühtü Durukan (1946-50), Ahmet Kınık (1950-53), Cemal Dinç (1950-55), Kazım Arat (1955-57), Hilmi İncesulu (1957-59 sonradan milletvekili ve bakan).
Turan Kapanlı (1959-60 sonra milletvekili ve bakan), Gafur Soylu (1960), Mukadder Öztekin (1960-66 sonraları milletvekili ve bakan), Ömer Lütfi Hancıoğlu (1966-70), Ali Rıza Aydost, Osman Meriç (1971-72), Nezih Okuş (1972-73), Alaattin Özkiper (1974-75), Lütfi Fikri Tuncel (1978-79), Hayri Kozakçıoğlu (1980-83 sonradan milletvekili ve bakan), Erdoğan Şahinoğlu (1981-88), Feyzi Yetkiner (1988-89), Recep Birsin Özen (1989-1992), Bekir Akyüz (1992-1993 sonradan milletvekili ve bakan), Naci Parmaksız (1993-95), Sami Durukan ( vekil 1995-96), Oğuz Kağan Köksal (şimdi Emniyet Müdürü), Kemal Önal (Ankara valisi), Cahit Kıraç (İzmir valisi).
1972'de Adana'ya geldiğim zaman, vali Nezih Okuş'tu. Kendisini mülkiyede basketbol oynadığı zamanlardan beri tanırdım. Çok iyi bir dostluğumuz oldu. Aynı dostluk, Erdoğan Şahinoğlu, Lütfü Fİkri Tuncel, Recep Birsin Özel ve Naci Parmaksız'la da.

Valilerin hepsi devletin valisiydi. Ama 1980 darbesi öncesi, anarşinin zirveye tırmandığı günlerdeki iki vali, Tahir Gençağa (1978-79) ve Aydemir Ceylan (19.02.1979 - 10.11.1979) için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onlar, siyasal bir görüşün ve bir partinin elemanlarıydı sanki. Aynı görüşteki emniyet müdürü Cevat Yurdakul'un öldürülüşü de Aydemir Ceylan'ın vali olduğu günlerde. Görülüyor ki Adana'ya seçme ve değerli valiler gönderiliyor. Aralarında daha sonra müsteşarlık, daha büyük illerin valiliği, milletvekilliği ve bakanlık gibi önemli görevlere gelen birçokları var. Bu tablo gurur verici. Hizmeti dokunan tüm valilere saygılarla...



KUTLANMAYAN CUMHURİYET BAYRAMININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
29. Ekim.1923’de ilan edilen cumhuriyetimizin sözde seksen sekizinci yılı kutlanacaktı. Önce törenlerin bir kısmının Dağlıca baskınında verilen 26 şehidin anısına iptal edildiği açıklandı ardından gelen Van depremi bahane edilerek de tümü iptal edildi.
AKP hükümeti ve onun seçtiği cumhurbaşkanı, kendilerini iktidara getiren bu Cumhuriyete karşı allerjilerini gene gösterdiler.
Ama halk buna uymadı ve yurdun hemen hemen her yerinde bir şekilde halk onlara katılan bazı siyasiler ile birlikte cumhuriyete sahip çıktılar.
İstanbul barosu oldukça anlamlı bir açıklama yaparak bu iptal kararından duydukları endişelerini dile getirdiler. Açıklama aynen şöyledir;
Türkiye’yi 1923’ün kuruluş felsefesinden koparacak, çağdaş demokrasi ölçütlerinden yoksun bırakarak ulus devlet olmaktan çıkaracak bir hukuk metni sivil anayasa söylemleriyle toplumun önüne konulmaya çalışılmaktadır. Milli Kurtuluşun önderi, Cumhuriyet’imizin kurucusu, çağdaş Türkiye’nin mimarı Atatürk, devletin kuruluş felsefesinden çıkarılmaya ve toplumsal bellekten silinmeye çalışılmaktadır. Bunun Cumhuriyet’le topyekûn bir hesaplaşma anlamına geldiği anlaşılmalıdır. Ulusumuzun kendisini millet olmaktan çıkarıp yeniden tebaa haline getirmeye yönelik girişimlerin ayırdına varacak demokratik olgunluk içinde olduğundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır.”
SevrHaritası
Peki, ülkemizde meydana gelen yukarıda mazeret gösterilen olaylar bir şekilde yas tutmayı gerektirmiyor mu?
Bizler neden bu “yasa” katılmıyor da cumhuriyetin bekasından kuşkuya düşenlerin içinde bulundukları endişeleri neden hissediyoruz?
Dağlıca baskınında şehit edilen askerlerimiz cumhuriyetin bekası ve devletin varlığı için yaptıkları görevleri esnasında şehit edildiklerinden cumhuriyet bayram törenlerinin iptaline gerekçe olamazlar ve hatta onları şehit eden terörün kınanması ve terörü coşturan AKP iktidarına halkın tepkilerinin sergilenmesi de gerekirdi.
AKP’nin ve seçtiği cumbabanın “iptal gerekçesinde” aslında bu korkunun yattığı apaçıktır.
Gelelim Van depremine.
Depremde hasar gören ve yıkılan evlerin çoğunun 1999 Deprem yönetmeliğinden önce inşa edilmiş binalar olduğu hükümet yanlısı basın yayın organlarınca vurgulanırken televizyon kanallarında en yoğun ölümlerin yaşandığı binaların AKP iktidarı döneminde inşa edilen binalar olduğu vurgulanmakta, inşaat firması sahiplerinin “tek çatlak olmayan” kendi villalarında utanmadan Kızılay çadırı kurarak içinde kaldıkları görüntüleri,  son olarak boşbakanın “iktidarımız mal olsa bile çürük binaları yıkacağız” açıklaması onun ne kadar vatansever olduğunu değil, aksine toplanan deprem vergilerini milleti kandırmak için kullandığı “duble yol” ve makarna, poşet dümenine harcadıklarının ve de “deprem için hiçbir şey yapmadıklarının” dosdoğru itirafıdır.
AKP hükümetinin depremi suistimal eden Kürtçülük eylemleri karşısında “acizlik” göstermesi hiçbir mantıkla izah edilememektedir.
Deprem felaketini, halkı devlete karşı “yardım gelmedi, yardım edilmiyor” izlenimi yaratılarak kışkırtarak provoke etmek isteyen BDP ve PKK gibi örgütlerce, evi yıkılan da sağlam olan da çadır olayı derdine düşürülmüştür.
Bu provokasyon eylemleri kapsamında, yardım götüren bütün kara nakil vasıtalarının otoyollarda, şehir yakınlarında ipsiz sapsız kimselerce yağmalanması engellenememiştir, engellenmemiştir.
Nakliyeci araç şoförleri getirdikleri yardım mallarını resmi hiçbir makama teslim edememeleri yüzünden yardımı gönderen kişi ve kurumlara hesap vermekte çözümsüz dertlere düşürülmüş, gösterilen toplanma merkezlerinde de yardım bekleyen halk da bir türlü ulaşmayan yardımlar yüzünden devlete karşı kızgınlık içine düşürülmüştür.
Bütün çabalar bu harita için
Cumhuriyeti tasfiye edecek ve Yezidi- masonik sapık bir tarikat yorumu olan Nurculuğun devlet olanaklarıyla halka “İslam” olarak tanıtılıp kabul ettirilmesini takiben devleti özerk tampon kantonlara böleceği önceden bilinen yazılan yeni AKP Anayasa çalışmalarının ardından bölünme olaylarına bu deprem rezaleti ile hükümet zemin hazırlıyor görüntüsü içindedir.
1915’lere kadar Ermeni çeteleri ile birlikte Osmanlı askerini arkadan vuran Kürt Yezit aşiretleri ve Süryanilerin 1915-17 arasında Gürcistan’a kaçtıkları ve kurtuluş savaşı boyunca da yerleştirildikleri Tiflis ve Batum göçmen kamplarından ellerine silah verilerek Tokat’tan Adana’ya, Diyarbakır’dan Yozgat’a çıkarılan Ermeni isyanlarına gönderilmişlerdir.
Müslüman olduk” diyerek tehcirden kurtulan bazı asiler de bulanık hava ortamında bunlara katılmışlardır.
Ayrıca,1917’ye kadar geçen zaman içinde imparatorluğun Suriye’den başlayarak diğer güney bölgelerine tehcir (göç) ettirilen Ermeniler de, 19 Eylül 1918’de Osmanlının bozguna uğradığı Nablus Bozgunu, Nablus Yarması, Megiddo Muharebesi*1, İngilizlerin de Armageddon Savaşı, Megiddo Savaşı adlarıyla tarihe geçmiş ve 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesine neden olan yenilgimizin ardından bölgeye İngilizlerin hakim olmasıyla gün doğuyordu.
Bu savaşın cephelerinden birisi olan Filistin’de Ara (Arara) Vadisi savaşında Osmanlı ordusu Fransız ordusunda “Ermeni Lejyonu” adıyla anılan ve Ermenilerden oluşturulan lejyonerlere buradaki savaşı 19 Eylül 1918’de kaybetmiş ve Ermenilerin aşırı cesaretlenmelerini sağlamıştı.
İngiltere ve Fransa arasındaki anlaşma sonucunda İngilizler sadece Adana’da kuvvet bırakmışlar ve Suriye dahil Klikya (Adana-Hatay bölgesi) havalisini Fransızlara teslim etmişlerdi.
 İşte bu olayın ardından, I.ve II.Haçlı Seferleri  (1099-1199 arası) ile kurulmuş ve 1375’lerde ömrünü tamamlamış olan Klikya Ermeni Krallığını kurma vaatlerine dayalı  olarak işgal kuvvetlerinin yaptığı  çağrıları sürgündeki Ermenilerden 178.000’inin bölgeye tekrar gelerek yerleşmelerini sağlamıştı.*
İşte tehcir edileninden kaçanına bütün hain ve işbirlikçilerin geriye döndükleri bu kara günlerde “Haçlı Zaferleri” çığlıkları altında Türk ve Müslüman kıyımı tekrar başlatılmıştı.
1778 Küçük Kaynarca Antlaşmasından itibaren askere alınmayan gayrimüslüm azınlıkların nüfusları 1918 I.Dünya Savaşı yenilgisine kadar hızla artmış, batılı misyonerlerin kiliselerden topladıkları bağışlarla zenginleştirilmiş, savaşlarda ölen eşleri yüzünden erkeksiz kalmış kadınları ve köylülerin malları bunlarca yağmalanmış böylece türedi zengin bir gayrimüslüm sermaye doğmuştur.
Zenginleşen gayrimüslüm cemaat batının bunları devlet hizmetlerinin başında görmek için yaptığı baskılar sonucu devlet bürokrasisi Osmanlı’nın çöküşüne kadar bunlara teslim edilmiştir.
11 Kasım 1938 İsmet paşa iktidarı ve 14 Mayıs 1950 Adnan Menderes iktidarı cumhuriyete İngiliz, Fransız, Amerikan çıkarlarına hizmet için Osmanlı ve genç Türkiye Cumhuriyetine savaş vermiş işbirlikçi feodal Yezit Kürt aşiret reislerini iktidar etmiştir.
Aslında bütünüyle İngiliz ve Amerikan makamlarınca ordunun başına getirilmiş, emirleri yurt dışından alan cuntacı yapılanma sözde “cumhuriyet rejimine bekçilik” ettiği bahanesi ile yaptığı darbeler ile ülkenin bağımsızlığı, özgürlüğü, vatandaşın demokratik özgürlüklerini daha ileri düzeye taşımak için mücadele veren herkesi sindirmiştir.
Gün bu gün “Cumhuriyet Bayramı Törenlerinin iptali” konusunun egemen olduğu bu günde CHP’nin başındaki Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi basına bir mülakat veriyor ve eşinin ailesinin “Cumhuriyet rejimine” karşı İngiliz-Fransız destekli Kürt isyanlarının bastırılmasının ardından çıkarılan 1937-38 Dersim isyanlarında “40” kırk kadar akrabasının devletçe öldürüldüğünü açıklayarak cumhuriyete adeta geçmişten, Atatürk’ten hesap sormaktadır.
Adı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) olan meclisimizi oluşturan siyasi partilere baktığımızda Osmanlı’yı yıkan bu gayrimüslüm yapılanmanın TBMM’yi oluşturduğunu görmemek için insanın kör ve cahil hatta “körcahil” olması gerekir.
Bir yanda terör örgütünün siyasi kanadı olan BDP, diğer yanda Dersimlilerin idaresinde bulunan CHP, iktidarda Cumhuriyete karşı çıkarılan 26 Kürt isyanının sorumlusu olan aşiret reisleri ile şıh ve pirlerin nesilleri ile dönme Ermeni, Süryani, Rum, Arap ve Yezit Kürtleri barındıran AKP.
TBMM, yüzyıllardır batılı Haçlı devletlerinin korumasında palazlanmış, Osmanlı’yı yıkmış, Atatürk’ü öldürmüş işbirlikçilerinin doluştuğu bir merkez haline gelmiş olduktan sonra Cumhuriyet Bayramı törenlerinin iptaline şaşırmamak gerekir.
Aksine 2011’den itibaren cumhuriyetin ve devletin tasfiyesini de beklemek gerekir.
İptal kararını veren Siirt’li cumbaba Abdullah Gül’ün annesinin adının bile 12.yy. da Kürt Yezitlik dinini kuran, kendisini Hakkari’nin tansısı Tavus, Şeytan ilan eden Kürt tanrısı Şeyh Hadi veya Adi’nin adından türetilerek  “Adeviye Dini” adı ile bilinen bu dinin adını taşıması, soyadının da Gül Yahuda, Gül Haç’tan gelen “GÜL” olması, Cumhurbaşkanı olur olmaz İngiliz Sadakat nişanı ile ödüllendirilmesi sizce bir şey ifade etmiyor mu?
Ya başbakanın bütün İsrail karşıtı söylemlerine rağmen İsrail karşıtı faaliyetleri karalama örgütünden “Cesaret madalyası almış olması ve Malatya’ya NATO=ABD radarlarını kurması size bir şeyler fısıldamıyor mu?
Bence bu ülkenin sadece adı “Türkiye” olup devlet mekanizması tamamen haçlıların ve işbirlikçilerinin elindedir Türk olan halkı da Nurculuk v.b. bir takım tarikatlar ve yeni dinlerle farklı etnik gruplara ait oldukları şartlanmaktadır.
Kavimler Kazanı adını verdiğim Anadolu yüzyıllardır Türklerin eritildiği bir “Türk Eritme Kazanı” haline gelmiştir.
 İyi erimeler Türk milleti!
Adilyargic/ Keykubat
*1- Armageddon Savaşının da bu Megiddo denilen yerde çıkacak bir savaştan çıkacağı İncil’de geçmektedir.

TAYYİP ERDOĞAN VE ÇOCUKLARININ ASKERLİK DURUMLARI
02-5.2012 Savaş Kararı Veren Asker Kaçağı Başbakanlar yazımdan alıntıdır;

Menderes’in de askerlik yapmadığını tespit ettiğimden başlık böyle konulmuştur.

2002 Model Menderes  RE.T.E’nin Özellikleri;

RE.T.E, 03 Kasım 2002’de hükümete geçtiği için bu deyimi kullandım.
Adnan MENDERES’ten 42 yıl sonra ülkemizin başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın da askerliği tartışma konusudur. Bir iki kişi dışında onunla askerlik yaptığını hatırlayan insanın olmaması, başbakanın kendisinin fotoğraf albümlerinde birisi Tek Tip denilen çarşı elbisesi bir de eğitim elbisesi ile çekilmiş iki fotoğrafı dışında resminin olmaması hayli ilginçtir.
26 Şubat 1954 doğumlu Recep Tayyip Erdoğan’ın olağan haliyle 1974’de askerlik yapması gerekirken 1982’de askerlik yapması daha da ilginçtir.
Benim bildiğim üniversite nedeniyle en fazla “26” yaşına kadar askerlik ertelenebilmekteydi, doktora ve mastır eğitimlerine katılan Üniversite öğrencileri ise 28 yaşına kadar erteleyebiliyorlardı.

Başbakanın herhangi bir mastır ve doktorası olmadığına göre 1982’de “28” yaşında askere alınması da hayli ilginçtir.

Ektir;
"Bu konuyu 11 Eylül 2012 günü Ulusal Kanal'da Teoman Alili ile birlikte program yapan eski Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olan Zekeriya Beyaz Hoca açıkladı.
Durum şöyleymiş;
Fatih İmam Hatip Lisesini "futbol düşkünlüğü" nedeniyle çift dikiş le veya çok zayıf karneyle bitirmiş ve Fatih Belediyesine topçu olarak girmiş ama "Muhasebeci" olarak maaş almaya başlamış.
1954 doğumlu olan RE.T.E efendi, 1974'de Kıbrıs Savaşının patlayacağını gören Yahudi yakınlarının telkinleriyle olsa gerek
1973 yılında İstanbul Eminönü ilçesinde bulunan İstanbul Üniversitesi'nin arka taraflarında bulunan Soğanağa mahallesinde günümüzün açık öğretimini andıran İktisadi İdari İlimler Yüksek okulu adlı devam mecburiyeti olmayan bir "Yüksek Okul" a girmiş ve bu okuldan sekiz yılda  yani 1981 yılında mezun olmuştur.
Not; Bu yazıdan yıllar sonra bu okulun “3” yıllık olduğu aşağıdaki yazar tarafından da yazılmıştır. Üç yıllık okulda hiçbir idare “8” yıl öğrencilik yaptırmaz. Erdoğan’ın Lise mezunu olduğunu iddia ettiği 1973’lerde, hatırladığım kadarıyla Lise mezunları zaten yedek subay olarak askerlik yapıyorlardı. Bu gerekçeyle 1976’ya kadar Ortaokulda bile üç yıl subay şapkası ile okula gittim. Bize Ortaokul mezunlarının yedek subay askerlik yapacağı söylenirdi, aklımda böyle kalmış. Yani, Erdoğan’ın askerden kaçması için bir neden yoktu. Yoksa o aptal asker şapkasını 13 yaşında çocukların kafasına geçirmenin bir mantığı yoktu.

Ben, 12 Eylül 1980 darbe gecesi toplanıp, askerliğini yapmamış olan herkes istisnasız asker ocaklarına teslim edildi ve kimse bu görevden kaçamadı.
1981’de Üniversite bitirdi, 1982’de “yedek subay” asker oldu işi hiç mantıklı değil. Kıbrıs harbine gitse yedek subay olacaktı.  Sekiz yıl gitmeyince asker kaçağı olur o zaman kimse de yedek subay askerlik yaptıramaz bir adama. Fakülte mezunu da olsa asker kaçağı yedek subay yapılmaz.

Erdoğan'ın askerlik belgesini yayınladı ve...
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın hayatıyla ilgili yazdığı kitaplarla adından söz ettiren Ergün Poyraz, Erdoğan'a ilişkin yeni belgeler yayınladı.
30.09.2015 16:47 Karakter boyutu :
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın hayatıyla ilgili yazdığı kitaplarla adından söz ettiren Ergün Poyraz,
Erdoğan'a ilişkin yeni belgeler yayınladı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın askerlik belgesini ve sigorta sicil geçmişini yayınlayan Poyraz, "askerliği de şaibeli 'kantin subayıydım' diyordu. Teskere belgesinde 'takım komutanı' yazıyor. Üstelik askerken Coşkun sucuk da bile çalışmış" dedi. Poyraz "sucukçu da çalışan asker. Bölük komutanının da soyadı Erdoğan, ne tesadüf, üstelik askerlik yaptığı yerde evinin yanı" diyerek belgeleri paylaştı.
İşte Ergün Poyraz'ın paylaştığı o belgeler:
Poyraz geçen günlerde de Erdoğan'ın üniversite diplomasını yayınlamış, kamuoyunda yayınlanan diplomayla farklılıklara değinmiş ve Erdoğan'ın üniversite diplomasının sahte olduğunu iddia etmişti.

Oğul Erdoğan'a çürük raporu
İşçi Partisi'nin yayın organı olarak bilinen Aydınlık, Başbakan Erdoğan'ın büyük oğlu Ahmet Burak Erdoğan'ın 'kuşkulu' bir çürük raporuyla askere gitmediğini yazdı.
Aydınlık'ın son sayısında yer alan iddiaya göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın büyük oğlu Ahmet Burak Erdoğan, aldığı çürük raporuyla askere gitmedi. Dergide yer alan iddiaya göre Burak Erdoğan 2000 yılında Kasımpaşa Deniz Hastanesi'nden aldığı raporla çürüğe ayrıldı.

Aydınlık'ın iddiasına göre Ahmet Burak Erdoğan dönemin Baştabibi Tuğamiral A.Vehbi Alpman'ın imzaladığı rapora dayanarak askerlik görevinden kaçtı. Haberde, raporda Burak Erdoğan'ın testis kanseri tedavisi gördüğü bilgisinin yer aldığı ancak Erdoğan'ın böyle bir tedavi gördüğüne dair herhangi bir bilgiye ulaşılamadığı iddiası da yer alıyor.

EN SON HABER 
Erdoğan'ın oğlu kanser değil
Başbakan'ın büyük oğlu Ahmet Burak Erdoğan'a 'askerliğe elverişsiz raporu' veren emekli Tuğamiral, Erdoğan'ın 'testis kanseri' olduğu iddialarını yalanladı
Aydınlık dergisindeki haberde Başbakan Erdoğan'ın büyük oğlu Ahmet Burak Erdoğan'ın Kasımpaşa Deniz Hastanesi'nden "testis kanseri" teşhisiyle rapor aldığı ve askere gitmediği öne sürüldü. Erdoğan'ın belirtilen tarihlerde "Askerliğe elverişli değildir" kararı aldığını doğrulayan Alpman, "Ama söz konusu derginin yazdığı gibi o tanıyla değil.
Tanının ne olduğunu etik davranmak adına, hasta haklarına gösterdiğim saygı gereği söyleyemem. Testis kanseri teşhisi ve yorumu yanlış. Böyle bir teşhis yok" diye konuştu. Erdoğan ile ilgili yapılan işlemlerde en ufak bir hata ve yanlışlık bulunmadığını anlatan Alpman, "Tüm değerlendirmeler bilimsel olarak titizlikle yapıldı. Verilen karar kesinlikle doğru ve yasaldır. Konulan teşhisin kanserle alakası yok. Tanı konusunda hiçbir şey söylemek durumunda değilim, raporun hangi branşta verildiği konusunda da bir şey söylemeyeceğim" dedi. İddianın nasıl ortaya çıktığı konusunda bir bilgisinin olmadığını anlatan Alpman, Erdoğan'ın raporunu yazan doktor arkadaşına da güveninin tam olduğunu ve tüm işlemlerin yasaların emrettiği şekilde yapıldığını kaydetti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın büyük oğlu Ahmet Burak Erdoğan'ın "testis kanseri olduğu ve rapor alarak askere gitmediği" yönündeki iddialara, raporu veren Kasımpaşa Deniz Hastanesi'nin eski baştabibi emekli Tuğamiral Arif Vehbi Alpman cevap verdi. Alpman, "'Askerliğe elverişsizdir' raporu aldı, ama konulan teşhisin kanserle alakası yok" dedi.0

ERDOĞAN’IN BİR OĞLU ÇÜRÜK BİR OĞLU BEDELLİ ASKER
“Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” sözünü hemen hatırlayacaksınız. Tayyip Erdoğan, bölücü teröre kurban verdiğimiz şehitlerle ilgili haberlerin yoğunlaştığı günlerde sarf etmişti bu sözleri. Erdoğan’ın bu sözleri şehit cenazelerinde büyük tepkiye neden olmuştu. Şehit cenazelerinde “Tayyip oğlunu askere gönder” dövizleri açılmıştı.
İşte Tayyip Erdoğan şimdi küçük oğlunu askere gönderiyor. Ama bir farkla… Bedelli olarak. Büyük oğul Burak Erdoğan’ın da askerlik yapmamak için aldığı çürük raporuyla ilgili yoğun tartışmalar olmuştu.
“Askerlik yan gelip yatma yeri değil”.
Bu sözlerin sahibi, bu ülkenin Başbakanlık koltuğunda oturuyor. Peki çocukları ne yapıyor?
Recep Tayyip Erdoğan’ın küçük oğlu Bilal, aslanlar gibi askerlik yapacak! Burak Erdoğan, 5 bin Avro’ya vatan borcunu ödeyecek. Bir de üstüne 21 gün askerlik yapacak.
Bilal Erdoğan’ın vatani görevi 3 Temmuz’da başlıyor.
Erdoğan’ın diğer oğlu da aldığı bir raporla askerlik yapmamıştı.
Recep Tayyip Erdoğan’ın bir diğer oğlu da 1979 doğumlu Burak…
Burak 2000 yılında hastalığını bahane ederek çürük raporu aldı ve askere gitmedi. Burak Erdoğan’ın hastalığı ise testis kanseri olması. Ancak uzmanlar bu hastalığın askerlik görevini yapmasını engellemeyeceğini belirtiyor. Çünkü, asker adayının çürük raporu alabilmesi için iş görme gücünün yüzde 60’ını yitirmesi gerekiyor. Maşallah Burak sapasağlam… Fazlasıyla iş görüyor. Kamuoyu Burak’ı gemicikleriyle tanıyor…
Şehitlerimize “kelle” diyerek şehit ailelerinin açtığı davada 3 kuruşa mahkum olan Tayyip Erdoğan, anlaşılan şehit ailelerinin ‘Tayyip oğlunu askere gönder’ çağrılarını dikkate almış; küçük oğlunu bedelli de olsa askere gönderiyor.
ulusalkanal.com.tr
http://gizlibelge.wordpress.com/…/erdogan-familyasindan-bu…/radikal.com.tr

Bilal Erdoğan'ın 21 günlük askerliği başladı
Bilal Erdoğan'ın 21 günlük askerliği başladı
01/07/2009 00:00
Başbakan'ın oğlu Bilal Erdoğan, Burdur 58. Piyade Er Eğitim Alay Komutanlığı'na teslim oldu
BURDUR - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, vatani görevini yapacağı Burdur 58. Piyade Er Eğitim Alay Komutanlığı’na teslim oldu. Erdoğan’ı asker ocağına, AKP Burdur Milletvekili Bayram Özçelik ile aile dostları Mustafa Gündoğan getirdi.
Washington’da bankacı olarak çalışan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın küçük oğlu Bilal Erdoğan, 21 gün yapacağı döviz bedelli askerlik için Burdur’a geldi.
Bilal Erdoğan’a Burdur’a gelişinde bir koruma aracı eşlik etti. Erdoğan, araçtan inmeden önce son kez cep telefonu ile konuştu. Birliğine teslim olmadan önce basın mensuplarına açıklama yapan Bilal Erdoğan, "İşte biz de görevimizi yerine getireceğiz. Bildiğiniz gibi dövizli askerlik görevimizi yerine getirmek için buradayız. Çok teşekkür ediyorum" dedi.
Bu arada bir asker yakını Erdoğan’a asker cüzdanı hediye etti. Erdoğan, birçok asker yakını tarafından da sevgi ile karşılandı.
Erdoğan’ın askere geleceğini öğrenen basın mensuplarının üç gündür tuttuğu nöbet de sona ermiş oldu. Bilal Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu bedelli erlerin 10 Mayıs Cuma günü yemin etmesi bekleniyor. http://www.radikal.com.tr/turkiye/bilal-erdoganin-21-gunluk-askerligi-basladi-943123/
Erdoğan’ın Anne Tarafından Dedesi Sarıkamış Şehidi mi?
KAYIP SİCİL
Erdoğan’ın Çalınan Dosyası
Soner Yalçın©
Soner Yalçın, 2014
© Kırmızı Kedi Yayınevi, 201

Hadi diyelim, Başbakan Erdoğan’ın baba tarafı karışık, ya anne tarafı?
Recep  Tayyip  Erdoğan,  8  Ocak  2011’de  Sarıkamış  şehitleri  için  yapılan kardan  heykellerin  açılışını  gerçekleştirdikten  sonraki  konuşmasında  “Dedem Kemal Mutlu burada şehit düştü” dedi!
Büyük dedem, Rize Güneysulu Kemal  Mutlu,  burada, Sarıkamış’ta  şehit düşerek  Hakk’ın  rahmetiyle  kucaklaştı.  Derlerdi ki:  Tüfeğine sarılı olarak, donarak şehit olduğunu gördük ve adeta gözlerindeki soğuğun verdiği gözyaşları buz damlacıkları gibi, damlamış halde şehit olmuş.”
(9 Mayıs 2008, Sabah)
Kemal Mutlu, Erdoğan’ın annesi Tenzile tarafından büyük dedesi.
Şehit miydi?... Kaynaklara bakalım...
Milli Savunma Bakanlığı’nın Şehitlerimiz adlı beş ciltlik yayınında, Sarıkamış Şehitleri’nin yer aldığı 1. Dünya Savaşı kategorisinde 276 Rizeli şehidin ismi var. Sarıkamış Harekâtı’nda şehit olan Rizeliler arasında Kemal Mutlu” diye bir isim yok
Bu arada:
1914 yılının son günlerinde gerçekleşen Sarıkamış Harekâtı sırasında Soyadı Kanunu henüz çıkmamıştı. Yani, o yıllarda “Mutlu” diye bir soyadının olması mümkün değil. İlgili kanun tam 20 yıl sonra, 1934 yılında yürürlüğe girdi.
Karışık bir konu...
Kaynak; chromeextension://oemmndcbldboiebfnladdacbdfmadadm/http://www.okumedya.com/soner-yalcin-kayip-sicil.pdf

Erdoğan’ın Lise, Üniversite ve Askerlik Dönemleri ile Diploma Sorunsalı
turkiye.net - 8 Haziran, 2016
Bu yazı, çeşitli gazete, sosyal medya ve bloglarda yayımlanan yazılardan alıntıdır.
Yayımlandığı bazı ortamlarda Gökçe Fırat, bazılarında Turan Akıncı yazıları yazıyor.
Biz, bu önemli yazıyı sadece tarihe not düşmek ve arşivlemek amacıyla buraya alıyoruz.
Hiç bir şeyi ispat etmek veya suçlama niyetinde değiliz, sadece bu yazıdaki soruların kafamızı kurcalayan sorular olduğunu ve cevaplandırılması gerektiğini düşünüyoruz.
İşte o yazı:
___________________________________________________
Tayyip Erdoğan’ın diploması yine gündemde.
Yani olmayan diploması.
Diploma meselesinin önemi büyük.
Çünkü diploması yoksa, cumhurbaşkanlığı düşer, hatta düşmekle kalmaz, hiç cumhurbaşkanı olmamış kabul edilir.
Attığı her imza geçersiz olur, yaptığı tüm atamalar düşer, hatta onayladığı hükümet bile otomatikman düşer.
Dokunulmazlığı kalkar.
Silivri’yi boylar!
O kadar kritik bir konu yani.
İlkokul
İsterseniz Tayyip Erdoğan’ın eğitim hayatına daha yakından bir göz atalım.
26 Şubat 1954 doğumlu.
Kasımpaşa Piyale Paşa İlkokulu’nu 1965’te bitirmiş.
İlkokul Eylül ayında başlar. Yani 6 yaşında okula başlamış olsa 1960 yılının Eylül ayında ilkokula kayıt yaptırır.
1960-61, 1961-62, 1962-63, 1963-64, 1964-65 dönemlerinde okula devam eder.
Kayıpsız bir şekilde mezun olur.
Hiç belli etmiyor deseniz de demek ki ilkokul diploması var!
Ortaokul-Lise
1965’te ilkokulu bitirdikten sonra İstanbul İmam Hatip Lisesi’ne giriyor.
O yıllarda orta kısım 4 yıl, lise kısmı ise 3 yıl, toplamda 7 yıllık eğitim veriyor.
1965-66, 1966-67, 1967-68, 1968-69 dönemlerinde orta kısım 1969-1970, 1970-71, 1971-72 yıllarında lise kısmı.
Yani Tayyip Erdoğan’ın 1972 yılında İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden mezun olması gerekir.
Ama 1973’te mezun olmuş!
1 yıllık bir kayıp var, acaba Tayyip Erdoğan 1 yılı tekrar mı etti?
Yani sınıfta mı kaldı?
Lise yıllarında pek başarılı bir öğrenci olmadığını zaten arkadaşları da aktarıyor.
Süleyman Demirel’den Turgut Özal’a kadar, tüm devlet liderlerinin ilkokul karnelerine kadar, aldıkları tüm notları biliyoruz.
Öyle ki Osmanlı döneminde okuyan Mustafa Kemal’in bile okul sicilleri, karneleri, ders notları elimizde.
Ama Tayyip Erdoğan’ınki yok!
Neden?
Kasımpaşa Piyalepaşa İlkokulu veya İstanbul İmam Hatip Lisesi, böylesine önemli bir mezun verdiğine göre, o talebenin tüm sicil defterini, karnelerini, okul notlarını, çerçeveletip okul girişinde neden sergilemez?
Biz cumhurbaşkanımızın ortaokul veya lisede sınıfta kalıp kalmadığını bile bilemiyoruz!
Üniversiteye nasıl girdi?
Aslında bu lise son sınıf devresinin üzerinde durmak gerek.
Çünkü o iki yıl çok kritik.
12 Mart dönemi.
1971-73 arası.
Artık lisede reşit bir öğrenci.
1973’te İmam Hatip’ten mezun oluyor ama üniversiteye girme hakkı yok.
Çünkü o tarihlerde, İmam Hatip mezunları İlahiyat dışında bir bölüme giremiyorlar. Girmek isteyen olursa normal bir liseden diploma almak zorunda.
Tayyip Erdoğan da, çok dini bütün bir insan olduğu için İlahiyat’ta okumak istemiyor, Ticari İlimler okumak istiyor!
Bunun için de önünde bir yol var. Lise fark derslerini verip, bir diploma alıp, üniversiteye girebilir.
Ortaokul-lise döneminde 1 yıl sınıf kaybı olan Tayyip Erdoğan, 1973 Haziran’ında liseyi bitirip eve kapanır, ders çalışır ve Ekim ayında Eyüp Lisesi’nden diploma alır!
Sonra bu diplomayı alır ve Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nin yolunu tutup orada kayıt yaptırır.
Lise fark diploması neden yok!
1973 yılında Ekim ayında yine de üniversiteli sayılamaz.
Çünkü kayıt yaptırdığı yer üniversite değil Akademi’dir.
Bir tür Yüksek Okul ama üniversite değil!
1973’te kayıt yaptırırken Akademi’ye iki adet diploma sunmuş olması gerekir.
Birincisi, İstanbul İmam Hatip Lisesi diploması.
İkincisi, Eyüp Lisesi diploması.
Bildiğimiz kadarıyla İmam Hatip diploması var ama Eyüp Lisesi diploması yok!
Eyüp Lisesi, bu pırlanta öğrencisini mezunları arasında saymasına rağmen, diplomasını çerçeveletip okul girişine asmamış!
Kaldı ki Eyüp Lisesi’nde verdiği kaç fark dersi var, bu sınavlar ne zaman yapılmış, bu sınavlardan kaç almış, bu kayıtlar da ortada yok.
Eyüp Lisesi’ne ait öğrenci numarası ve sicil kaydı yine yok.
İnsan ister istemez meraklanıyor, nerede bu diploma?
Ya da var mı böyle bir diploma!?
Hadi diyelim Eyüp Lisesi bu kadar ihmalkar, Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nde her iki diplomanın da orijinali ya da noter onaylı bir sureti olmak zorunda.
Eğer Aksaray Akademisi sonradan Marmara Üniversitesi haline dönüştü ise, o zaman da Marmara Üniversitesi’nde, Tayyip Erdoğan’a ait bir pembe karton kapaklı sicil dosyası olmalı. Burada da bu diplomalar olmalı!
Ama yok!
Sahi nerede bu Eyüp Lisesi diploması?!
Üniversite yılları
Gelelim Akademi günlerine…
1973 yılında Akademi’ye girmiş.
Normal şartlar altında, 1976 yılında mezun olması gerekir. Çünkü okul 3 yıllık.
Ama mezuniyet tarihi 1981!
3 yıllık okulu 8 yılda bitirmek!
Hadi hakkını yemeyelim. Son yılı şubat döneminde bitirmiş, yani yarım sene eksiği var.
Ama sayalım:
1973-74, 1974-75, 1975-76, 1976-77, 1977-78, 1978-79, 1979-80, 1980-81.
Yine 7.5 yıl ediyor!
Burada hemen bir duralım ve 8 Aralık 2013 tarihine dönelim ve Başbakan Tayyip Erdoğan ne demiş okuyalım:
Üniversitelilere sınırsız af diye bir şey tanımıyoruz. Çünkü bu öğrenciler üniversiteleri terör alanına çevirdiler. Hazırlığımızı yapıyoruz, 6-7 yıl içinde bitirdin bitirdin. Bitiremedin güle güle?” dedi.
Bak sen şu Tayyip’e!
Sen 3 yıllık Akademi’yi 7.5 yılda bitir ama 4-5 yıllık üniversiteyi 6-7 yılda bitiremeyen öğrencileri okuldan şutla!..
3 yıllık okulda 7.5 yıl öğrencilik.
Lise döneminde 1 yıl kaybı olan bir öğrenci için, normal bir kayıp diyebilirdik belki.
Ama biliyoruz ki, Lise’de 1 yıl kaybeden Tayyip Erdoğan, 1973 yazından itibaren çok çalışkan bir öğrenci olmuştur ve fark derslerini bir çırpıda vermiştir!
Hadi diyelim tekrardan biraz tembelleşti.
Ya da rehavete kapıldı.
Ama 3 yıllık okulda, 7,5 yıl kayıt silmeden kimseyi tutmazlar!
Birinci ihtimal; kaydı silindi, diploması o yüzden yok!
İkinci ihtimal; kaydı silindi ama 1981’de afla geri döndü ve okulu bitirip diplomayı aldı.
Ama her iki halde de, kayıt silme belgesinin olması gerekir.
Nerede bu belge?
Afla döndü ise, başvuru belgesi nerede?
İki belge de yoksa, nerede bu öğrenci?
Arkadaşsız öğrencilik
Aslında bu da üzerinde çokça durulan bir konu.
Tayyip Erdoğan’ın üniversite arkadaşı hiç yok.
Onu tanıyan, bilen, gören, duyan kimse yok.
Düşünsenize, sizinle aynı sırada oturan, aynı sınıfınızdaki arkadaşınız, önce Büyükşehir Belediye Başkanı oluyor, sonra Başbakan ve şimdi de Cumhurbaşkanı.
Ama bir tane bile üniversite arkadaşı çıkmıyor.
Üstelik, İmam Hatip arkadaşları ile çok sıkı bağlarını onlarca yıl sürdüren vefalı bir arkadaştır Tayyip Erdoğan.
Ve yine tüm arkadaşlarını kollayan, iş veren biri.
Neden bir tane arkadaş çıkmaz şu Akademi’den?
İki kritik yıl: 1971-1981
İsterseniz Tayyip Erdoğan’ın lise ve üniversiteden mezun olduğu, ya da mezun gözüktüğü veya gösterildiği iki yıla odaklanalım.
1972’de bitirmesi gereken liseden 1973’te mezun oluyor.
Yıllar 1971 darbesi dönemi.
MİT’in İslami kesimler içine sızdığı yollar.
Mümtaz’er Türköne 5 Temmuz günü şu satırları yazdı:
“70’lerin başına ait bir hikâye. Üniversitede okurken polisler sebepsiz yere Siyasî Şube’ye alıyor; iyi polis-kötü polis muhabbeti ile korkutucu bir sorgudan geçiriliyor. En nihayetinde üçüncü bir kişi ‘bize çalışacaksın’ diye meseleyi bağlıyor. İslâmcı dostum, ‘Ben reddettim, ama çevremde aynı tezgâha düşüp teklifi kabul eden çok sayıda tanıdığım olduğunu anladım’ diye bitirdi hikâyeyi.”
Ertesi gün Ali Bulaç açıklama yaptı. O kişi benim ve olay doğrudur diye…
1970’lerin başı…
Liseyi bir yıl uzatan bir isim, kendi ifadesine göre İslamcı hareketin içinde yer alan bir isim Tayyip Erdoğan!
Acaba?
10 yıl ileriye gidelim ve 12 Mart’tan 12 Eylül darbesi dönemine gelelim.
1976’da bitirmesi gereken Akademi’yi 1981’de bitiriyor.
Tesadüf yine darbe dönemi.
Her iki darbe döneminde de, Tayyip Erdoğan’a kimse dokunmuyor.
Kendi ifadesi ile İslamcı gençliğin en önde gelen lideri olduğu halde.
12 Eylül’ün en önemli nedeni olarak gösterilen Konya mitinginin başında olduğu, İstiklal Marşı okunurken oturma eylemi yaptığı halde…
Diğer İslamcılar hapse atılırken, Tayyip Erdoğan’a üniversite diploması veriliyor!
MİT ajanı mı?
Aslında diplomalardaki tutarsızlıklar, başka bir şeyin göstergesi.
Akademi’ye nasıl girdi?
Neden hiç devam etmedi?
Neden ve nasıl diploma alabildi?
Bunun ülkemizde tek açıklaması olabilir:
Ya Emniyet ya da MİT elemanı ya da personeli olmak!
Tayyip Erdoğan’ın okul yıllarındaki karanlık, ancak MİT arşivine bakılarak aydınlatılabilir.
Sahte geçici mezuniyet belgesi
Gelelim işin sahtecilik kısmına.
Tayyip Erdoğan’ın elinde 1981 yılında aldığı geçici mezuniyet belgesi var.
Ama bu geçici mezuniyet belgesi
Mühürsüz,
Resimsiz,
İmza sahte.
Bir belgede üç ayrı kalpazanlık!
Mühürsüz mezuniyet belgesi asla olamaz.
Mühürsüz hiçbir devlet evrakı olamaz.
Mühür varsa devlet vardır, mühür yoksa devlet yoktur!
Kaldı ki Tayyip Erdoğan’la aynı yılda ve dönemde geçici mezuniyet belgesi alanların evrakında mühür de var, fotoğraf da var.
Üstelik imzalar farklı.
Tayyip Erdoğan’ın geçici mezuniyetindeki dekan Doç. Dr. Sinan Arıtan’ın imzası ile diğer geçici mezuniyet belgelerindeki dekan Doç. Dr. Sinan Arıtan’ın imzası farklı.
Belli ki Tayyip Erdoğan, askerliğini yedek subay olarak yapmak için bir sahte belge düzenlemiş.
Belki kendi isteğiyle belki de üstlerinin yönlendirmesiyle.
1982 yılının askerlik belgelerine bakılarak, Tayyip Erdoğan’ın nasıl yedek subay olabildiği araştırılabilir. Askerlik şubesindeki dosyasında neler var. Askeri birliğindeki dosyasında ne evraklar var.
Yedek subay kantinci?
Kaldı ki burada da bir başka sıkıntılı durum var.
Tayyip Erdoğan, kendi hayat hikayesini anlatırken askerliğini 1979 yılında yaptığını anlatıyor.
Ama askerlik kayıtları 1982’yi gösteriyor.
(Bu arada Soner Yalçın, Kayıp Sicil’de 1983 olarak belirtmiş)
Öyle garip bir durum ki, askerliğini 1979’da yaptığına dair gazete küpürleri ve bir de asker şapkalı bir resim var.
Hafıza yanılır.
Çünkü insan yanılır.
Ama bir insan askerliğini 1982’de yapıp da 1979’da yaptığını anlatamaz.
Basit bir nedeni var, 1980’de darbe oldu.
Tayyip hem 1979’da askerlik yaptığını iddia ediyor, hem de 1980’da darbede gözaltına alınıp Metris’e atıldığını.
Herkes Metris yalanına gülüyor, bir caka satma olayı diye.
Ama daha vahimi, Tayyip, Metris kurulduğunda Metris’i kuran ordunun yedek subayı!
Üstelik bunu da karıştırıyor.
Burada hemen askerlik parantezi de açalım derim.
Tayyip’in askerlikle ilgili de bir fotosu ve arkadaşı yok!
Tıpkı üniversite gibi.
Kantinci olduğunu söylüyor ama sadece tek başına çekilmiş bir fotosu var.
Bu arada Ergün Poyraz’ın yayınladığı askerlik belgesinde kantin subayı değil takım komutanı gözüküyor.
Yoksa diyorum, bu belge de mi sahte?
Garip değil mi?
Hem hayalet öğrenci…
Hem hayalet asker…
Bu işte sizce bir MİT yeniği yok mu?
Tayyip Erdoğan’ın askerlik fotosu olmadığı için şüpheler oluşunca, Rize Müftüsü Yusuf Doğan bir foto yayınladı Tayyip Erdoğan’ın da olduğu.
Ama Yusuf Doğan askerliğini 1983’te Kıbrıs’ta yapmıştı!
Her yalanı kapatmak için başka bir yalan çıkıyordu piyasaya.
Sahte diploma
Aslında üniversiteden diploma almanız şart değildir. Geçici mezuniyet belgesi ile de pek çok işleminizi yapabilirsiniz.
Prosedür şöyledir.
Okuldan mezun olduğunuz an, üniversite size bir geçici mezuniyet belgesi verir. Ama hemen akabinde diploma da hazır olur ve diplomalar arşivinde saklanılır.
Siz okula gittiğinizde öğrenci işlerine gider ve ben diplomamı almamıştım dersiniz, arşivden çıkartıp verirler.
Yani zaten hazır olan diploma size verilir, yeniden bir diploma düzenlenmez!
Tabi verirlerken imzanızı alırlar, teslim tesellüm belgesi ile.
Tayyip Erdoğan, 1981’de mezun olduğunda Akademi mevcut.
O yıl içinde mutlaka diploma hazırlanmış olmalı.
1982 yılında Akademi Marmara Üniversitesi’ne bağlandı ise, bu diploma, arşivle birlikte Marmara Üniversitesi arşivine devredilmiş olmalı.
Yani Tayyip Erdoğan’ın elinde, üzerinde Marmara Üniversitesi yazmayan bir diploma mutlaka olmalı!
Ama yok!
Marmara Üniversitesi, eski diplomaları imha edemez. Saklamak zorundadır. Ama bir imha kararı alınacaksa, bu da üniversite karar defterinde yazılı olmalı.
Kararsız imha olamaz.
Ama böyle bir karar da yok!
Diploma ihtiyacı
Aslında Tayyip Erdoğan’ın bir diplomaya da ihtiyacı yok ki.
Bir dönem muhasebecilik yapıyor, sonra particilik. Ondan diploma isteyecek kimse yok. Zaten 1981’de mezun olan Tayyip Erdoğan, 1994 yılına kadar okula uğramıyor ve diploma da almıyor.
1994 yılanda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday oluyor.
İşte o tarihte diploma gerekiyor.
Ya da kendisi öyle hissediyor.
YSK’ya bir diploma veriyor.
Dikkat edin tarih 1994!
Peki bu diploma nerede?
Evet bu diploma ortalıkta yok!
İki diploma ikisi de sahte
Ama Ergün Poyraz bu diplomayı yayınladı.
Ne zaman?
Tam da cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında.
26 Eylül 2015’te Oda TV haber sitesinde.
Ama bu tarihte başka bir şey daha olmuştu, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olunca, Yusuf Halaçoğlu, Tayyip Erdoğan’ın 4 yıllık üniversite mezunu olmadığını, bu nedenle aday olamayacağını açıklamıştı.
Peki ne oldu?
Bunun üzerine Marmara Üniversitesi hemen Tayyip Erdoğan’a bir diploma düzenleyip verdi.
Artık diploması vardı!
Ama büyük bir hata yapmışlardı. Verdikleri yeni diploma ile 1994’te Tayyip Erdoğan’ın YSK’ya sunduğu diploma farklıydı!
Yani iki diploması vardı artık Tayyip Erdoğan’ın ve ikisi de birbirinden farklıydı.
İki sahte diploma!
Kim sahtekar?
Marmara Üniversitesi’nin bir kabahati yoktu aslında.
Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması gerekiyordu ama diploması yoktu.
Mecbur bir diploma vereceklerdi.
Yoksa hapsi boylarlardı.
Onlar da kendilerince bir diploma hazırladılar.
Ve tam da o dönemde İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Mahkemesi, Marmara Üniversitesi’nin diploma erişim linkine erişimi yasakladı.
Bir haltlar karıştırıyorlardı ve bu ortaya çıksın istemezlerdi.
Sadece bu karar bile, ortada bir kalpazanlığın olduğunun kanıtıdır.
Erişim engellendi, üniversite rektörlüğü sahte diplomayı üretti ve açıkladı.
Ama üniversitenin Tayyip’in daha önce bir diploma aldığından (ya da kendisinin hazırladığından) haberi yoktu ve şimdi iki diploma birbirini tutmuyordu.
Sıkıntı şuradaydı, üniversite bir kişiye 1994’te diploma verdi ise, bunu bilirdi.
Belli ki Tayyip Erdoğan, bu diplomayı üniversiteden almamış kendisi hazırlamıştı, o nedenle üniversitede kaydı da yoktu.
Eğer üniversiteden alınmış olsaydı, bu kaydı gören üniversite Tayyip Erdoğan’ı uyarır, siz zaten daha önce bir diploma almışsınız derdi.
Gerçekten de aldığınız diplomayı kaybedebilirsiniz, çaldırabilirsiniz vb. Böylesi durumlarda bir kayıp ilanı çıkartır, o ilanla başvurur, o kayıp ilanı üzerine üniversite size yeni bir diploma verir.
Ama işte bu prosedür de uygulanmamıştı.
Biri Tayyip Erdoğan’ın hazırladığı,
Diğeri Marmara Üniversitesi’nin hazırladığı iki ayrı diploması olan
Ve ikisi de sahte olan bir cumhurbaşkanımız var.
Ne kadar övünsek azdır.
Marmara’nın sahte diploması
Marmara Üniversitesi’nin yeni hazırladığı diploma da baştan aşağı sahteydi.
Nasıl mı?
Diplomada 1981 Şubat mezunu yazıyor. Ama üniversitelerde Şubat diye bir dönem yoktur. Güz dönemi ya da yaz dönemi yazması gerekir.
Üniversitenin altında dekan olarak Prof. Dr. Ömer Faruk Batırel ismi ve imzası var. Ama o Ömer Faruk Batırel o dönemde ne dekan ne de profösör.
Geçici mezuniyet belgesindeki öğrenci numarası ile diplomadaki öğrenci numarası da birbirini tutmuyor üstelik!
Ve bir üniversite böyle abuk sabuk bir diploma düzenler mi?
Bu sahte diploma üzerine yazılar çıkmaya başlayınca, AKP’nin internet trolleri bir belge yaymaya başladılar internet üzerinde.
İngiltere’den Principal Forensic Service adlı bir adli kuruluştan, Anthony Stockton’un diplomayı incelediği ve doğruluğunu onayladığı iddia ediliyordu.
Sonra Nokta dergisi uzmana ulaştı, uzman çok şaşırdı, ne böyle bir belge incelemişti ne de böyle bir rapor vermişti.
Yani sahte diplomanın sahte olmadığını ispatlamak için sahte bir rapor düzenlemişlerdi.
Eee reislerine özenmişlerdi doğal olarak.
Diplomasız başkanlık
Diyelim ki üniversite diploması sahte.
Kim ne yapabilir ki mi diyorsunuz…
Yanılırsınız.
Hukuk sistemi, bir anda ters bir hamle yapabilir.
İşte o zaman Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığı mevkiini yitirebilir.
Zaten o da bu riski görüyor, o nedenle Başkanlık sistemini istiyor.
Başkan olursa, Başkanlık yeter şartı olarak üniversite mezunu olmak aranmayacak.
Zaten 2007’den itibaren yaptıkları Anayasa taslaklarında cumhurbaşkanının ilkokul mezunu olması yeterliydi!
Tabii Tayyip Erdoğan yerine Abdullah Gül cumhurbaşkanı oldu ve o Anayasa değişikliğine gidilmedi.
Bu arada da sahte diploma ile Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı oldu, üstelik Anayasa değişikliği de yapılmamıştı.
İşte o nedenle üniversiteye erişim engeli kondu.
Diploma sahte dedi ölü bulundu
Ama bu dönemde sadece erişim yasağı konmadı, bir de şüpheli bir ölüm gerçekleşti.
Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklayınca, onunla aynı dönemde Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nde okuyan muhasebeci Ömer Başoğlu, “Recep Bey’in Diploma Kalpazanlığı” başlıklı bir video hazırladı ve facebook sayfasından paylaştı.
Sonra olanlar oldu.
Video ortadan kaybedildi.
Banka hesabına bile bloke konuldu.
Ve birgün Ömer Başoğlu evinde ölü bulundu.
Kimilerine göre zaten ölümcül hastalığı vardı ama zamanlaması pek manidardı.
Diploma kaydı yok!
Son olarak, Ankara’da görülen dava haber olunca, Oda TV muhabiri bir uyanıklık yaparak yeni bir haber yaptı.
Marmara Üniversitesinin diploma sorgulama bölümü vardı.
Link üzerinden ister isim yazarak, ister TC kimlik numarası ve okul numarası ile, diplomanız var mı yok mu sorgulayabiliyordunuz.
Muhabir Tayyip Erdoğan için arama yaptı, diploma kaydı yoktu!
Ne olur olmaz diye, bu defa videoya da kaydetti.
Bu haber üzerine 29 Mayıs tarihinde ben de aynı aratmayı yaptım, Tayyip Erdoğan’ın diploma kaydı yoktu.
Attığımız twitlerle olayı duyurunca, sahte diploma Türkiye’nin en çok konuşulan olayı haline geldi.
Ve bunun üzerine Marmara Üniversitesi, sorgu bölümünü değiştirdi.
Artık Tayyip Erdoğan’ın diploma kaydı var!
Sahte diplomaya dava açmıyor!
Kısacası olay basit bir sahtecilik değil.
Organize ve ısrarlı bir sahtecilik sürüyor.
Ve her şeye dava açan Tayyip Erdoğan, bu sahtecilik iddialarına dava açmıyor.
Şimdiye kadar bana 7 dava açmıştı, diploma ile ilgili yazama dava açmadı.
Ergün Poyraz’ın iddialarına da dava açmadı, Yalçın Küçük’e de Yusuf Halaçoğlu’na da…
Garip bir durum değil mi?
________________________________________
Tayyip Erdoğan’ın diploması sahte mi değil mi? Nasıl anlaşılır?
İlkokula kayıt olursunuz. Kayıt olduğunuz andan itibaren size bir ilkokul numarası verilir. Bu sizin ilkokul “kimlik” ya da “sicil” numaranızdır.
İlkokul’da her yılsonu bir karne alırsınız. Bu karneler size verilir ama okul kütüğünde tüm karneler sizin sicil defterinize kaydedilir. Bu defterler atılmaz, saklanır.
İlkokulu bitirirken size bir diploma verilir. Diploma verildiği andan itibaren mezun olursunuz.
Bir işe başvuracak olursanız eğer, o diplomayı, aslını ya da fotokopisini, ya da noter onaylı bir suretini işyerinize sunarsınız.
Eğer orta eğitime devam edecekseniz bu diplomanın aslını gireceğiniz ortaokula teslim edersiniz.
Ortaokulda da aynı prosedür devam eder. Yeni bir numaranız, yeni bir sicil kaydınız olur. Ortaokuldan mezun olurken de yine bir diploma alırsınız.
Sonra lise hayatı başlar, liseye girerken bu defa ortaokul diplomanızı liseye teslim edersiniz. Yeni bir numara ve yeni bir sicil defteri.
Liseyi bitirirken de yine bir diplomanız olur. Üniversiteye girerken de o diplomayı teslim edersiniz.
O halde üniversiteye girerken mutlaka ve mutlaka bir diploma teslim etmeniz gerekir. Bu teslim edilen diplomayı üniversite saklar.
Üniversiteyi bitirirken üniversite size bir diploma verir.
Peki üniversite mezununun elinde ne kalmıştır.
Sadece bir üniversite diploması.
Peki lise diploması.
O hâlâ üniversite arşivindedir ve saklanır.
Marmara Üniversitesi’nin diploma belgesi sunması yeterli değildir.
Tayyip Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Diploması ve Eyüp Lisesi diploması şu anda Marmara Üniversitesi’ndedir. Üniversite acilen bunları da kamuoyuna sunmak zorundadır.
Yani orijinallerini.
Karbon testine sokalım görelim…
Ha tabi varsa böyle bir diploma.
Peki bu yeterli mi?
Elbette değil.
Tayyip Erdoğan’a ait tüm okul kayıtlarını da çıkartmak zorundalar.
Hangi dersleri almış, hangi dersten kaç puan almış bilelim.
Ama:
Lise diploması yoksa
Ders geçme belgeleri yoksa…
Diploma da yok sayılır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın diplomasını noterde şoför onaylatmış
Fotokopiyi notere gerçeğini göstermeden "aslı gibidir" şeklinde tasdik ettiren Hasan Tükenmez’in, Erdoğan’ın özel kalem müdürü Hasan Doğan’ın şoförü olduğu öğrenildi
14 Haziran 2019 09:30
Türkiye Noterler Birliği’nin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın fotokopi diplomasını “aslı gibidir” şeklinde onaylayan noter kâtibine soruşturma açmayan notere verdiği uyarı cezası sonrasında yeni ayrıntılar ortaya çıktı. Buna göre fotokopiyi notere gerçeğini göstermeden "aslı gibidir" şeklinde tasdik ettiren Hasan Tükenmez’in Erdoğan’ın özel kalem müdürü Hasan Doğan’ın şoförü olduğu öğrenildi. Şoförün vekâletname olmadan bu işlemi gerçekleştirebilmesi soru işaretlerine neden oldu. 
"Hatırlamıyorum"
Cumhuriyet'ten Alican Uludağ'ın haberine göre Noter kâtibi, fotokopiyi “aslı gibidir” şeklinde onayladıktan sonra arkasında Tükenmez’in adı ve soyadını da yazdı. Telefonla ulaşılan Tükenmez, Başbakanlık’ta çalışırken kaza geçirdiğini, geçmişine ilişkin birçok şeyi hatırlamadığını, diplomanın noterde onaylatılmasıyla ilgili süreci de hiç hatırlamadığını kaydetti.
Ne olmuştu?
İstanbul 15. Noterliği’nin diplomanın aslını görmeden fotokopisini “aslı gibidir” şeklinde tasdik etmesi, YSK’nın de yanılmasına neden oldu. 10 Ağustos 2014’te yapılan seçim sonrasında Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasından iki yıl sonra Avukat Ömer Faruk Eminağaoğlu, YSK’ya başvurarak diplomanın sahte olduğunu iddia etmişti. YSK 14 Haziran 2016’da verdiği kararda, itirazı reddetti. Ret kararına, diplomanın İstanbul 15. Noteri’nce 27 Haziran 2014 tarihli “Dairemizce onaylanması istenilen işbu fotokopinin ilgilisi tarafından gösterilen ve iade edilen aslına uygun olduğu ve 2 örnek verildiğini onaylarım” şeklinde onaylanması gerekçe gösterildi.
Noter onaylı diploma örneğinin sahteliğinin ancak mahkeme kararı veya aynı kuvvette bir başka belge ile ispatlanabileceği anlatılan kararda, seçim kurullarının delil araştırma ve toplama görevi bulunmadığı öne sürüldü. Oysa YSK, 31 Mart yerel seçimlerine AKP’nin yaptığı itiraz üzerine İstanbul’da delil araştırmasına gitmişti.


AB YOLUNDA  EŞCİNSELLİK VE DEVLET
A.B Ilga örgütünün LGTBİ dayatması
Dini yazıları yazma nedenim aşağıda linklerini verdiğim haber yazılarıdır.Bu bölüme "devletin" yani hükümetin tutumunu aldım.Haber linklerini okuduktan sonra başlıkla ilgili konuya geçebilirsiniz.
AB’a uyum hızlı başladı… Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Gay ve Lezbiyen derneği tüzüğünü ahlaka aykırı bulmadı(!)
Peşinen kanunlara konmuş
Başsavcı kararında, 5253 Sayılı Dernekler Kanunu’nun, AB Siyasi Kriterleri, Katılım Ortaklığı Belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve taraf olunan uluslararası insan hakları sözleşmeleri dikkate alınarak hazırlandığı belirtildi.
Kararda, 5253 Sayılı Dernekler Kanunu’nun, AB siyasi kriterleri, Katılım Ortaklığı Belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve taraf olunan uluslararası insan hakları sözleşmeleri dikkate alınarak hazırlandığı belirtildi.
Yasanın temel felsefesinin derneğin özeline girmemek, resmi makamların veya kamuoyunun gözetiminden uzak serbestçe etkinlikte bulunmasını sağlamak olduğu anlatılan kararda, ”Yasa, devletin derneklere karşı baskıcı değil, kollayıcı tavrını göstermesi usulüne göre yapılandırıldı” denildi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, KAOS Gay ve Lezbiyen Kültürel Araştırma ve Dayanışma Derneği’nin adında ve tüzüğünde ahlaka aykırı bir durum bulunmadığı gerekçesiyle, derneğe kapatma davası açılmasına yer olmadığına karar verdi.
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde kurulan gay-lezbiyen öğrenci kulübü, Türkiye’de bir ilke imza attı. 15 öğrenci tarafından bir ay önce kurulan ve üniversitede paneller düzenleyecek olan kulübün üyeleri “Heteroseksüeller de bize destek oluyor” dedi.
Bilgi Gökkuşağı Lezbiyen - Gay - Biseksüel - Transseksüel - Travesti Kulübü’nün kurucuları “Darısı diğer üniversitelerin başına” diyor.
BİLGİ ÜNİVERSİTESİ
İzin vermememiz insan hakları ihlali olurdu;
Bilgi Üniversitesi Öğrenci Dekanı Yrd. Doç. Dr. Halit Kakınç, "Türk toplum yapısına ters düştüğü için 10-15 kadar veli tepki gösterdi. Biz liberal bir bakış açısıyla kulübün açılmasına izin verdik. Onları yok saymamız ve kulübün kurulmasına izin vermememiz, insan hakları ihlali olurdu. İyi bir yaklaşımda bulunduğumuzu düşünüyoruz. İnsan hak ve tercihlerine saygılı bir üniversiteyiz" dedi.
 “
http://www.genckolik.net/egitim-ogretim/47707-universitede-escinsel-kulubu-krizi.html

Üniversitelerde bilimsel görünümlü sinsi faaliyetler 3
Amaçları gençlerin ahlâkını bozmak
Türk gençliğini yüceltecek, ulusal ve kültürel değerlerine, tarihine sahip çıkmasını sağlayacak Gençlik Kulüpleri yerine, ahlaki değerleri yozlaştıran bir eşcinseller kulübü kurmak bir üniversiteye ne kazandırır ki? Bilimsel özgürlük adı altında düzenledikleri faaliyetlerle sık sık tartışılan üniversiteler arasında yer alan İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki ilk eşcinsel öğrenci kulübü, veliler ve eğitim camiasının da sert tepkisine neden oldu.
Bu icraatlara kim evet diyebilir?

AKP iktidarının, son altı yılda, Avrupa Birliği’nin istek ve destekleriyle gerçekleştirdiği ve yapılmasına izin verdiği şu icraatları normal karşılayabilmek ve tasvip edebilmek mümkün müdür:

• DOMUZ ETİ SERBEST BIRAKILDI: AB’nin isteği üzerine Türk Gıda Kodeksi Tebliği’ni değiştirerek domuzu kasaplık et kapsamına alan hükümet şimdi de, Cumhuriyet tarihinde ilk kez üretimini teşvik etmek için domuz yetiştirecek olanlara kredi verecek.
Tebliğ Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. (Milli Gazete, 26.12.2006-http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/4716801_p.asp)
• ZİNAYI SERBEST BIRAKAN YASA ÇIKARILDI: “Zina suç olmaktan çıkarıldı.” (2004)
• SULTANAHMET CAMİİNDE EROTİK FİLM: İspanyol filmciler, ilgili yarlerden izin alarak Sultanahmet Camii'nde Türkiye aleyhtarı ve ahlaksız konulu bir film çektiler. “La Faison Turka” isimli filmde Türk insanı film boyunca aşağılanıyor. Filmde Türkler, camide sevişen, sevgilisini, sevdiklerini başka insanlara çıkar için peşkeş çeken insanlar olarak anlatılıyor. Türk oyuncuların da yer aldığı İspanyol filmde İstanbul'da camide sevişme sahnesi çekildi.

• OKULLARDA EŞCİNSELİK DERSİ: TAP Vakfı'nın hazırladığı cinsellik derslerine program öncesinde katılarak bir rapor yazan rehber öğretmenler, konuların öğrencilerin psikolojisini bozacağını vurguladılar. Programda homoseksüelliğin ve lezbiyenliğin normal bir yönelim olarak anlatıldığını naklettiler. (16 Mart 2007, Zaman Gazetesi)
• EŞCİNSEL OTELİNE İZİN VERİLDİ: Türkiye’nin ilk eşcinsel oteli açıldı. (31.05.2007 – Posta)
• EŞCİNSEL FESTİVALİNE İZİN: AKP’den bir ilk: Gay ve Lezbiyen Filmleri Festivali’ne onay verildi. (27.09.2004 –Vakit) “Outistanbul 1. Uluslararası İstanbul Gay ve Lezbiyen Filmleri Festivali”
• DÜNYA BANKASI’NDAN EŞCİNSEL HİBELERİ: Dünya Bankası'ndan geçen yıl (2006) aldığı hibeyle ebeveynler için eşcinsellik konusunda broşür hazırlayan Kaos Gay ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği (Kaos GL) 2007 yılında da aynı kurumdan 5 bin 143 dolar dolar aldı. http://www.milliyet.com/2007/05/13/ekonomi/eko06.html
• KUMARDA ULUSLAR ARASI SERBESTİ GETİRİLDİ: 2 Mart 2008 tarihinde resmi gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile kumarda uluslar arası bir serbesti getirildi. (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7534)



• KİMLİKLERDE DİN OPERASYONU: AB’den nüfus kimliklerinde “din hanesi” kaldırılsın dayatması karşılığında değişiklik yapıldı. TBMM'ye sevk edilen Nüfus Hizmetleri Yasa Tasarısı'na göre, anne ve babanın istemi üzerine çocuklarının nüfus cüzdanlarındaki din hanesi boş bırakılabilecek. Çocuk 18 yaşına geldiğinde, kimliğindeki din hanesini mahkeme kararı olmaksızın, dilekçe vererek değiştirebilecek... (Birgün Gazetesi, 27.02.2006)
• EZAN SESLERİ KISILDI: Ezan Sesinin kısılması konusunda genelge yayınlandı (
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6767
• OKUL ÇEVRESİNDE İÇKİ SERBEST BIRAKILDI: Umuma açık içkili yerlerin okullara uzaklığını 200 metreden 100 metreye indirdi. Turizmi teşvik kapsamında olan yerlerde ise mesafe şartı aranmayacak. (4.4.2004 – Türkiye)
• APARTMAN KİLİSELERİ YASASI: 4928 No.lu ve 15.07.2003 tarihli kanunla apartmanlarda kilise açılması resmen serbest hale getirildi. (25173 sayılı Resmi Gazete-Yayın tarihi:19 Temmuz 2003 Cumartesi)
• CAMİLERDEN SU-ELEKTRİK PARASI: Camilerden elektrik ve su parası alınmaya başlandı. (Oysa kiliseler bu parayı ödemiyor) İlginç olan, önceki hükümetlerin çekindiği bu uygulamaya AKP’nin 2005 yılında başlaması.
• OKULLARDA İSLAMİ KAVRAMLAR YASAKLANDI: Okullara gönderilen genelge ile bazı İslâmî kavramların ve terimlerin kullanılması yasaklandı. Bu kelimeler şunlar: Cemaat, cihad, fetva, halife, hicret, imam, imamet, kafir, medrese, mücahid, mümin, münafık, şehadet, şehit, şeriat, şirk, tağut, tebliğ, tekke, tevhid… Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı’nı söz konusu genelgeyi göndermekle görevlendirdi. (http://arsiv.sabah.com.tr/2005/01/13/gnd106.html)
• DİN DERSİ KİTAPLARINDA HIRİSTİYANLIK: Milli Eğitim Bakanlığında AB’nin etkisiyle Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarında değişiklikler yapıldı. Örneğin: İlköğretim 6. Sınıf Din Dersi kitabında “Kutsal Kitaplar” konusu işlenirken, Kur’an-ı Kerim’le birlikte Tevrat ve İncil de yan yana aynı resim karesinde gösteriliyor, aynı değerde ve aynı önemde tanıtılıyor. Kur’an’dan örnekler verilirken, Tevrat ve İncil’den de cümleler sıralanıyor. (1) Bu durumda çocuklar, söz  konusu kitapları Kur’an-ı Kerim gibi güvenilir ve inanılır olarak algılamış oluyorlar. Aynı kitapta ders düzeninde Tevrat ve İncil’le ilgili olarak şöyle değerlendirme yapılıyor: “Müslüman bir kimse kutsal kitapların Allah tarafından gönderildiğine ve onlarda yer alan bilgilerin doğru olduğuna inanır. Bu, İslam dininin başta gelen esaslarındandır.”
 “
http://gizligercek.com/haber/727/striptiz-kulubu-yapilan-camilerimiz.html

Keykubat
Papazlar ve eşcinsellik; http://www.nuriyeakman.net/node/1110
Türkiye'nin tanıtımı eşcinsellere verildi;"http://www.hurriyet.com.tr/dunya/10887873.asp?gid=229"

AKP, ABD ve İsrail projesidir, proje bitene kadar AKP iktidarda kalacak...!
AKP, ABD ve İsrail projesi...!
Dilipak, AKP Amerika, İsrail PROJESİDİR.

AKP ve Erdoğan'ın, parti kurma çalışmalarına girişmeden kurduğu uluslararası ilişkiler yeniden sorgulanıyor. İşte Erdoğan ve arkadaşlarının 1990'lı yıllarda ABD ve İsrail destekli olarak bu yola nasıl çıktığının izleri.
 AKP'nin Batı’nın destek, teşvik ve bu ülkelere verilen bir dizi taahhütle kurulduğu yolunda bugüne kadar pek çok haber yayınlandı. 

Üstelik bu iddialar, bugün ortaya atılmadı. Daha partinin kuruluşundan itibaren bu iddialar dillendirildi. Gündeme getirenler de eski yol arkadaşları idi. Yani içinden çıkıp geldiği Milli Görüş hareketinin lider ve temsilcileri...

Ancak bu kez farklı bir şey oldu. Ünal Tanık’ın Rotahaber’de 16 Aralık’ta yayınlanan “Çamlıca’daki o villada anlatılanlar” başlıklı yazısı ile yazar Abdurrahman Dilipak’ın anlattığı bilgilerle su yüzüne çıkan ilişkiler yumağı, dalga dalga bir etkiye sebep oldu. Bu iddialar ilk kez duyuluyormuş gibi kamuoyunda yankılandı.

İşte AKP'nin kuruluşu böyle oldu. 

Dilipak’ın, Merkez Parti Genel Başkanı Abdurrahim Karslı’nın evinde anlattıklarının özeti şu idi:

Batılı ülkeler, 1990’lı yılların başlarından itibaren Türkiye’ye sıklıkla gidip gelmeye başladılar ve siyasal İslamcı gruplarla, bir takım taahhütler karşılığında yol arkadaşlığı yapmak istediler.

Bu teklif başta, Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan ve ardından BBP lideri merhum Muhsin Yazıcıoğlu’na yapıldı. Her iki ismin yapılan teklifi reddetmesi üzerine arayışa giren ABD, İngiltere ve İsrail temsilcileri, aynı teklifi bu kezTayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’e yaptılar.

Her iki isim aldıkları taahhüt karşılığında desteklendi ve AKP kurularak iktidar yolu açıldı.


ABROMOWİTZ, BEYOĞLU İLÇE BAŞKANI İKEN KEŞFETTİ
Tayyip Erdoğan ismi, Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı olduğu dönemde gündemlerine girdi. Daha o yıllarda Amerikan Büyükelçisi olarak görev yapan Morton Abromowitz’in dikkatini çekmişti. Karşısında, insanlarla kurduğu ilişki, hitabeti ve cesur ifadeleriyle göz dolduran bir lider adayı vardı.

Erdoğan ile Abromowitz’in ilk ilişkisine ilişkin bilgiler, halen TRT Haber’in başında bulunan Nasuhi Güngör’ün 2001’de yazdığı “Yenilikçi Hareket” isimli kitabında yer alıyor. İki isim arasındaki ilk ilişki, gazeteci Ruşen Çakır’ın arabuluculuğu ile Kasımpaşa’da gerçekleşti. Erdoğan ismi, o tarihten itibaren hep Batılı siyasetçilerin gündeminde oldu.


RUŞEN ÇAKIR 13 YILDIR YALANLAMADIĞI KİTABI HABERİMİZ ÇIKINCA YALANLADI
Ruşen Çakır, haberimizde kaynak olarak gösterdiğimiz Nasuhi Güngör’ün 2001’de yazdığı “Yenilikçi Hareket” isimli kitabında yer alan bilgiyi haberimizin yayınlanmasından sonra yalanladı. Ancak Ruşen Çakır'ın 13 yıl boyunca yalanlamadığı bu bilgiyi konu bugün tekrar gündeme gelip konjoktür değiştiğinde yalanlaması dikkat çekti.

Diyarbakır ABD'nin dediği gibi, BOP Projesinin yıldızı olabilir.
Aslında, Batılıların
Benzer iddiaları Ergun Poyraz da 'Takunyalı Fuhler' isimli kitabında ortaya atmıştı.

Ancak Ruşen Çakır, 2010 yılında kaleme aldığı yazısında bu iddiaları direk yalanlamak yerine; "Ergun Poyraz son kitabı “Takunyalı Führer”de de hakkımda atıp tuttuğunu duydum ve şaşırmadım. Bunun dışında Adnan Hoca (Oktar) grubu ile daha sonra Bağımsız Türkiye Partisi’ni kuracak olan Haydar Baş ve çevresi de beni yıldırmak için epey uğraşmışlardı. Tamamen bağımsız ve olabildiğince objektif bir şekilde, sadece vicdanımı dinleyerek gazetecilik yapmaya çalıştığım için maruz kaldığım bu saldırılar yüzünden onurumun çiğnenmiş olduğunu asla düşünmedim. Hatta tam tersine, başıma gelenlerden onur duydum. Bugün de aynı durum söz konusudur." ifadesini kullanmıştı.

RP İstanbul İl Başkanı iken ABD, İngiltere ve İsrail temsilcileri ile şimdilerde gündeme gelen görüşme ve taahhütler tamamlandı. İddiaya göre, Erdoğan, 29 Mart 1994’de yapılan yerel seçimlere bu destekle girdi. 

Bu seçimlerde, daha sonra yapılacak 2002 seçimlerinde olduğu gibi oyların, partiler arasında dağıtılması sağlandı ve Erdoğan’ın küçük bir farkla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesinin önü açıldı. (RP: 25.6, ANAP: 24.6, SHP: 17.5, DSP: 14.1, DYP: 12.5)

Muhsin Yazıcıoğlu, arkamda mafya, çeteler olmadı. 


İBB BAŞKANI OLUNCA KURUMSAL İLİŞKİLER KURULDU
Erdoğan, Belediye Başkanı olduktan sonra ilişkiler daha kurumsal bir şekilde yürütüldü. 14 Ekim 1996’da Erdoğan’ı başkanlık makamında ziyaret eden Abromowitz, Erdoğan’a, “Siz Türkiye’nin geleceği için çok önemlisiniz” dedi. Erdoğan da, Abromowitz’in olumlu ve sıcak bir mesaj getirdiğini söyledi.

Bu samimiyetin nereden geldiğini bilmeyen gazeteler bu görüşmeye ilişkin haberi, “Erdoğan’a ilginç ziyaretçi”olarak verdi.
Görüşmenin perde arkasını ise bir dönem Yeni Şafak gazetesinin haber müdürlüğü görevini de yapan “Yenilikçi Hareket” kitabının yazarı Nasuhi Güngör, şöyle anlatıyor:

“Türkiye’nin geleceği için Tayyip Erdoğan’ı çok önemli gören Abromowitz, gittiği her ülkeden kovulan bir isimdi. Abromowitz, Amerika’mn eski Ankara Büyükelçisi sıfatına ek olarak, sık sık MOSSAD ajanı suçlamalarıyla karşı karşıya kalmış ırk bilinci yüksek bir Amerikan Yahudisi olma özelliğini de taşıyordu. ABD Dişişleri İstihbarat ve Araştırma Müsteşar yardımcılığı görevlerinde de bulunan Abromowitz, Amerikan istihbarat örgütleri arasındaki koordinasyonu sağlamakla görevliydi.”

Refah-Yol iktidarının 28 Şubat fırtınası ile yıkılıp gitmesinden sonra, Türkiye hem ekonomik anlamda hem de siyasi anlamda bir dizi kargaşa yaşadı. Bu sırada Erdoğan, “Akbil yolsuzluğu davası” gibi kapsamlı suçlamaların bulunduğu dosyalar varken, okuduğu bir şiir bahane edilerek cezaevine gönderildi.


Savaş Süzal'ın, AKP'nin kuruluşu hakkındaki görüşleri. 

GÜNERİ CIVAOĞLU, NİÇİN HAYAL KIRIKLIĞI YAŞADI?
O dönemin en etkin iki üç gazetecisinden biri olan Güneri Cıvaoğlu, Erdoğan’ın ABD, İngiltere ve İsrail ile girdiği angajmanları bilen biri idi. O zamana kadar koparılan fırtınaları “Erdoğan’ı cilalama” olarak gören Cıvaoğlu, 10 aylık cezanın kesinleşmesi üzerine hayal kırıklığını yansıtan bir yazı kaleme aldı. 24 Eylül 1998 tarihli Milliyet’te, “Yanlış oyun” başlığı ile bir yazı yazdı:

“Bir de, siyaset satrancındaki yanlış oyuna işaret edelim.

Siyasetin doruklarında, FP'yi bölme planı yapılmıştı...

Recep Tayyip Erdoğan ismi, iyice cilalanıp parlatılacaktı.

Fazilet Partisi'nin başına geçerse, bu partiyi neredeyse- tek başına iktidara taşıyacağı havası estirilecekti.

Erbakan, elbette buna razı olmayacaktı.

Erdoğan, peşine 40-50 milletvekili alarak FP'den kopacaktı.”

Bu yazının yazıldığı günlerde Fazilet Partisi'nde “Yenilikçi Hareket” diye bilinen grubun adı bile ortada yoktu.

Erdoğan gittiği yerlerde, “ABD ve İsrail benim liderimi sevmiyormuş. Onların sevmemesi, benim Erbakan’a bağlılığım için referanstır” nutukları attığı günler idi.

Civaoğlu, Erdoğan ile ilgili her şeyin bittiğini sanarak yaşadığı derin hayal kırıklığını satırlarına yansıttı:

“Hayali siyaset şatosu, dünkü Yargıtay kararıyla çöktü.

Başkalarının ayağını kaydırmaya dönük hesaplar yerine, bu hesap sahiplerinin kendileri, siyaset zeminine sağlam basmalılar.”

CEZAEVİ, PARTİ KURMAK İÇİN BİR OFİS GİBİ KULLANILDI
Oysa Erdoğan, cezaevi günlerini, sağlanan ortam sayesinde bir tür kamp hayatı yaşadı. Günlük koşturmalardan arınmış olarak yeni parti kurma çalışmalarına odaklandı.

Tayyip Erdoğan, 26 Mart 1999 günü girdiği Pınarhisar Cezaevinden, ceza süresini tamamlayarak aynı yılın 24 Temmuz’unda çıktı. Çıktığında kurulacak partinin örgütlenme çalışmaları il il tamamlanmış durumda idi.

FP 1. Kongresi'nde Gelenekçi ve Yenilikçi kanatlar arasında yapılan mücadeleden Yenilikçilerin adayı Abdullah Gül’ün mağlup çıkmasından sonra o çatı altında kalmanın bir manası yoktu. (14 Mayıs 2000'de yapılan kongrede Yenilikçi kanadın adayı Abdullah Gül 521, Recai Kutan 633 oy almıştı.)

Önceleri; NATO'nun Libya'da ne işi var? Sonra; Tabi ki var...!

ERDOĞAN: BEKLEYECEKSİN Kİ EMR-HAK VAKİ OLSUN
Artık, bir bahane bularak Fazilet Partisinden kopmaya sıra gelmişti. Çalışmalara hız verildi.

Bu sıralarda Hasan Cemal, Erdoğan ile yaptığı görüşmeyi 4 Ocak 2001’de Milliyet’teki köşesine taşıdı.

Erdoğan, Hasan Cemal’e Türkiye’deki siyaset tarzına ve siyasetçilere yönelik ağır eleştiriler yöneltiyordu. En ağır eleştiriyi ise o tarihte lideri olan Necmettin Erbakan’a yaptı:

“İşte bu yüzden parti içinde kalıp mücadele etmek çok zor. Hatta imkansız. Bekleyeceksin ki lidere emr-i Hak vaki olsun.”

Oysa Erdoğan ve arkadaşlarının “emr-i Hak” vaki oluncaya kadar bekleyecekleri zamanları yoktu. Hazırlanan plan yürümeli idi. Zaten öyle de yaptılar.


ABD, İNGİLTERE VE İSRAİL TEMSİLCİLERİYLE SON RÖTUŞLAR
“Yenilikçi hareket, Türkiye’deki İslamcıların öncüleridir” sözleri ile Türkiye’de tanınan CIA Ortadoğu ve Türkiye masası şefi Graham Fuller üzerinden ABD ile yapılan temaslar devam etti. Artık partinin kurulma çalışması tamamlanmıştı. 14 Ağustos 2001’de resmen kurulacak olan AK Parti’nin açıklanmasından bir hafta önce Erdoğan’ın Üsküdar’daki bürosunda bir görüşme gerçekleşti.

İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosu Roger Short ile Erdoğan arasında yapılan görüşmenin ayrıntıları, Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen 8 Ağustos 2001 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yer aldı. Habere göre, Short, “Böyle bir partinin kurulması bizi mutlu eder” diyor ve devamında şu ifadelere yer veriliyordu:

“Roger Short, "Tayyip Erdoğan'ın misyonu hakkında ne düşünüyorsunuz?" sorusuna ise şu karşılığı verdi: "Bu parti çoğulcu demokrasiyi benimserse, yeni atılımlar yaparsa bizi mutlu eder. Çoğulcu demokrasinin benimsenmesiyle, oy kullananlar isteklerini daha kolay ifade edecekler. Bu onları mutlu eder. Böylece demokrasinin gelişmesi de bizi mutlu eder."

Türkiye'nin de sınırları değişecektir...
"Fazilet Partisi'nin bu şekilde ayrışması konusunda ne düşünüyorsunuz?" sorusu üzerine de Başkonsolos Short, "Bu, bizim cevap vereceğimiz bir konu değildir" dedi.”

İSRAİL BÜYÜKELÇİSİ: YENİ PARTİ POLİTİKALARIMIZLA TERS DÜŞMEYECEK
Peki İsrail ABD ve İngiltere temsilcileri ile görüşen Erdoğan, parti kurulma öncesinde İsrail temsilcisi ile dışa dönük temas kurmadı mı? Bu sorunun cevabı da yine “Yenilikçi Hareket’in 97. sayfasında. Dönemin İsrail Büyükelçisi David Sultan ile yapılan görüşme şöyle anlatılıyor:

Erdoğan, Theodor Herzelin Mezarında SAP gibi duruyor. 
“Tayyip Erdoğan'ın AKP'yi kurmadan önce 18 Temmuz 2001'de İsrail büyükelçisi David Sultan'la bir görüşme yaptığı ve Ona "Yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği" yolunda garanti verdiği konuşulup yazıldı. Bu David Sultan, uzun yıllar İsrail ordusunda görev yaptıktan sonra dışişleri kadrosuna alınan azılı bir İslam düşmanıydı...”

“İKİ KOLDAN YÜRÜYOR” SÖZÜ ERBAKAN’I ÇOK KIZDIRDI
Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, ilerleyen yaşına rağmen sesini duyurabileceği her ortamı değerlendirip AK Parti’yi ve Erdoğan’ı anlatmaya çalıştı. Erdoğan'ın ülkeyi borçlandırarak refah içinde gösterdiğini ve esas itibariyle de uluslararası güçlerin oyuncağı olduğunu söyledi. Erbakan, kamuoyunda AK Parti kaynaklı dolaştırılan, “Erbakan Hoca akıllı adam. Kendi Saadet Partisinde, öğrencileri de AK Parti’de bu ülkeye hizmet ediyor" iddialarına çok net çıkış yapıyor:

Peki Erdoğan, bu kadar ABD ve İsrail ile ilişkili de nasıl bu kadar İsrail aleyhine konuşabiliyor. Bu sorunun cevabını da Erbakan açık yüreklilikle ortaya koyuyor:

Bu kadar İsrail aleyhine konuşabildiği için, Erdoğan ve AK Parti iktidarı iş icraata gelince en cesur adımları atabiliyor. Bu tavrı en açık ortaya koyan ise Has Parti Genel Başkanı olduğu dönemde Numan Kurtulmuş oluyor. Kurtulmuş’a göre, Erdoğan’ın kalbi Muaviye diyor, dili Ali.

En zayıf hükümetler dönemlerinde bile kabul edilmeyen İsrail’in OECD üyeliği AK Parti döneminde onaylandı. Numan Kurtulmuş’a göre İsrail’in OECD üyeliği, 1967’den bu yana İsrail’in elde ettiği en büyük zafer idi.

AKP'nin kuruluş u şahitler ve belgeler ışığında bu şekilde gelişirken, AK Parti’nin kuruluşundan bu yana geçen 13 yılda Türkiye'de de çok şey değişti.

DİLİPAK DA DOĞRULADI
Merkez Parti Genel Başkanı Prof. Abdurrahim Karslı’ya dayanarak Ünal Tanık'ın köşesine taşıdığı bilgi gündemi sarsarken olayın tanıkları ise peşpeşe o günlerde yaşananları doğrulamaya başladı. İlk doğrulayan görüşmelere katılan Abdurrahman Dilipak oldu. Dilipak, Erdoğan'ın artık bağımsız hareket ettiği şerhini düşerek Ünal Tanık'ın yazısında yer alan bilgileri doğruladı.

ALİ BULAÇ: O TOPLANTIYA KATILDIM
Dilipak'ın ardından toplantıya katıldığı belirtilen bir diğer isim Ali Bulaç da köşesinde toplantıya katıldığını doğrulayarak, şu ifadelere yer verdi.

"Dilipak, Rotahaber’den Ünal Tanık’a konuşulanları teyid edince yazmaya karar verdim. İkincisi, AK Parti hükümetinin neden Batı’yla bozuştuğunu anlamak için artık bunları yazmak lazım. Evet, o toplantıda vardım, 40 senedir tanıdığım Abdurrahman Dilipak, bunları –ifadelerde bazı değişiklikler olsa da- anlattı. Mesele şu:

1998’lerden başlamak üzere Amerikalılar, sıklıkla bizlerle görüşmeye başladılar. Biri gidiyor, üçü geliyordu.

Sordukları şuydu: “Türkiye’de dindar zemini kuvvetli bir iktidar mümkün mü?” Ben ana fikir olarak şunları söylüyordum: “Türkiye’de İslami-muhafazakâr aktörlerin belirleyici rol oynadığı bir döneme giriyoruz. Kronikleşmiş sorunlarımızı eski zihniyetle çözemeyiz; bölge gibi Türkiye de yeniden şekillenmek durumunda, Batı İslam’a, Müslümanların hayat tarzına ve kaynaklarına saygı göstermelidir. Batı ile savaşmak zorunda değiliz ama Batı’nın süren tahakküm ve hegemonyası altında Ortadoğu böyle devam edemez. İsrail sınırlanmalı, rejimler demokratikleşmeli, kaynaklar adil dağıtılmalı, İslam’ın cevaz verebileceği siyasetlere engel olunmamalı.”

Ancak ne aktivisttim ne siyasi bir hevesim vardı. Dilipak ise çok hareketli, aktif bir arkadaşımız. Tanıyanlar bilir, her konuda projesi var. Yeni dönemde Türkiye için mümkün bir siyasi proje hazırladı, bundan hayli saygın kişilere bahsetti. Ve onun ifadesine göre Ankara’da birilerine çalıştığı dosyayı verince, Amerikalıların görüşme trafiği değişti, bir süre sonra Dilipak, projesinin “bazı değişiklikler”le AK Parti olarak ortaya çıktığını gördü. Bundan sonrası hepimizin malumu!

Amerikalılar, ikna edebilselerdi söz konusu projeyi Erbakan hocaya uygulatmayı düşünüyorlardı, ancak o reddetti. Erbakan hoca vefatından önceki son görüşmemizde AK Parti’nin nasıl kurulduğunu uzun uzun anlattı, elindeki bazı belgeleri bana gösterdi; Ertan Yülek Bey şahittir.

M. Ali Bulut’un yazdığına göre o dönemde bu proje rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’na da teklif edilmiş. Yazıcıoğlu, Erdoğan’a: “Kardeşim zaman ve hadiseler bana öğretti ki, Amerika’nın desteğindeki bir siyasete hizmet edilmiyor. Eğer millete dayanarak siyaset yapacaksan geleyim. Aksi takdirde Amerika hep kendine hizmet ettirir.” Tayyip Bey ona, “Bir müddet Amerika’nın dediklerini yaparız, sonra millete hizmet ederiz. Mani olurlarsa dirsek vurur, gideriz.” deyince rahmetli, “Amerika dirsek vurulacak bir güç değil. Fil ile gireceğin yataktan ezilerek çıkarsın.” demiş, teklifi nazikçe reddetmiş."   23 Aralık 2014 karsigazete.com

ABD-İSRAİL-İNGİLTERE:
“SİZİ İKTİDARA TAŞIYALIM”,
“ENGEL OLACAKLARI İTİBARSIZLAŞTIRALIM”,
“İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ İÇİN BOP’TA YANIMIZDA OLUN”,
“AMERİKANCI BİR İSLAM ÜRETİN”
En önemli icraatı yalanı, hırsızlığı, itibarsızlaştırmayı, ahlâksızlığı kitlelere yaymak olan Erdoğan-AKP İktidarının içinde olduğu tüm bu sapık ilişkiler hakkında konuşan Dilipak, daha önce AKP’nin Amerika-İsrail-İngiltere projesi olarak kurulduğunu da söylemişti. Dilipak, Abdurrahim Karslı’nın evinde ve bir çok gazeteci önünde şu itiraflarda bulunmuştu:
Abdurrahman Dilipak “AKP’nin bir proje partisi” olduğunu ve ABD, İngiltere ve İsrail’in desteğiyle kurulduğunu söylediği toplantıda ABD, İngiltere ve İsrail’in AKP’den talepleri olduğunu ve anlaşmanın şu maddeler üzerinde olduğunu da belirtiyor:
1- Biz sizi iktidara taşıyalım.
2- Sizi iktidarda sorun çıkaracakları “opere” edelim.
3- Size gerekli finansal destekleri getirelim.
Bunlara karşılık olarak ABD, İngiltere ve İsrail’in isteklerini ise yine Abdurrahman Dilipak şöyle anlatıyor:
1- İsrail’in güvenliğini arttıracaksınız, önündeki engelleri kaldıracaksınız.
2- Büyük Ortadoğu projesi, yani sınırların değişmesi.
3- İslam’ın yeniden yorumlanmasında bize yardımcı olacaksınız.
28 Şubat döneminde başta İBDA olmak üzere Batıcı düzene karşı mücâdele veren Müslümanlara düşmanlık etmesiyle, yapılan protesto gösterilerinin her birine katılıp kitlenin öfkesini etkisizleştirmekle, “hoşgörü” safsatası altında Düzenin yürütücüleriyle fotoğraf vermesiyle meşhur olmuş Dilipak, ortaya çıkan bu sözlerinin ardından anlaşmayı inkâr etmemişti. Ardından gelen yoğun tepkiler üzerine “ABD’nin projesi paralel yapı üzerinden AK Parti’yi ele geçirme projesiydi” şeklinde kıvırmıştı.
Fakat bu defa aynı toplantıya katılmış olan eski dostu, yol arkadaşı Ali Bulaç ve Ünal Tanık’ın yazıları üzerine toplantıyı doğrulayan Dilipak, şecaat arz ederken sirkatin söyleme deyimini hatırlatan şu ifâdeleri kullandı:
ABD’nin projesi paralel yapı üzerinden AK Parti’yi ele geçirme projesi idi. Daha doğrusu paralel yapının siyasi ayağını AK Parti üzerinden hayata geçirmekti. Bu şekilde paralel bir din, paralel bir siyaset ve toplum örgütlenmiş olacaktı. Bu şekilde İsrail’in varlığı ve güvenliği güvence altına alınmış olacaktı. İslam, Batı değerler sistemine rekabet etmemiş olacaktı. Aynı şekilde NATO ve ABD’nin askeri ve stratejik hedefleri ile çelişmeyen bir İslam Dünyası dizayn edilecekti… Projenin aslı bu.
Bugün, Erdoğan Cemaatinin Lideri Tayyip Erdoğan’ın “İsrail’e muhtacız!”, “İsrail dost ve müttefikimiz!” sözleriyle savunduğu bu projenin sorumluluğunu birbiri üzerine atmaya çalışan bu isimleri, gizli toplantılarla plânlar yaptıkları ABD-İsrail kurtarabilecek mi, göreceğiz!

TAYYİP ERDOĞAN NASIL BAŞBAKAN OLDU

Bu yazı kimseyi karalamak,yermek,suçlamak amacı ile yazılmamıştır.Herkes biliyor ki ABD’den izinsiz ülkemizde belli yerlere memur bile tayin edilemez.Yüksek mevkilere gelenler onlar tarafından seçilirler.
Bütün siyasi parti liderlerini büyük bürokratları inceleyin.Hepsinin muhakkak bir ABD ödülü,desteği vardır.Bunlar sadece ülkemize ait değil her ülkede vardır. ABD bu işi her hükümet için de yapıyormuş zaten.


18-19 Kasım 1999 yapılacak olan AGİT (OSCE) Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı toplantısı nedeniyle ülkemize gelecek olan ABD Başkanı Bill CLİNTON’un ön heyeti tarihten bir ay önce İstanbul’a gelir.Heyet başkanlarının kalacağı otel geçeceği güzergahlar ve toplantı mahalleri üzerine ciddi bir çalışma yaptı.Bu heyetin çalışması esnasında yardımcı olmak amacı ile İstanbul Emniyet Müdürlüğünden yabancı dil bilen bir tercüman polis memuru ve yeteri kadar rütbeli,rütbesiz memur görevlendirildi.
Bu gelen her heyet için değişmez bir kuraldır.Amerikalılar biraz ayrıcalıklıdırlar.Sadece bizde değil,tüm dünyada onların kuralıdır.
Heyete tercüman olarak görevlendirilen polis memuru İstanbul ABD Başkonsolosluğunun güvenlik Amirileri olan Sabit.ve Mete ile görev gereği tanıştı.
Heyetin İstanbul’un tarihi yerlerini gezdikleri esnada da bu İstanbul hakkında geniş bilgiler verince genel kültürü ile dikkat çekti.Derken elçilik görevlileri daha sonraki bir çok olayda bu memuru şahsen istediler.
Aralarında ciddi bir arkadaşlık olmuştu.Hatır sormak için bile biri birlerini arar olmuşlardı.
Bir gün bu memur arkadaşları tarafından elçilik binasına yemeğe davet edilir.Davet sırasında aralarına elçiliğin ABD’li idarecileri konsolos  falan da katılır.Derken o zamanlar yasaklı ve Çorum Cezaevinde bulunan Tayyip Erdoğan da gazetelerin mağdur adamı olduğundan onun hakkında da görüşlerini sorarlar.
Memur Tayyip Erdoğan’ı Belediye Başkanlığı sırasındaki hizmetleri ile tanıdığını ve onun zamanında suların içilebilir hale geldiğini,ve diğer hizmetlerini takdir ettiğini söyler.
Bu defa Konsolos Memura “Sağcı mı, solcu mu? Olduğunu sorar.
Memur da eskiden solcu olduğunu ancak memuriyeti ve ülkede değişen şartlar nedeni ile artık bunları bıraktığını,ülkeye hizmet eden herkesi desteklediğini anlatır.
Olay öyle kalır.Bir daha o konulardan pek konuşulmaz.
Bir gün memurun görev yerine BAD Başkonsolosluğundan bir telefon gelir.Arayan Güvenlik Müdürü “S.”dir.
Birkaç gün içinde ABD Deniz Kuvvetleri  Komutanının geleceğini ,onun İstanbul gezisi sırasında kendisine rehberlik yapmasını istediklerini,görevi isteyip istemediğini sorar.
Memur da Emniyet Müdürlüğüne yazı yazın,görev verilirse yaparım.Özel olarak mümkün değil der.
Yazı yazılır ve memur için istek yapılır.
Yazıda USCG (United States Coast Guard (ABD-SAHİL GÜVENLİK KOMUTANI  AMİRAL) Commander Admiral James M.LOY isimli Amiral’in İstanbul gezileri sırasında mihmandarlık la görevlendirildiği yazılır.
Uzun sürmez ve beklenen şahıs gelir.Geziye başlanır.
O sıralarda da Tayyip Erdoğan Çorum’dan Vize Cezaevine getirildiği basında geçer.
Ayasofya Müzesi çıkışında Amiral bu memura “Size özel bir konuda soru sorabilir miyim,Bu çok özel olacak.Göreviniz dışındadır ve tamamen siz ve benim aramda olan bir konuşma olacaktır.” deyince
Memur “Buyurun” der.
Amiral “Siz sağcı mısınız solcu mu?”
Memur “İlgilenmiyorum.”
Amiral “Askeri ihtilal öncesi zamanlarda da mı?
Memur “O zamanlar solcuydum,ama militan değil entelektüel düzeyde”
Memur-Peki bu konular sizi neden bu kadar ilgilendiriyor?
Amiral-Biliyorsun ülkenizin hükümetinden herkes şikayet ediyor. Halkınızın büyük bir kısmı da hapisteki köktendinci belediye başkanını beğeniyor.
Cuma, 20 Nisan 2007
4 KASIM'DA WOLFOWİTZ'E GÖNDERİLEN İHANET MEKTUBU

Tayyip Erdoğan'ın Yüce Divan'lık suçlarını açıklamayı sürdürüyoruz. ABD'nin Türkiye'yi de bölen Büyük Ortadoğu Projesi'nin görevilisi olduğunu her fırsatta söyleyen Tayyip Erdoğan'ın 4 Kasım 2002 tarihinde yani seçimlerden 1 gün sonra ABD Savunma Bakan Vekili Paul Wolfowitz'e yazdığı ihanet belgesini getiriyoruz ekranlarınıza.
Dr. Paul Wolfowitz
Savunma Bakan Vekili
Pentagon
Washington DC, 20301
Ford
4 Kasım 2002

Değerli Dr. Wolfowitz,

Ülkelerimiz arasındaki tarihsel ortaklık ve dostluğun gelecekte de sürmesi ümidimi paylaşmak için, bu mesajımı ortak dostlar aracılığıyla doğrudan size ulaştırmak isterim.
Seçim sonuçlarının bizim genelkurmay saflarında biraz rahatsızlık yaratmış olabileceğinden, resmî konumunuz gereği, hiç kuşkusuz haberdarsınızdır. Bilmenizi isterim ki, onların Türkiye'nin müreffeh, seküler (çağdaş) ve birinci dünya topluluğunun güvenilir bir üyesi olması ümitlerini partim ve ben de paylaşıyoruz. Ve geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkemizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim.
Bu amaçla, Org. Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem, özel bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum. Özel cep numaram şudur: 0533 7…
Bu yardım ve ülkeme geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkürler.
Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
Samimiyetle sizin olan,

Recep Tayyip Erdoğan
Genel Başkan

Tayyip Erdoğan, bu ihanet mektubunu 3 Kasım seçimlerinden bir gün sonra ABD Savunma Bakan Vekili Paul Wolfowistz'e yazdı. Mektubu özel kurye ile gönderen Erdoğan, özel cep telefonu numarasını da bu mektuba yazmış. Erdoğan mektupta, Genelkurmay'ı, 3 Kasım 2002 seçim sonuçlarından rahatsız olduğu gerekçesiyle, ABD Savunma Bakan Vekiline şikâyet etti. Wolfowitz'ten Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı ile kendisi arasında arabuluculuk yapması istedi. Erdoğan'ın mektubundaki "bu yardım ve ülkeme geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkürler. Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Samimiyetle sizin olan," sözleri de bir "amir-memur" ilişkisini yansıtıyor.
Bu mektupla ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi memurluğunu açıkça sergileyen Tayyip Erdoğan, mektubu bu günü kadar yalanlamadı.

YORUM:Ulusal Kanal yine yeni bir başarıya imza attı.İkili ilişkileri belgelemede usta olduğunu bir kez daha gösterdi.ABD dünyanın Valisi,RTE  efendi de sadık bendeleri imiş gibi yazılar.Bu millet de bu oylarını böyle verip böyl seçim yapıyor işte.
Kara Murat'ın Kazıklı Voyvodayı değiştirmeye gitmesi gibi bize de ABD kaç Sarı johny gönderiyor acaba?
Haberin doğruluğu yakında gündeme oturur.Hep beraber ne olacağını görürüz.Ben bu kanalın pek yanlışını görmedim ama okuyucu açısından en azından böyle bakmakta yarar var.

DENİZ FENERİNİN ÖZELLİKLERİ;
Bakanlar Kurulundan iki karar
Deniz Feneri, 20 Aralık 2004 tarihinde Bakanlar Kurulu'nun 2004/8278 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernekler arasına alındı. Bakanlar Kurulu 12 Mayıs 2005 tarihinde Deniz Feneri Derneği ile ilgili ikinci bir karar daha aldı. Bu karara göre dernek, İçişleri Bakanlığı, Valilikler ya da emniyetten izin almadan maddi yardım toplayabilecek kuruluşlar arasına alındı.
Ayrıcalıkları var
Bu dernekler, Bakanlar Kurulu kararınca izin almadan her türlü yardım kampanyası düzenleyebiliyor, nakit para yardımı kabul edebiliyor, hazineye ait arsa ve arazileri satın alma kolaylıklarını kullanabiliyor, mali yapılarının güçlenmesi ve hizmet götürebilmeleri için vergi kolaylıklarından yararlanabiliyor, Katma Değer Vergisi ile (KDV) veraset ve intikal vergisinden muaf tutuluyor, harcamaları vergi matrahından indiriliyor, derneğe ait bina ve arazilerden vergi alınmıyor, başbakanlık uygun görürse derneklerin araçlarına resmi plaka tahsis ediliyor.

Doğu Perinçek'in Aydınlık Dergisindeki Başyazısı (2 Kasım 2008)
Siz kim milli irade kim?
Şu sözü Meclis kürsüsünden CHP Genel Başkanı'nın veya bir milletvekilinin Tayyip Erdoğan'ın yüzüne söylemesi yerinde olurdu:
"Siz kim milli irade kim?"
Ne var ki, bu tür büyük gerçeklikler, tarihte hep sistemin dışından söylenmiştir.
BOP EŞBAŞKANISINIZ!
Bugün her yerde, her fırsatta Abdullah Gül - Tayyip Erdoğan ikilisine hatırlatılacak gerçek şudur:
Siz, Türk milletinin değil, ABD'nin iradesini temsil ediyorsunuz, BOP Eşbaşkanısınız!
Siz, ABD'nin Sözleşmeli Personelisiniz, Washington yönetimine "2 sayfa 9 maddelik" hizmet sözleşmesiyle bağlısınız!
22 İslam ülkesinin bölünmesi projesi BOP
Haritası
Sizi iktidar koltuklarına oturtan, ABD Gladyosu'dur; Abramowitzler'dir; Grossmanlar'dır; Bushlar'dır!

Siz milletin değil, şeyhlerin, cemaatlerin iradesine bağlanmışsınız, İskenderpaşa Dergâhı mensubusunuz!
İşte AKP'li saltanat düşkünlerinin çalımına son verecek doğrular bunlardır!

İRADE FESADI
Toplumsal gerçeklikte olsun, hukukta olsun, iradenin geçerli olmasının koşulu, bağımsız ve özgür olmasıdır.
Nikâh memuru evlenen çifte sorar:
"Hiçbir baskı ve etki altında kalmadan falancayı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?"
Ekonomik hayatta ve siyasette de böyledir. İradenin yasal ve geçerli olması için, kişinin veya topluluğun, özgür ve bağımsız kararı gerekir. Bu koşul yoksa irade fesadından söz edilir.
SÜPÜRÜLEN İRADE!
Tayyip Erdoğan'ın en yakın çevresinden Cüneyt Zapsu ABD yetkililerine diyor ki:
"Bu adamı kullanın, deliğe süpürmeyin."
Deliğe süpürülen milli irade olmaz!
Şu an Türkiye'nin en büyük gerçeği budur. Ülkemizi Washington yöneticilerinin deliğe süpürebileceği bir cemaat yönetmektedir. O cemaat, kaderini ABD'nin süpürgesine bağlamıştır. ABD süpürgesiyle gelenler, ABD süpürgesiyle gitmekten korkuyorlar.
ANAYASA MAHKEMESİNİ AŞAN YETKİ
Anayasa Mahkemesi'nin AKP hakkındaki kararı dahi, Türkiye'de milli irade olmadığını kanıtlıyor. Çünkü Türkiye'nin yazılı olmayan, gerçek anayasasına göre, iktidar partisini deliğe süpürme yetkisi, ABD'ye verilmiştir. Anayasa Mahkemesi, AKP'nin Cumhuriyet yıkıcısı faaliyetin odağı haline geldiğini saptıyor, fakat kapatılmasına karar veremiyor. Mahkeme de biliyor ki, böyle bir karar, onun yetkisini aşar. O yetki, Atlantik'in ötesindedir.
YASALAR İTHAL EDİLİYOR
Meclis'e ipotek koyan, Anayasa Mahkemesi değildir; Türkiye'yi AB kapısında çarmıha gerenlerdir.
Hangi Meclis iradesi?
Bugün Meclis'in milletten kaynaklanan bağımsız ve özgür iradesi yoktur. Türkiye'nin yasaları Meclis'te yapılmıyor; ABD'den AB'den geliyor. "Reform süreci", "Uyum yasaları" vb dedikleri, Washington ve Brüksel'de yapılan sözde yasalara parmak kaldırmaktır. Meclisi bir cimnastik salonuna dönüştüren bu süreç, 12 Eylül'de başlamıştır.
12 EYLÜL'ÜN GAYRİ MEŞRU ÇOCUKLARI
ABD'nin 12 Eylül darbesi, milli iradeye tecavüzdü. Bu gladyo darbesi, aynı zamanda Türk Ordusu'na darbe idi; 2000 Atatürkçü subayı TSK'dan attı.
12 Eylül rejimi, Cumhuriyet Devrimi'nin ekonomik, toplumsal ve kültürel kurumlarını yıkan programı zulümle, şiddetle uygulamaya soktu.
Kenan Evren'i yüzde 92 oyla Cumhurbaşkanı yapan irade, Tayyip Erdoğan'ı da en son yüzde 47 ile BOP Eşbaşkanılığı'na atamıştır.
Tayyip Erdoğan'lar, Tansu Çiller'ler, Turgut Özal'lar 12 Eylül'ün gayrimeşru çocuklarıdır. Amerikancı askeri darbeyle gelen Neoliberal programı bunlar yürüttü.
GLADYO REJİMİ
Doğru, bu sistemin zehirli kökleri, İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar uzanıyor. Ancak Cumhuriyet'in kurumları, 12 Eylül'e kadar az çok yaşıyordu. 12 Eylül, bir Gladyo rejimi getirmiştir ve o Gladyo doğası gereği Fethullahçı Gladyo olmuştur.
Artık demokrasi adına söylenen her şey, kuyruklu bir yalandır.
Türkiye'de bir rejim sorunu vardır; Cumhuriyet rejimi esas olarak yıkılmıştır. Varolan rejim, Atatürk önderliğinde devrimle kurduğumuz Cumhuriyet değil, bir Mafya-Gladyo-Tarikat rejimidir. Sandıklar, seçimler, ABD güdümlü Haçlı irticanın tahakkümü altında, halkın özgür iradesini fesada uğratan dalavere mekanizmalarına dönüştürülmüştür. İşte Cumhuriyet'e karşı asıl darbecilik budur. Türban, ABD tarafından yalnız kadınlarımızın ve kızlarımızın başına değil, siyasal rejimimizin başına geçirilmiştir.
GAZOZ KAPAĞINDAN MADALYA
Şu gazoz kapağından milli irade madalyasını Tayyip Erdoğan'ın göğsüne ne yazık ki MHP ve CHP taktılar. ABD servislerinin 1996'da başlayan bir operasyonla milletin tepesine oturttuğu cemaat mensuplarına, siz "ABD iradesiyle geldiniz" diyemediler. AKP liderlerinin "yüzde 47" diye tutturduğu laf cambazlığı karşısında eziklik duydular. ABD'nin kurguladığı sahte demokrasiyi sorgulayamadılar. Hele MHP, yasadışı Gladyo rejiminin koltuk değneği oldu. Zaten daha 1960'lardaki kuruluş amacı buydu.
AKP YÖNETİMİNİN YASADIŞILIĞI
 Halkın ABD dayatmalarıyla ve Ortaçağ ağları içinde zavallılaştırıldığı ve köleleştirildiği bu milli irade fesadından tek bir çıkış vardır:
Bağımsızlıkla!
Özgürlükle!
Bağımsızlık varsa, milli irade vardır!
Laiklik varsa, özgür yurttaş ve milli irade vardır.
Milli devlet yaşıyorsa, milli irade vardır.
Bugün bağımsızlık da, laiklik de, milli devlet de can çekişiyor.
O zaman milli iradeyi boğan bu tahakkümden kurtulmak, bir ölüm kalım sorunudur.
Türkiye üzerindeki ABD ipoteğini kaldırmanın zamanı gelmiştir.
İnsancıklarımızı cemaat ve tarikat şeyhlerinin tahakkümünden kurtarmak şarttır ve biricik demokrasi çaresidir.
Anayasa Mahkemesi, AKP iktidarının Cumhuriyet yıkıcısı, yasadışı karakterini yargı kararıyla da saptamıştır.
Abdullah Gül-Tayyip Erdoğan yönetimi, kaderini Türkiye'yi parçalayan ABD'nin BOP planıyla birleştirmiştir; Türkiye'yi parçalayan büyük tertibin içindedir.
ÇAĞRI VE GÖREV
Bütün milleti, ülke bütünlüğünü ve Cumhuriyeti savunan bütün siyasal partileri, BOP Eşbaşkanlığı'na karşı birleşmeye ve ABD güdümlü saltanat düşkünlerinin yüzüne şu büyük hakikati haykırmaya çağırıyorum:
Siz kim, milli irade kim!
Bundan sonra milli irade, BOP Eşbaşkanlığı'na son veren, Türkiye'yi bağımsızlaştıran ve halk yönetimini kuran iradedir!
Türkiye halkı, AKP'yi süpürme yetkisini ABD'nin elinden alacaktır.

FETHULLAH GÜLEN’İN PAPAYA MEKTUBU
Dunya barışı için
Fethullah Gulen Hocaefendi, Islam ve Hiristiyan dunyasini temsilen 'Dinlerarasi Diyalog' cercevesinde Papa 2. Jean Paul ile yarim saat gorustu.

MESUT ERISEN / MUSTAFA ERMEK
ROMA / VATIKAN (Zaman)- Vatikan'in Turkiye Buyukelcisi Piere Luigi Celata'nin, Papa John Paul II'nin davet mektubunu Hocaefendi'ye takdiminden sonra dun TSI 12.00'de, gorusmeye tahsis edilen ozel malikanede Papa ile Hocaefendi bir araya gelerek gorustuler.
Islam ve Hiristiyan dunyasini temsilen 'Dinlerarasi Diyalog' zemininde bir araya gelinen gorusme, yaklasik yarim saat surdu.
Tarihi ve onemli bir olayin gerceklestigi gorusmede Vatikan'in Istanbul Temsilcisi Monsenjor George Marovitch, Hocaefendi'yi hizmetleri ve konumu itibariyle Papa'ya takdim etti.
Hocaefendi, Papa'ya hitaben, Cumhurbaskanimizin davetini hatirlatarak, Papa'yi Turkiye'ye davet etti. Hocaefendi kendilerinin de bu konuda ev sahibi olabileceklerini ifade ederek, Papa "Kudus'e ziyareti arzu ederse, Yaser Arafat ve Diyanet yetkilileri ile goruserek, bunun gerceklesmesi icin gayret sarf edeceklerini." soyledi.
Hocaefendi, "Harran'in uc buyuk kitabi dinin dogus yeri (Hz. Ibrahim, Hz. Isa ve Museviligin), olmasi itibariyle bizim icin fasl-i musterek olabilir. Bu sebeple cok rahat gorusup konustugumuz Hz. Isa'nin 2000. dogum yili kutlamalari munasebeti ile onemli mesajlar verilebilir. Hosgoru adina onemli imzalar atilabilir. Tarsus'a dini ziyaretler musterek duzenlenebilir. Hz. Isa adina paneller ve konferanslar duzenlenebilir." dedi.
Hocaefendi, Papa'ya hitaben, Vatikan'daki Islam ogretilen enstituye gonderdigi 2 talebenin kabulu munasebetiyle tesekkur ederek, kendilerinin Papa'nin da uygun gordugu miktarda ogrenciyi Turkiye'ye gonderebilecegini ve bunlara bakim ve gorumlerinin yapilabilecegini sozlerine ekledi.

PAPA: DAVETINIZ BENI HISLENDIRDI

Papa Jean Paul II, Hocaefendi'nin kendisini Turkiye'ye davetinden cok hislendigini belirtti. Papa, Turkiye'yi 1979'un Aralik ayinda ziyaret ettigini ve Efes, Istanbul ve Ankara'yi ziyaret ettigini ve "Turk misafirperverliginden cok memnun oldugunu" sozlerine ekledi.
Papa, Hocaefendi'ye, inananlar arasinda kurulacak diyalogun cok onemli oldugunu belirttikten sonra, bunun devamini diledi. Gorusme sonrasinda Papa ayaga kalkarak, "Allah Turkiye'yi takdis etsin." dedi.
Hocaefendi Papa'ya degerli bir ipek hali ile islenmis gumus bir vazo hediye etti.
Papa verilen hediyeler icin tesekkur ederek, Hocaefendi'ye, Aziz Paulas ve Aziz Petruo'nun kabartmalarindan olusan bir tabloyu hediye etti.

BASINDAN YOGUN ILGI

"Son yillarin en onemli olayi olarak nitelendirilen bir gorusmeye" yerli ve yabanci basin mensuplarinin oldukca onem verdikleri gozlendi.
Yapilan ikili gorusmeye, Vatikan'in ozel tv ve foto muhabirleri disinda, yabanci basin mensuplari alinmadi.
Gorusme sonrasi Hocaefendi, basinla bir toplanti yapti.
Papa Hazretleri ile gorusmesinden once, Hocaefendi, Vatikan Dinlerarasi Diyalog Konseyi Baskani Kardinal Francis Arenzi ve yardimcilari ile gorustu.
Konseyin merkezinde yapilan gorusmede, hosgoru ve diyalog adina yapilabilecek etkinlikler ele alindi.
Hocaefendi'nin gorusleri konusunda memnuniyetlerini belirten Konsey Baskani Kardinal Arenzi, Hocaefendi'ye, "Siz bu anlattiklarinizi sadece konusmuyorsunuz, ayni zamanda yasiyorsunuz. Umarim diyalogumuz bundan sonra da devam edecektir." dedi.
HOCAEFENDI'DEN PAPA'YA MEKTUP
Pek muhterem Papa cenaplari,
ABDli kardinal John O'Connor ile
Uc buyuk dinin dogum yeri olarak bilinen topraklarin dunyayi daha iyi yasanabilir bir mekan kilma yolundaki kutsal misyonumuzu tam manasiyla bilen halkindan size en icten selamlari getirdik. Yogun gundeminizde bize zaman ayirarak sizinle muserref olmayi bahsettiginiz icin zatialilerinize en derin kalbi tesekkurlerimizi sunariz.
Papa 6. Paul Cenaplari tarafindan baslatilan ve devam etmekte olan Dinlerarasi Diyalog Icin Papalik Konseyi (PCID) misyonunun bir parcasi olmak uzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edisini gormeyi arzu ediyoruz. En aciz bir sekilde hatta biraz curetle, bu pek kiymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mutevazi yardimlarimizi sunmak icin size geldik.
Islam yanlis anlasilan bir din olmustur ve bunda en cok suclanacak olan Muslumanlardir. Uygun bir yerdeki vakitli bir gayret bu yanlis anlamanin buyuk oranda azalmasina katki saglayabilir. Musluman dunyasi, Islam'in asirlarla olculen yanlis algilanmasini silip atacak bir diyalog imkanini bagrina basacaktir.
Beseriyet, celisen gorusler ortaya koyduklari gerekcesiyle, zaman zaman bilim adina dini, din adina da bilimi inkar etmistir. Bilginin tamami Allah'a aittir ve din Allah'tandir. O halde bu ikisi nasil celisebilir? Insanlar arasinda anlayisi ve hosgoruyu artirmaya yonelik dinlerarasi diyaloga yonelik ortak gayretlerimiz cok is gorebilir.
Kendi memleketimizde simdiye kadar cesitli Hiristiyan mezheplerinin liderleriyle diyalog icinde olduk. Bu naciz gayretlerin bosa cikmadigini acizane ifade etmek isteriz. Amacimiz bu uc buyuk dinin inananlari arasinda hosgoru ve anlayis yoluyla bir kardeslik tesis etmektir. Bizler bir araya gelmek suretiyle sozde medeniyetler catismasinin gerceklesmesini gormek isteyen yolunu sasirmis ve supheci kimselere karsi dalgakiranlar gibi, isterseniz bariyerler gibi deyin, karsi durabiliriz.
Gecen yil bazi unlu uluslararasi bilim adamlarinin katildigi medeniyetlerarasi baris ve diyalog konulu bir sempozyum duzenledik. Bu gayretin basarisindan aldigimiz tesvikle bu tur etkinlikleri tekrarlamak istiyoruz. Halihazirda uc buyuk dinin baglilari arasindaki baglari guclendirmeye yonelik olarak dinlerarasi diyalog konusunda Vatikan'in da temsil edilecegini umit ettigimiz bir konferans duzenleme surecinde bulunuyoruz.
Yeni fikirlerimiz varmis iddiasinda bulunmuyoruz. Yine musamahaniza siginarak, bu misyonun hedeflerine yakindan hizmet etmek icin ustlenmek istedigimiz birkac teklifte bulunmayi arzu ediyoruz. Hiristiyanligin ucuncu bin yilina girisi munasebetiyle yapilacak kutlamalar vesilesiyle Ortadogu'daki Antakya, Tarsus, Efes ve Kudus gibi bazi kutsal yerlere musterek ziyaretleri iceren bircok etkinlik onermek istiyoruz. Bunu Sayin Cumhurbaskanimiz Demirel'in, cenaplarinin ulkemizi ziyaretine ve mezkur kutsal mekanlari gostermeye davetini tekrarlamak icin bir firsat addediyoruz. Anadolu halki size misafirperverligini gostermeyi ve sevkle selamlamayi hararetle beklemektedir. Filistinli liderlerle diyalog kurmak suretiyle Kudus'u birlikte ziyaret etmemize davetiye cikarabiliriz. Bu ziyaret bu mubarek sehri Hiristiyanlar, Yahudiler ve Muslumanlarin, hicbir kisitlama, hatta vize dahi olmaksizin serbestce ziyaret edebilecegi uluslararasi bir bolge olarak ilan etme gayretlerine yonelik dev bir adim teskil edebilir.
Uc buyuk dinden liderlerin isbirligi ile ilki Washington DC'de olmak uzere muhtelif dunya baskentlerinde bir konferanslar serisinin gerceklestirilmesini teklif ediyoruz. Ikinci serinin zamani icin Hz. Isa'nin dogumunun 2000. yildonumu ideal olabilir.
Bir ogrenci degisim programi da cok faydali olacaktir. Inancli genc insanlarin birlikte egitim gormesi birbirlerine yakinliklarini artiracaktir. Ogrenci degisim programi cercevesinde uc buyuk dinin babasi oldugu ikrar edilen Hazreti Ibrahim'in dogumyeri olarak bilinen Urfa sehrindeki Harran'da bir ilahiyat okulu kurulabilir. Bu, ya Harran Universitesi'ndeki programlarin genisletilmesi suretiyle ya da uc dinin ihtiyaclarini da temin edecek sumullu bir mufredata sahip bagimsiz bir universite seklinde gerceklestirilebilir.
Onerilen programlar asiri buyuk isler gibi algilanabilir; ama bunlar erisilmez degildir. Dunyada iki tip insan vardir. Bazilari kendilerini topluma adapte etmeye calisir. Diger bazilari ise topluma uymaktansa toplumu kendi degerlerine adapte etmek ister. Toplum butun ilerlemeleri bu ikinci tip insanlara borcludur. Onlari yarattigi icin Rabb'e sukurler olsun.
M. Fethullah Gulen / Rabb'in aciz kulu / 9 Subat 1998


BÜYÜK İHANET!!!


insanın kanını donduruyor.. öncelikle şunu söyleyeyim.
09.02.2012 tarihli. UNUTMAMAK İÇİN YAYINLIYORUM!!!

MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile eski MİT
Müsteşarı Emre Taner ve Yardımcısı Afet Güneş'in KCK soruşturması kapsamında ifadeye çağırılmasına neden olan belgeler dehşete düşürdü.

Buna göre KCK, MİT gözetiminde kuruldu. Bazı eylem talimatları MİT tarafından teröristlere ulaştırıldı. Hedef önce Kürdistan sonra Öcalan’a özgürlük.

Bugün gazetesi şoke eden iddiaları manşetine taşıdı. Bu soruşturmanın kendisi ve yankıları uzun süre konuşulacak gibi. İşte o belgelerle ortaya atılan çok ağır iddialar:

"KCK'NIN KURULUŞU MİT GÖZETİMİNDE TAMAMLANDI"
Terör örgütüyle görüşen MİT heyeti, istihbarat toplama ve bilgi edinme görevinin dışında örgütün yönetilmesine aracılık etti. Silahlı faaliyet yürütmesi en baştan beri öngörülen KCK yapılanması, MİT heyetinin gözetiminde tamamlandı.


"ÖCALAN'IN SİLAHLI EYLEM TALİMATLARI ULAŞTIRILDI"
MİT'in bazı mensupları, doğrudan temaslar ve ajanları aracılığıyla elde ettikleri saldırı talimatlarının önlenmesi için harekete geçmedi. Hatta eylem talimatlarını yerine getirecek olan Kandil ve kırsal kadrolara iletilmesine aracı oldu.
"ÖNCE KÜRDİSTAN SONRA ÖCALAN'A ÖZGÜRLÜK"
İstihbarat toplama vazifesi aşılarak devletin bütünlüğü ve Anayasal düzene karşı anlaşma noktasında varıldı. Yeni Anayasa da özerk Kürdistan'a imkan tanınması, Öcalan'ın önce ev hapsine ardından özgürlüğüne kavuşması konusunda mutabakata varıldı.

"PKK POLİS OLACAK, NATO VE BM BÖLGEYE ÇEKİLECEK"

PKK'nın özerk Kürdistan'da polis gücü olarak kullanılması, Birleşmiş Milletler veya NATO'nun bölgeye müdahalesini de içeren mutabakat metinlerine ulaşıldı. Tutuklu KCK sanıklarının serbest bırakılacağı teminatı da verildi.


'İMRALI İLE İLETİŞİMİ TEŞKİLAT SAĞLIYORDU'

KCK operasyonlarında ele geçirilen özel Yetkili Savcılığın elinde bulunan bilgi ve belgeler, terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan ile örgüt üst yönetimi arasında mektuplaşma trafiğini MİT mensuplarının sağladığını ortaya koydu. İddialara göre Öcalan tarafından 6 Temmuz 2011 günü yazılan "KCK Yürütme Konseyi Başkanlığına" başlıklı el yazısı mektup da MİT heyeti tarafından örgütün Avrupa kadrolarına ulaştırıldı. Bu bilgiler Diyarbakır'daki KCK operasyonları sırasında ele geçirildi. Öcalan görüşme notlarında birçok defa heyetle görüştüğünü, mektup trafiği yaşandığını söyledi.

HUKUKSUZLUĞU BİLİYORLARDI
Basına "PKK-MİT Oslo Görüşmeleri" olarak yansıyan ses kaydında da MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş'in, Öcalan ile Avrupa'daki örgüt yöneticileri arasında mektup iletişimini yürüteceğine dair sözleri yer almıştı.


Ses kayıtlarında Güneş, "Notun (5) sayfayı geçmeyecek şekilde yazılmasını, İmralı'ya gittiklerinde ilk olarak örgüt tarafından hazırlanan notu Öcalan'a verdiklerini, hiç ses çıkarmadan okumasını beklediklerini, Öcalan'ın notu 1,1.5 saat boyunca okuduğunu, Öcalan'ın cevabını mektubun arkasına yazdığı, bunun da 45 dakika civarında sürdüğü, ona 'kısa yaz' diye yalvardıklarını, İmralı ile böyle bir kanal kurulmasının büyük bir fırsat olduğunu" söylüyordu. Ses kayıtlarında Afet Güneş "Öcalan ile örgüt üst yönetimi arasında devam eden karşılıklı mektup trafiğine izin verilerek hukuka uygun olmayan bir iş yapıldığını, devletin bu durumun daha nereye kadar gideceğini sorgulayacağım, bu sebeple bu mektuplardan sonuç alınmasının önemli olduğunu" kaydediyordu.

KCK'LILARA TAHLİYE SÖZÜ
MİT heyeti ile örgüt arasında yapılan ve Diyarbakır'da ele geçirilen mutabakat metinlerinde KCK tutuklularının serbest bırakılması için MİT heyetinin taahhütte bulunduğu anlaşıldı. Mutabakat metninde "Kürt halkının siyasi ve legal temsilcileri, basın yayın organları ve çalışanlarına yönelik uygulanan baskı, tutuklama ve çalışmalarım engelleme vb. yönelimlere son verilmesi ve KCK adı altında gerçekleşen siyasi operasyonlarda tutuklananların serbest bırakılması sürecin yumuşatılması ve çözüm yönünde ilerlemesi için önemli bir adım olacaktır. Bu çerçevede Türk tarafı ilk adım olarak Newroz ve sonrasında tutuklanan Kürt siyasetçileri bırakmayı taahhüt eder" ifadeleri yer aldı. Abdullah Öcalan'm 23 Mart 2011 tarihinde avukatları ile yaptığı görüşmelerde, MİT heyetinin hükümeti Öcalan'a şikayet ettiği ve kendisine verilen sınırın dışında bir rol yürüttüğü anlaşıldı. Öcalan avukatlara MİT heyeti hakkında şunları söyledi: "AKPnin uyguladığı bu yeni konseptin yani siyasi tasfiye ve taviz politikasının sorunu çözme konusunda yanlış ve yetersiz olduğunu düşünüyorlar. Tam emin değilim ama edindiğim izlenim bu."

TERÖR ÖRGÜTÜNE TARAF STATÜSÜ KAZANDIRILDI
MİT heyeti "Oslo Görüşmeleri" adı altında Türkiye'nin kırmızı bültenle aradığı PKK/KCK'nın liderlerinden Zübeyr Aydar, Mustafa Karasu ve Sabri Ok'un da bulunduğu üst düzey örgüt mensupları ile görüşmeye devam etti. Böylece terör örgütünün devlet düzeyinde taraf olarak görülmesine olanak doğdu. Ele geçirilen "Mutabakat Metni" belgesinde "Üç paragraflık giriş ve 9 maddeden oluşan iş bu mutabakat metni, taraflar arasında arabuluculuk yapan (Hakem Devlet) HD temsilcileri tarafından, taraflar adına imza altına alınmış ve aslı (Hakem Devlet) HD merkezinde arşive alınmıştır" ifadelerinin yer aldığı belirlendi.
NATO BÖLGEYE ÇEKİLECEK
MİT heyetinin. Öcalan'ın BM Müdahalesi planını örgüte ilettiği ve en baştan beri Devlet Yapılanması olarak tasarlandığı bilinmesine rağmen KCK yapılanmasının tamamlanmasına da göz yumduğu ortaya çıktı. Öcalan 17 Haziran 201O'da avukatları ile yaptığı görüşmede "Eğer Hükümet bir temsilcisini gönderirse, gelip görüşürlerse, bu konuda parlamentodan bir karar çıkartıp önümü açarlarsa ben iki günde tüm silahlı güçleri bir alanda toplayabilirim. Buna gücüm de var iddiam da var. kendime güveniyorum. Silahlı güçler BM'nin ya da NATO'nun denetimi altında bir bölgeye de çekebiliriz" şeklinde beyanda bulunmuştu.
Öcalan'ın bu talimatı Cengiz Kapmaz tarafından MİT'e de iletildi.

'PKK POLİS GÜCÜ OLACAK'
Ele geçen belgelerde ayrıca PKK'nın özerk Kürdistan’da polis gücü olarak kullanılması. Birleşmiş Milletler veya NATO'nun bölgeye müdahalesini de içeren mutabakat metinlerine ulaşıldı... Bazı MİT mensupları, Öcalan ile terör örgütünün Avrupa ve Kırsal kadrolarıyla iletişiminde kuryelik yaptı.

SİLAHLI FAALİYETE GÖZ YUMULDU
MİT heyetinin örgüt ile yaptığı görüşmelerde KCK yapılanmasının tamamlanması için Devlet birimlerinin oyalanması konusunda taahhütte bulunduğu anlaşıldı. Ses kaydında da Afet Güneş "Örgütün metropolleri patlayıcı maddelerle doldurduğunu bildiğini" belirtiyordu. Öcalan bir taraftan heyetle görüşürken bir taraftan da avukatları aracılığıyla örgüte talimatlar verdiği, MİT heyetinin de avukatlar içindeki ajanı Asrın Hukuk Bürosu aracılığıyla tüm bu gelişmelere izleyerek eylem talimatlarından haberdar olmasına rağmen seyirci kaldığı anlaşıldı.

HABUR'U ORGANİZE EDENLER

MİT heyetinin, bir taraftan hükümet adına bu görüşmeleri sürdürürken öte yandan hükümeti zor durumda bırakacak provokasyonların ortaya çıkmasını sağladığı belirlendi. Bu durum Gizli Tanık Bahar'ın ifadesinde "Habur olayını organize edenlerle Öcalan'la görüşenler aynı kişilerdir ve Habur hükümete karşı bir operasyon gibi planlanmıştır" sözleriyle ortaya konuldu.
SAVAŞ NOTUNU GÖTÜRDÜLER
MİT heyeti tarafından KCK Yürütme Konseyine ulaştırılan Öcalan'a ait el yazması mektupta KCK'nın alternatif devlet kurma girişimi olduğu belirtiliyor. MİT heyetinin ulaştırdığı bu mektubu talimat olarak kabul eden örgütün, KCK'nın yapılanması için seferber olduğu anlaşıldı. O mektupta KCK Öcalan tarafından şöyle tanımlanıyor: "KCK'nın her düzeyde kendini yaşatmak için eğitmesi, lojistiklendirmesi, irtibatlandırması, örgütlendirmesi, demokratik ulus çözümünü pratikleştirmesi için kaçınılmazıdır." MİT heyeti tarafından örgüte ulaştırılan mektup üzerine 14 Temmuz 2011'de DTK tarafından demokratik özerklik ilan edildiği anlaşıldı. MİT heyetinin özerklik ilanından haberdar olduğu hatta bu talimata aracılık ettiği halde bunu ilgili kurumlarla paylaşmadığı belirlendi. MİT'in ilettiği o mektupta Öcalan'ın halk savaşı talimatı da şu şekilde yer aldı: "Dolayısıyla süreç hem anlamlı Demokratik Çözüm ve Barış konusunda olduğu kadar 'halk savaşı' konusunda da olağanca ağırlığını sürdürmektedir."


TAYYİP ERDOĞAN HIRSIZ MI?
Hırsızlık; Her dilde bir insanınkendisine ait olmayan şeyleri çalmasıdır. Bu para, mal, eşya, çalınabilecek her şey olabilir.
Halkın güveniyle seçilmiş bir devlet adamı zenginliğini açıklayamaz, hatta bazı gizli gelirlerini yurt dışı bankalara, sermaye kurumlarına, kuruluşlarına yatırıyorsa bu gelirlerin yasal yoldan olmadığı açıktır. Yargı kurumları burada olağan kanun veya hukuk devletlerinde devreye girerek gerekli soruşturmaları yaparlar.
Sadece diktatörlük dönemlerinde çok aşırı baskı var ise bunlar yapılamaz. Şimdi aşağıda ülkemizin bir siyasi partisinin, Halkın Kurtuluşu Partisinin internet sitesinden kopyaladığım haberi okuyunuz. Bu haber, dünyada çok konuşulan Wikileaks belgelerine dayanır.
SİYASETİ MİLLİYE NOTLARI...

"Efendiler!...Her halde âlemde bir hak vardır. Ve hak, kuvvetin üstündedir."
Mustafa Kemal Atatürk

1 Aralık 2010 Çarşamba



Türkiye'nin gündemi, daha önce hiç bu kadar yoğun ve peşpeşe gelen ve her biri diğerinden ilginç olaylarla dolu olmuş muydu, hiç zannetmiyorum. Özellikle internet teknolojilerindeki gelişmelerin küresel çapta iletişim ve paylaşımı olağanüstü kolaylaştırması, aynı zamanda dünya halklarından, onların aleyhine gizli saklı işler çevirenlerin de işlerini bir hayli zora sokmaya başladı.

Bugünlerde, bizde olduğu gibi diğer bir çok hükümetin de başını ağrıtan "Wikileaks Belgeleri" de, dünyada artık yeni bir dönemin başladığının adeta habercisi sanki.

Bu belgelerden Türkiye'nin payına düşenler ise epey bir baş ağrısına sebep olacak gibi. Bunların başında ise sayın başbakanımızın serveti ile ilgili bölümler geliyor.

Bu belgelerde söylenenlere bakınca insan, ister istemez biraz daha gerilere gitmek ihtiyacını duyuyor. Mesela;
-Daha AKP kurulurken Rahmi Koç gibi ülkenin en önde gelen bir işadamı; "Erdoğan'ın 1 Milyar Doları var!" demek gereğini neden duymuştu?
-Daha sonraları aynı konu yeniden gündeme gelmiş, Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Sabahattin Önkibar, 6 Şubat 2010 tarihinde; "Wikipedia sitesinde yer alan: “Tayyip bey; Brunei Sultanı, Suudi Kralı ve Körfez Emirlerinden sonra dünyanın en zengin 7. lideridir. 2 milyar dolarlık serveti var.” bilgisini köşesine taşımış, ardından Rahmi beyin söyledikleri karşısında sessiz kalan Erdoğan,
Önkibar’a karşı ise sessiz kalmamış ve derhal dava açmıştı. Önkibar, bunu köşesinde şöyle dile getiriyordu:
"“Bendeniz herkesin erişebildiği bir siteden aldığım bu haberi (Yazım yayımlandıktan sonra o bilgiler siteden çıkarıldı, ama eski çıktısı mevcut) iddia olarak yazdığım için mahkemeye verilir ve tazminat talep edilir durumuna getirilirken aynı konuda benden çok ama çok öte sözler eden birine böyle bir dava Tayyip bey tarafından açılma gereği bile duyulmadı.

Kastettiğim kişi, Koç’un patronu Rahmi beydir.
Rahmi Koç, AKP kurulma aşamasındayken manşetlere oturan şu sözü etmişti:
"Tayyip Erdoğan'ın 1 milyar doları var"
Rahmi Koç’a dava yok

Evet Rahmi bey direkt itham ederek böylesine ciddi bir iddiada bulunurken, Tayyip Erdoğan bu sözü edeni mahkemeye vermeye gerek görmemiş.
Peki ama niçin?"
Rahmi beyin somut olarak bildiği şeyler vardı da Erdoğan bundan mı ürktü?
Yoksa Rahmi Koç’un kişiliğini veya konunun uçukluğunu mu ciddiye almadı!"

Şimdi biraz daha gerilere gidelim ve gazeteci Güler Kömürcü'nün 2 Ekim 2007 tarihli Akşam Gazetesi'de, "Yeşil cennetteki sır hesaplar..." başlıklı makalesinden alıntıladığımız şu satırlara bir göz atalım.
‘Erdoğan’ın BM’deki ikili temasları arasında St. Vincent Grenadinesisimli ada devletinin başbakanı da yer aldı. Bağımsızlığını elde edeli daha 30 yıl bile olmamış 120 bin nüfuslu bu ülkenin BM oylamalarında Karayipler’deki beş komşusunun tercihini de etkilediği biliniyor. BM Güvenlik Konseyi’nde koltuk hedefleyen Türkiye’nin ada devlete ilgisi bu yüzden. Ayrıca Erdoğan’la görüşen Başbakan Ralph Gonsalves’in Temmuz ayında tatile Türkiye’ye geldiği de ortaya çıktı...’
Karayipler’deki ‘bizim mahalle kadar’ bile nüfusu olmayan bu ada devletin başbakanına ‘geniş çevrelerce gösterilen’ bu özel ilgi, dünyanın tatil cenneti Karayipler’den ‘tatil için sık sık Türkiye’ye gelen Gonsalves’in dikkat çekici bu sosyal alışkanlığı beni yine şeytanın avukatlığına mecbur etti.

Başbakan Erdoğan’ın da ‘dış işleri’ nedeniyle yakın ilgisine mazhar olan Karayipler’deki malum adanın çoook önemli bir özelliği var; dünyanın sayılı vergi cenneti, sır hesapları barındıran off shore bankalara sahip olması. İnternette kısa bir gezintiyle bulduğum bilgilere bakalım hemen;

St. Vincent ve Grenadines: ‘Vergi cenneti ülkelerin sayısı aslında 50’nin üzerinde. OECD resmi internet sitesinde yer alan listede, 38 ülke vergi cenneti olarak sayılmış. Bu ülkelerin başında ‘St. Vincent and the Grenadines, geliyor. Vergi cennetlerinin amacı, bankacılık ve finans alanında olsun, vergisel konularda olsun, sundukları imkânlarla ve gizlilik prensipleriyle her ülkeden her milletten yabancı yatırımcıyı, yabancı sermayeyi kendilerine çekmek. Bunda da başarılı oldukları söylenebilir, zira rakamsal olarak trilyon dolarlık işlem hacminden ve mevduattan bahsediliyor.

Bakın, Sayın Muzaffer Demir (Eski Gelirler Başkontrolörü, YMM) bir makalesinde ne diyor? ‘Sözgelimi, 300.000 nüfuslu Bahama Adaları’ndaki off-shore bankalarda biriken mevduat tutarı 350 milyar doları bulmuştur? (tek bir bölgede 350 milyar dolaaarlık hesap, rakama bakın)

Şimdi, bu bilgilerden sonra sizlerin de aklına aynı soruların geldiğine eminim, acaba? Vergiden muaf olan, sır hesapları barındıran bu adalarda acaba Türkiye’den kim-kimlerin ‘sır hesapları’ vardır? (off shore hesap açmakta elbette bir yasadışı durum yok) Asıl sorum daha doğrusu şu; Bu hesapların ne kadarı ‘Türkiye’den kayıt altında çıkmıştır? Kayıt dışında gezinen sır hesaplar Karayipler’de hangi ‘gelişmiş ülkenin’ kontrolünde bulunmaktadır? Bu sır hesaplar acaba hangi şirket hesaplarının içinde gizlenmiştir?


St. Vincent Grenadines isimli ada devletinin başbakanı Gonsalves beye acaba sık sık gerçekleştirdiği Türkiye seyahatlerinde kim-kimler ev sahipliği yapıyordur?


Benden bu kadar, soru ve cevaplara katkıda bulunmanızı bekliyorum ey benim meraklı okurum...”

Şimdi biraz daha yakınlara, 16 Ocak 2010 tarihinde "Açık İstihbarat" adlı sitede yayınlanan bir makaleye gelelim.

Makalenin başlığı şu: "Bir Milli Güvenlik Sorusu : "Erdoğan"'ın Servetini Kim Yönetiyor?"

İşte bu makaleden bazı satırlar:"Avrupa ; derin bir skandalla çalkalanıyor. Aslında son iki senedir arka planda pişen bir skandal bu.

Gizlilik yasaları ile ünlü bir bankacılık sektörüne sahip İsviçre'nin bankalarındaki gizli hesapları içeren bir CD için yürütülen pazarlık bir çok insanı uykusuz bırakacak cinsten. Almanya; içerisinde İsviçre bankalarında gizli hesapları bulunan kişilerin listesinin bulunduğu CD için 3.4 milyon dolar ödemeye hazırlanıyor.
Bu CD'deki hesapların hangi bankalara ait olabileceği konusunda spekülasyonlar mevcut. Tahminler Credit Suisse, UBS ve HSBC üzerinde yoğunlaşmış durumda.


Hatırlarsınız geçenlerde; Fransa Devlet Başkanı Sarkozy'nin Erdoğan'a, serveti ile ilgili imalı bir çıkışta bulunduğunu yayınlamıştık. (Bkz. Çok zenginleştiniz Mösyö /http://www.acikistihbarat.com/Yazilar.asp?yazi=695)


Erdoğan bu tarz imalara alışık. Başbakanlığının daha ilk günlerinde Rahmi Koç; "her şeyi biliyoruz" mesajını bir gazeteciye verdiği röportajda araya sıkıştırdığı şu cümle ile vermişti:

Bu servet söylentileri, 8 senelik bir iktidar pastası keyfinden önceydi. Ne Aycell'ler Aria ile birleştirilip Avea yapılmış (Berlusconi dostluğunun tohumlarının atıldığı özel satış) , ne yandaşlara özelleştirme rantları dağıtılmış, ne Lübnan'da Telekom balayılarına çıkılmış, ne Çamlıca sırtlarında villalar alınmıştı.

Sarkozy'nin Tayyip Erdoğan'a yaptığı dokundurma ile Rahmi Koç'un dokundurması 8 yıl arayla geldi ama mesaj aynıydı. "Servetini biliyoruz"

Fakat Başbakanınızın bu servetinin Sarkozy gibi bir küresel palyoçunun diline pelesenk olması bir "milli güvenlik" sorunudur ve bu günlerde Avrupa'da istihbarat servislerinin elinde dolaşan özel CD'lerle bağlantılı ele alınmalıdır.

Son günlerde ; küresel finans şebekelerin kontrolündeki dev bankalardaki gizli hesapların çeşitli istihbarat servislerinin elinde oyuncak olduğu yukarıda belirttiğimiz haberlerden aşikar.

Tayyip Erdoğan'ın da bu ülkenin görüp göreceği en şaibesiz başbakan olmadığı da herkesin malumu. Maliye Bakanı Unakıtan'ın ani istifası ve "ortadan kayboluşu" ile ilgili iddialarla yanyana konulduğunda ve daha seneler öncesinden, Üzeyir Garih'in rahle-i tedrisatından / rahle-i ihalelerinden geçen Erdoğan'ın Koç'un iddiaları karşısındaki suskunluğu hatırlanıldığında;

HSBC bombalamalarının Balyoz planı ile ilişkilendirildiği şu günlerde; özel hesap bilgileri ve ülkenin başbakanının dillere destan servetinin kimler tarafından yönetildiği hepimizi ilgilendiren bir sorun olmaya devam ediyor."
Amerikan Yahudi Kongresi'nden ödülünü, New York'taki HSBC binasında düzenlenen törenle alan Tayyip Erdoğan'ı bu bilgiler ne kadar ilgilendirir bilemiyoruz. Hesap bilgilerinin bir çalışan aracılığı ile bankadan çıkarıldığı ve daha sonra Fransız yetkililerin eline geçtiği belirtiliyor. 

HSBC ; bir daha bu tarz bir veri hırsızlığı vakasının yaşanmaması için güvenlik sistemlerine 100 milyon İsviçre frangı (93.5 milyon dolar) yatırım yaptığını eklemeyi de unutmadı. Çalınan hesap verilerinin 2006 Ekiminden önce açılan hesaplar olduğu belirtiliyor. HSBC daha önce yaptığı açıklamalarda bilgileri çalınan hesap sayısının 10'dan az olduğunu açıklamıştı. Geçen Perşembe günü yapılan açıklamada ise HSBC'nin İsviçre'deki özel bankacılık biriminden bilgileri çalınan hesap sayısının 15.000 olduğu belirtildi. HSBC'den geçenlerde yapılan bir açıklama, bu bankanın özel bankacılık biriminde gerçekleşen veri hırsızlığının boyutunun tahmin edilenden de büyük olduğunu ortaya çıkardı. Haberde İsviçre'den çalınan özel hesap bilgilerinin olası kaynaklarından biri de HSBC olarak belirtilmişti. Fransa Devlet Başkanı Sarkozy'nin; Erdoğan'a yaptığı , "Çok zenginleştiniz mösyö" şeklindeki imalı çıkışının da bu arka plan çerçevesinde okunması gerektiğini belirtmiştik.

Mehmet Metiner'i bile kaygılandırması gereken bir sorundur bu. "
HSBC bombalamalarının Balyoz planı ile ilişkilendirildiği şu günlerde; özel hesap bilgileri ve ülkenin başbakanının dillere destan servetinin kimler tarafından yönetildiği hepimizi ilgilendiren bir sorun olmaya devam ediyor."

Şimdi vatandaş; WIKILEAKS Belgeleri, işte bu yüzden kafamızı daha bir karıştırıyor dese haksız mı? 
Wikileaks : Tayyip Erdoğan’ın İsviçre’de 8 hesabı var
Posted by admin On Aralık 27, 2013 0 Comment
WikiLeaks internet sitesi, ABD’nin karşı çıkmasına rağmen yeni belgeleri Le Monde, El Pais, Der Spiegel, Guardian ve ilk öncü olarak New York Times’da yayınladı.
MUHALEFET SESSİZ
Türkiye’de büyük yankı uyandıran bu açıklamalarla ilgili muhalefetten henüz ses çıkmadı.. AKP’li bakanlar ve Erdoğan hakkında ciddi iddialar muhalefet için argüman olabilecek nitelikte.. Ancak gece geç saatlerden bu yana gündemi meşgul eden iddialarla ilgili ne Chp ne de Mhp’den bir açıklama gelmedi..
Wikileaks‘in yayınladığı belgeler arasında Erdoğan’ın İsviçre’de 8 hesabı olduğu iddia edildi.
YOLSUZLUK BELGELERİ
Belgelerin içinde ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman’ın AKP hükümetindeki yolsuzluk iddialarına dair geçtiği gizli belgeler de bulunuyor. Ankara’dan 30 Aralık 2004 tarihinde geçilen belgenin 21. maddesinde Erdoğan’ın İsviçre Bankası’nda 8 ayrı hesabı olduğu iddia ediliyor.
CİDDİ YOLSUZLUKLAR VAR
21. maddede şu ifadeler yer alıyor:
“AKP iktidara yolsuzlukların kökünü kazıyacağını söyleyerek geldi. Halbuki AKP’lilerin bize anlattığına göre, partinin ulusal, bölgesel ve yerel seviyesinde ve bakanların aile üyeleri arasında çıkar çatışmaları ve ciddi yolsuzluklar var.
ERDOĞAN’IN 8 BANKA HESABI
İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var. Erdoğan’ın varlığının oğlunun düğününde gelen hediyeler ve dört çocuğunun okul masraflarını karşılıksız ödeyen Türk işadamından kaynaklandığını söylemesi ise çok yüzeysel”
YOLSUZLUĞA KARIŞAN BAKANLAR
Aynı belgenin 22. maddesinde ise yolsuzluğa en çok karışan bakanların İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen ve AKP eski İstanbul İl Başkanı Mehmet Müezzinoğlu olduğu iddia edildi.
Başbakan Erdoğan, Libya’ya gitmeden önce havaalanında düzenlediği basın toplantısında dün açıklanan Wikileaks belgeleriyle ilgili kısa bir değerlendirme yaptı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, WikiLeaks internet sitesinde açıklanan belgelerle ilgili olarak, ”Şu anda WikiLeaks‘in eteklerinde neler var, bunları bir döksün görelim. Ondan sonra da bunların ne kadar ciddi, ne kadar gayri ciddi olduğunu öğreniriz. Çünkü WikiLeaks‘in ciddiyeti şüphelidir. Bu bakımdan şu anda sadece biz eteklerindeki taşın dökülmesini bekliyoruz. Ondan sonra da değerlendirmesini yapar, gerekli açıklamaları yaparız” dedi.
WikiLeaks: ERDOGAN AND AK PARTY AFTER TWO YEARS IN POWER:TRYING TO GET A GRIP ON THEMSELVES, ON TURKEY, ON EUROPE
Biz yazamıyoruz onlar yazıyor Wikileaks iddialarını Türkiye’de sadece 2 gazete yazarken Avrupa basını Recep Tayyip Erdoğan’ı manşetlerine taşıyor.
WikiLeaks belgeleri ile ilgili Türk basını ne kadar ortamı yumuşatmaya çalışırsa çalışsın, Avrupa basını yazmaya devam ediyor.
Üstelik de, “Bunları yazanlar da, yayınlayanlar da alçaktır, namussuzdur“ sözlerini hiç de dikkate almadan.
Der Spiegel, Başbakan Tayyip Erdoğan ile ilgili ABD’lilerin değerlendirmelerini ilk yazan olarak tarihteki yerini alırken, İsviçre basını da “tersten çakmaya“ devam ediyor.
Basler Zeitung’tan sonra bu kez ülkenin en çok satan gazetesi Blick ve Neue Züricher Zeitung (nzz), Erdoğan’ın İsviçre bankalarındaki hesaplarıyla ilgili iddiaya yer verdi.
Blick, Erdoğan’ın açıklamasını “Ben ve İsviçre’de para mı? Varsa istifa ederim“ başlığıyla verdikten sonra, “kaderin garip bir cilvesi”ne değindi.
MALVARLIĞI BİZE EMANET
Blick, ABD Büyekelçiliği’nin kriptolarında Erdoğan’ın İsviçre’de en az 8 hesabı olduğu iddialarının bulunduğunu belirttikten sonra, şu yorumu yaptı:
“Türk lider için büyük aksilik… Aslında o, geçen yıl Erdo-dev (Erdowahn) unvanını almış ve İsviçre’yi minare yasağı konusunda faşist bir devlet olarak tanımlamıştı. Şimdi ise malvarlığını İsviçre’ye emanet ettiği ortaya çıkıyor. Ve bundan da haberi yokmuş?”
Blick devam ediyor:
“Erdoğan’ın çok kızgın olduğu görünüyor. Kendini öne atıp, mal varlığı ve İsviçre’deki hesaplarla ilgili iddiaların doğru olduğu ispatlanırsa istifa edeceğini söylüyor. Ama mal varlığının kaynağını da tam olarak açıklayamıyor. Çocuklarının nasıl olup da yüksek vergiler ödediği sorusu da hala cevap bekliyor…”
BAŞROLDA HEP TÜRKİYE VAR
WikiLeaks’in belgeleriyle ilgili Avrupa basınındaki haberlerin tümü Türkiye ağırlıklı. Rus Mafyası, Putin, Berlusconu, Ahmedinejad tabii ki var ama onlar başrolde değil…
Başrolde ve manşetlerde yine Türkiye var.
Türk basınının aksine, Avrupa basını “sözünü esirgemiyor“ da üstelik.
Her yapılan haberde, ABD kriptolarında Türk hükümet üyeleri ve başbakan Erdoğan için verilen tanımlamalar tekrar tekrar kullanılıyor.
Euronews, “Erdoğan ABD’ye kızgın“ başlıklı haberinde, “Türkiye ile ABD ilişkileri açıklanan belgelerden sonra biraz dumanlı. Başbakan Erdoğan, kendisini İsrail’e kini olan göz yumucu bir İslamist olarak tanıtılmasından rahatsız“ diyor.
Haberde ayrıca İsviçre’deki 8 hesap konusu işleniyor ve Erdoğan’ın buna karşı öfkelendiği vurgulanıyor.
HÜSEYİN ÇELİK TARTIŞMA KONUSU…
Özellikle İsrail nefreti konusu ile ilgili haberler önemini yitirmeye başlamışken, ABD’li diplomatların tespitini doğrularcasına gelen Hüseyin Çelik’in yaptığı açıklama yine gündem oluyor.
Çelik’in, “Bu belgelerin açıklanması en çok hangi ülkenin işine geliyor bakmak lazım. İsrail çok memnun“şeklindeki sözleri Avrupa basınında “ironik“ bir şekilde yer buluyor.
Almanca yayın yapan İsrailHeute isimli internet sitesi, bu açıklamayı geniş şekilde duyuruyor.
Haberde, “Türkiye suçluyu buldu; İsrail“ denirken, ABD dökümanlarında Türkiye için neler yazıldığının bir özeti veriliyor, İsviçre bankalarında hesap olup olmadığı konusunun büyük tartışma yarattığı vurgulanıyor.
İslamcılar’ın sık başurduğu “İsrail’i hedef seçme“ yönteminin bu olayda da kullanılması, kafalardaki soru işaretlerini artırıyor ve yargıları pekiştiriyor.
NZZ: İSVİÇRE’DE KARA PARASI VAR
Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları ve İsviçre’deki hesaplar konusu Neue Züricher Zeitung (NZZ) isimli İsviçre gazetesinin de baş konusu.
Gazete, “Türkiye’nin başbakanı ABD eski elçisinin cezalandırılmasını talep ediyor“ başlıklı haberinde,“Erdoğan’ın İsviçre’de kara parası var… Bunu ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi belirtiyor. Erdoğan kızgın“ diye yazıyor ardından da, Erdoğan’ın servetini oğlunun düğününde takılan takılarla açıklamaya çalıştığını, kızlarının ise bir işadamı tarafından ABD’de okutulduğu vurgulanıyor.
İletişim çağında, tüm haberler aynı anda her yerde işte böyle yayınlanıyor…
Die Presse isimli gazete, diğer onlarcası gibi konuyu manşetlerine taşıyanlardan…
Erdoğan’ın “İsviçre’de param yok“ açıklamasını başlığa taşıyan gazetenin internet sitesinde, ABD’li diplomatların Erdoğan’ın kişisel karakterini olumsuz tasvir ettiği, onu bir maço olarak tanıttığı, otoriter eğilimli ve kendini beğenen biri olduğunu vurguladıklarını belirtiyor.
Die Presse, Erdoğan’ın gelirlerini oğlunun düğünüyle açıklamaya çalışması ve kızlarının ABD’de bir işadamı tarafından okutulması konusunu da haberinde işliyor.
Avrupa’nın yazılı basınının yanı sıra TV’leri de konuyu geniş işleyenlerden.
N-TV’nin dışında, genişçe gelişmeleri aktaranlardan biri Alman Devlet Televizyonu ARD oldu.
ARD: ABD’YE BU KAISER LAZIM
Ana Haber Bülteni Tagesschau’nun internet sitesi, “Washington’un Anadolu’daki bu kaiser’e (Volkstribun) ihtiyacı var“ başlığıyla duyurduğu haberinde kızdıracak yorumlar yaptı.
Tagasschau’da, “Wikileaks’taki Erdoğan’la ilgili açıklamalar hoş değil; ABD Elçiliği tarafından göz yumucu bir İslamist olarak tanımlanmış… Washington’un Ankara’ya ihtiyacı var, çünkü onların İran’la bağlantıları kuvvetli“deniliyor.
Ulrich Pick imzalı olan ve ARD-Hörfunk-Studio İstanbul mahreci taşıyan yazı, ABD Elçiliği’nin belgelerinde Erdoğan için ne denilmişse yeniden özetleniyor.
Geniş bir haber analiz yayınlayan Tagesschau, Erdoğan’ın İran’ın dışında Suriye ile ilişkileri geliştirdiğini, İsrail’le ilişkilerin kötüleştiğini, 1 Mart Tezkeresi’nin reddi ile ABD ilişkilerinde sıkıntılar yaşandığı sözde Ermeni soykırımı gibi konularda da sorunların sürdüğünü irdeliyor."
Sonuç olarak her sözü, her hali,her işi hem ülke içinde hem de dışında sansasyon yaratan, yabancı bankalardaki hesapları başka devlet başkanlarının elinde olan bir Recep Tayyip Erdoğan hakkında yapılan hiçbir tespit, itham boş yere gereksizce yapılmamıştır. Hala DÖRT YILLIK ÜNİVERSİTE DİPLOMASINI İBRAZ EDEMEMİŞ bir şahıs cumhurbaşkanı, başkan değil, bahsedilen yabancı ülkelerin devlet adamları ve sivil toplum örgütleri ile gizli aleni işbirliği yaparak hükumeti, devleti ele geçirmiş, “yetki gaspı” yapmıştır, kendisinin de artık gideceğini anladığı 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden önce yaptığı bir açıklamada “Belediyelerden çekilirsek DEVRİ SABIK YARATMAYIN” demiştir. Kemal Kılıçdaroğlu’da belediyelere böyle talimat verdi mi vermedi mi aklımda değil.
O ve belediyeleri devri Sabık olmayacakca bunca vatansever onun yüzünden niye DEVRİ SABIK TAYYİP ERDOĞAN DOSYASI.docolsun ki?
Takdir vicdanlarındır.
Alaeddin Yavuz