"Türkiye Türklerindir +40" Bloguna Hoş geldiniz!!!

Ey Türk Milleti!
Birinci vazifen seni İslamcılık ve Türkçülükle benliğinden koparan, Araplaştıran din, devlet, ticarette sana yer vermeyen, seni küçük dereceli askeri görevlere vererek ölüme süren, sana hocalık, başbuğluk eden hainlere giydirdiğin tacı geri almaktır. Bunu yapabilmen için seni uyandıracak her türlü bilgi ve belge mevcuttur. Ya özgürlüğünü kazan ya da öl. Kölelikle atalarının kemiklerini sızlatma. Arap Rumların ırkçı kinci ensest sapık dinlerinden çık. Kurtuluşun başlangıcı burasıdır. Aklen kurtulmadıkça saltanatın da olsa kölesindir unutma. Sen özgür birey olmadıkça kardeşliğin önemi yoktur. Devletin her yüksek kademesine göz dik yerini al. Tırsma. Çabala, savaş ve kazan! Birlikte yaşadığın kavimlerle kardeşlik o zaman daha güzel olacaktır. Alaeddin Yavuz

Tarih boyunca atalarımız günümüzdeki kadar, her türlü bilgiye ulaşabilecek böyle bir çağ yaşamadılar.
Bizler tümünden şanslıyız. Buna dayanarak, blog içerikleri binlerce yıldır doğru bilinenleri sorgulamaktadır.
İster bu bloğda, ister okulda, camide veya başka yerde hiçbir yazılanı, öğretileni “sorgulamadan, araştırmadan” doğru kabul etmeyiniz!
Vatan-Millet davası,hiçbir kurum veya kuruluşa havale edilemez, milletçe sahiplenilmedikçe hiç bir dava milli değildir.
Davasına sahip çıkmayan halk da millet değil sürüdür. Adilyargıç/Keykubat.

Blog yazılarının telif hakları-copyright © “adilyargic; adilyargicc; keykubat.blogspot.com ve keykubat.blogcu.com” rumuzlarıyla yazan Alaeddin Yavuz’a aittir.
Hala okumak istiyorsanız buyurunuz.

Saygılar, sevgiler!

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul, Kartal, Turkey
KENDİLERİ İÇİN PLAN YAPMAYAN MİLLETLER, BAŞKALARININ KENDİLERİ İÇİN YAPTIKLARI PLANLARA RAZI OLURLAR.Keykubat- ATATÜRK'TEN SONRA ÜLKEMİZDEN TÜRK ve MÜSLÜMAN HALKLAR İÇİN PLAN YAPAN ve EZİLEN HALKLARA ÖNDER OLACAK SİYASET İZLEYEN BİR LİDER ÇIKMAMIŞ, ARDILLARI,ONUN İZLEDİĞİ ANTİ EMPERYALİST SİYASETİ TERK ETMİŞ,DEVLETİ AB-D KUCAĞINA ATMIŞ VE ONLARA BAĞLILIĞI ATATÜRKÇÜLÜK SAYMIŞ,HALKIMIZIN DİNİ VE IRKİ DEĞERLERİNİ AŞAĞILAYARAK TAHRİK ETMİŞ, KADEMELİ OLARAK HALKIMIZI HIRİSTİYANLAŞTIRMAK İÇİN DIŞ GÜÇLERCE GİZLİ-AÇIK DESTEKLENEN SAPIK DİNCİ YAPILANMALARI GÜÇLENDİREREK,İKTİDARA TAŞIMIŞ,IRK,MEZHEP BAĞLAMINDA KARŞILIKLI DÜŞMANLIKLAR YARATMIŞ, ÜLKENİN KAYNAK VE SERMAYESİNİ YABANCILARA PEŞKEŞ ÇEKMİŞ,YUKARIDA SAYILAN AB-D PROJELERİNE GÖRE ASKERİ DARBELERLE KENDİ MİLLETİNİ SİNDİREREK BÖLÜNMENİN YAŞANDIĞI BÖYLE GÜNLERDE BİLE TEPKİSİZ KALMASINI SAĞLAYAN KORKU ORTAMINI HAZIRLAMIŞ,BENZER MUHTELİF İHANETLER İÇİNDE BİR ŞEKİLDE YER ALMIŞLARDIR.İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ GÜNÜN DURUMU BUDUR-Keykubat İNSAN,PRANGA VURULMAKLA,KIRBAÇLANARAK ÇALIŞTIRILMAKLA ESİR OLUR.ESİRLİĞİ YAŞAM BİÇİMİ OLARAK BENİMSERSE KÖLE OLUR. VATANINIZA,DEĞERLERİNİZE,ÖZGÜRLÜĞÜNÜZE SAHİP,HER TÜRLÜ EMPERYALİZME KARŞI ÇIKIN!!! Keykubat

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Translate

Bu Blogda Ara

30 Mart 2012 Cuma

ÇİLECİLİK HİNDULUKTAN İSLAM A


Çilecilik (Asceticism)

Yatağı Çivili Tahta olan "Çileci" bir Hint Fakiri
Asceticism Grek dilinde “σκησις, áskēsis,” uygulama veya eğitim anlamına gelir.
“Ascetic” zamiri eski Grek dilinde tecrübe, eğitim ve uygulama “askesis”  teriminden gelir. Ruhani veya dini amaçlara ulaşmak için kişinin kendi isteğiyle çeşitli dünyevi arzularından kendisini alıkoyma karakterine dayalı yaşam şeklini tanımlamaktadır. Hıristiyanlıkta “askesis”(çilecilik) kökleri antik çağ filozoflarının uygulamalarına dayanır. 
Çilecilik Hıristiyan Manastır yaşamının ayrılmaz bir parçası olduğundan dolayı yazımıza konu edilmiştir.

İnanna
Şimdi İnanna’nın “The Thunder and Perfect Mind- Gök Gürültüsü ve Mükemmel Akıl” ilahi metnini işleyen yazar, Elizabeth Cunningham, İnanna’nın sözlerinin mistik yorumunu yaparken alenen “İnanna’ya Tapınmaya ve kültünü kısmen de olsa yaşamaya davet ediyor sanki? Okuyalım;

“En azından batı dünyasında bu gün yerlerini belirtmek istemediğim tanrıça ibadetinin bütün karanlığının yakınında tespit edilenler hakkında çok sayıda teoriler vardır. Dikkat çekmek istediğim o (her ne ve kimse (kadın) ) tekrar ortaya çıkan/zuhur eden olarak görünmektedir. Dağılmış olan arketiplerinin (örnek numunelerinin) bir araya toplanma zamanıdır. Onun en azından Roma Katolikleri arasında bâkire anne görünümünde tamamen ortadan kaybolmamıştır. Amerika ve İngiltere’nin öne çıkan Protestan kültürlerinde tanrıçanın kokusunun yokluğu ile geç Galler prensesi gibi bir kadının trajik pohpohlanmasını merak etmemek elimden gelmiyor. İnanıyorum ki bireysel ve ortak ruhumuzun sırasıyla, sadece kutsal bâkireye ya da bedeninden ayrılmış ilahi akla da değil, ama bir kutsal orospu, “şefkatli fahişe” gibi ilahi bir dişiye ihtiyacımız vardır.

Bu gün, (bazılarımızın isteyebileceğine rağmen) kutsal fahişeliğin uygulanabileceği tapınakları tanrıçalar için inşa etmemiz pek olası, kullanışlı görünmemektedir. Fakat kutsal fahişenin örnek tipini daha renkli bir ortama koyarak içinde onu kucaklamaya başlayabiliriz.
Hatta kendimizi, kültürümüzü, kendisini Harimtu olarak tanıtan İnanna’nın torunları olan, geçinmek için çalışan fahişeler üzerine yönelterek sınayabiliriz…”

Sümer, Babil, Asur, İran, Mısır, Arap, Grek, Hint dinlerinin temel ibadet şekli olan “Tapınak fahişeliği” ülkeye bereket ve bolluk vermesi için tapınakta “tanrı ile ilişkiye giren rahibe, rahip” kültüne dayalıdır. Zamanla tarnının yerini kral-rahibe ilişkisi almış. Dinlere gore tanrılar bu dünyadan ayrıldıktan sonra da tabancılarla ilişkiye giren kutsal kadınlar ve erkeklerin barındırıldığı bu tapınaklar bir tür dini genel eve dönmüşlerdir.
Romalılar döneminde Serapis, Hermetizm ve Hırisityanlık ile son şeklini almış ve Hırisityanlıkta “Manastır Rahipliği ve rahibeliği, İslam’da hiç olmamasına ragmen peygamberin arkasından Yezidi Kureyş iktidarları özellikle Halife Yezid dönemlerinde “Tekke Fakirliği, Dervişliği” şeklinde Kabul görmüştür.

Yahudilik dahil Tevrat’ta üreyen Hıristiyanlık ve İslam dinlerinin Roma, Bizans ve İslam imparatorluğu dönemlerinde kılıç, ağır vergi gibi her türlü zorlamalara ragmen bu dinler içinde farklı tarikatlar kurarak “o dindenmiş gibi” yapan mezhepler ve tarikatlar ile Sabilik, Mecusilik ve Yezidilik bir şekilde “dönmüş” gibi yaptıysa da bu dinlerden çok küçük bir azınlık her zaman “değişmeden” kalmayı başarmıştır.
En eskilerinden olan Sabileri kısaca görelim;

Sabiler hakkında geçmişin filozoflarından bazı tespitler;

Fırat nehrinde vaftiz (suya daldırılan) olan Sabiler.

Ali El Mesudi,(Irak-896-957) Harran Sabileri, Yunanlıların avam (aşağı halk) tabakasıdır. Felsefeleri, Mütekaddimun felsefesinin (Sünni-Selefi) haşeviye (Allah’a eş koşan) kısmı olduğunu söylemektedir.
İslam Ansiklopedisi yazarı Carra De Vaux, makalesinde, Sabi adının “s-b” kökünden geldiğini ve “suya daldırma-vaftiz” anlamına geldiğini yazmıştır.

Ebu Bekir El Kassas,(İ.S.980),”Kendilerine Sabi adı veren, Süryani dili konuşan, Harran bölgesinde yaşayan bir grup vardır ki hiçbir peygamberi kabul etmez, Allah’ın hiçbir kitabına inanmaz, kitap ehli değil, putperesttirler. Kestikleri yenmez, kadınları ile nikâh edilmez” demektedir.
Ay görününce oruca başlanması ve izleyen ayın başında bitmesi geleneği, İslamiyet’ten önce Sabiler arasında görülmektedir.
Muhammed öncesi Hicaz Arapları da ay kültü dine sahiptiler. Diğer dinlerin tersine, Araplarda ay, erkek, güneş dişiydi.”

Filistin Kıptilerinde İnanna/İştar/ Aşera Tapınak Fahişeliği Kültü ve Allah;

“Universite des ciences Humaines de Strasbourg”  Strasbourg Üniversitesi İnsan Bilimleri, Din ve Tarih Araştırmaları bölümünden Fransız yazar Jacques E. Menard’ın internette yayınlanan “Les Textes de Nag Hammadi” Nag Hammadi Metinleri adlı kitabının 102. sayfasında Sabilerin ve Sabilikten etkilenen Kenan/Filistin, Lübnan bölgesi ve İsa’nın memleketi Nasıra Yahudilerinin dini inançlarında “Tapınak Fahişeliği kültü” hakkında şu tespitlerini Türkçemize çevirdim;

Sabi kadınları Fırat nehrinde vaftiz ayini
“Korkunç Büyük Ana’nın olumsuz görüntüleri, insanları sıklıkla günaha teşvik eden, kışkırtan, Mandean (Harran Sabileri) ayinlerini yapacak yaşamın elçilerini engellemek için stratejiler geliştiren, yedi gezegenin annesi dişi şeytan Ruha ’ya atfedilmiştir.

Mandean edebiyatında Ruha’nın esas tabiatın bazı kıvılcımlarını hala koruyan ruh ve dünyanın ışığına ait olduğunu kanıtlayan bazı paragraflar vardır.

“Universite des ciences Humaines de Strasbourg”  Strasbourg Üniversitesi İnsan Bilimleri, Din ve Tarih Araştırmaları bölümünden Fransız yazar Jacques E. Menard’ın internette yayınlanan “Les Textes de Nag Hammadi” Nag Hammadi Metinleri adlı kitabının 102. sayfasında Sabilerin ve Sabilikten etkilenen Kenan/Filistin, Lübnan bölgesi ve İsa’nın memleketi Nasıra Yahudilerinin dini inançlarında “Tapınak Fahişeliği kültü” hakkında şu tespitlerini Türkçemize çevirdim;

Mandeanların (Harran Irak Sabileri) Kutsal Dua Kitaplarında yaşamın açıklanmasına Ruha’ nın, kendisini cennetten kovan babası Allah’a tepkisini okuyoruz;
Değişiklik, uydurma iddiası olmasın diye metnin İngilizcesini de koydum;

Spirit (Ruha) lifted up her voice
She cried aloud and said “My Father, my father,
Why didst thou creat me? My God My God.
My ALLAH, why hast thou set me afar off
And cut me off and left me in the depths of the earthg
And in the nether glooms of darkness
So that I have strenght to rise up thither?

Türkçesi;
Ruh (Ruha) sesini yükseltti
Yüksek sesle bağırdı ve “ Babam, Babam”,
Beni neden yarattın? Tanrım, tanrım,
Allah’ım, beni uzaklara neden sürdün
Beni mahrum ettin ve yeryüzünün derinliklerine bıraktın
Ve karanlığın en alt karanlığına
Oraya çıkmaya gücüm olmasın diye?

Sabi kadınları köy yaşamında
*Not=Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde vet digger Osmanlı kaynaklarında Urfa adı geçmez. Urfa yerine Ruha veya Roha Sancağı adı geçmektedir. Ahmet Nezihi Turan tarafından Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkan "XVI.Yüzyılda RUHA (Urfa) Sancağı" adlı kitaba baktığınızda Urfa'nın Sabilerin merkezlerinden birisi olduğunu ve okuduğunuz kaynağın boş olmadığını göreceksiniz! Bu delil sayesinde Sabilerin şeytanının babasının da "Allah (El Lah) olduğunu öğrenmiş oldunuz! http://e-magaza.ttk.org.tr/switch.php?file=ProductInfo&cat_id=82&product_id=3329

Ruha, Gnostik Kabalizmin Shechina (Şekina) ve Sofya’sı gibi, ışığın krallığından mahrum edilmiş ve bu dünyaya sürülmüş olduğunu mükemmel olarak biliyordu. Bu Yahudi Aklının tahminlerinin çelişikliği, duygu karmaşası olarak da görünmektedir.
Ruha aynı zamanda, Bronte’deki Sofya’nın aziz ve fahişe olması, Simonyalı Gnostik Sofya’nın “Kutsal Ruh ve Orospu olması gibi Kutsal Ruh ve fahişe olarak da anılıyordu.”

Ruha’nın bu yakarışı bize Kürt Yezidi kutsal Kitabı Mushaf-ı Reş’in tanrısı cehennemde çektiği cezasından sonra bağışlanmış şeytan Ezd, Ezdi, Ezda, Yezid, Tavus’u, Zerdüşt’ün Ehriman’ını, Haz. İsa’yı (Kutsal ruh-oğul-kuzu İsa teslisi), Kuran’ın kovulmuş şeytanını hatırlatmaktadır ama burada geçen “Allah” adı ise İsa’nın babası Kutsal Ruh’u işaret etmektedir.

Önceki tespitlerimde de yazdığı gibi Harran Sabiliği Sümer, Akad, Babil dinlerinden doğmuştur. Ondan da Mitracılık, Zerdüştlük, Yahudilik, Hermetizm, Serapis dini, Hıristiyanlık ve İslamiyet doğmuştur.

Sabi köylüleri (Nasıralılar)
Burada dikkat edilmesi gerek önemli nokta geçmişin büyük dünya devletlerinin kralları, imparatorları kendi milletleri için yaptıkları yeni dinleri halklarına dayatırken haliyle Sabilere de dayattılar.
Babillerin yıkılışlarından sonra Asur ve Pers medeniyetleri Sabileri ve Yahudileri değişikliklere zorladılar.
Yukarıda verdiğim Tevrat 2. Krallar Kitabı Bölüm 33’ün 3,5,6. Ayetlerinde geçen Yahudi Krallarının “gök cisimlerine tapmaları, çocuklarını putlara kurban etmeleri, kutsal fahişe kültü” bu dayatmaları bize göstermektedir.


Grekler M.Ö.4.yy ile M.Ö.1.yy. arasında kendi dini kavramlarını bu kavimlere dayattılar ve Sabiler dâhil eski Pers İmparatorluğu coğrafyasındaki bütün kavimler az çok Grekleştirildi.
Özellikle Harran ve Irak Sabileri çoğunlukla Greklerin halk tabakası ile kardeş oldular.
Greklerin ardından gelen Roma, Serapis Dinini özellikle Hıristiyanlığın yerleşmeye başladığı M.S. VI.yy. a kadar dayattılar. Bu dayatmayı Hıristiyanlık ve İslamiyet takip etti.

Böylece yeryüzünde “ilahi” kabul edilebilecek gerçek doğru din kalmadı. Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların bütün dini ibadet ve ayin şekillerini Sabilerde bulmak mümkündür. Bu yüzden din ve tarih araştırmacılarının yoğun ilgisi doğal olarak Sabilik üzerinde toplanmaktadır.

Ay Tanrısı Kültünde İnanna’nın Yeri;

Bereket tanrıçası İnanna
Enlil’in Zina/Tecavüz ilişkisinden doğan Ay Tanrısı Sin’in Kızı Tanrıça İnanna Kendisini Tanıtıyor;
Yukarıda “İnanna” bahsinde dikkatinizi muhakkak ki çekmiştir. İnanna hem göklerin ve yerin kutsal fahişesidir. Hal böyleyken de her daim “bakiredir.”
Milattan sonra III.yüzyıllara ait olan bu kısa risale, Mısır’da Nag Hammadi kütüphanesine 1945 yılkında bulundu. Bilim insanı George MacRae  bu risalenin adını “The Thunder and Perfect Mind” yani (Gök Gürültüsü ve Mükemmel Akıl) koydu. MacRae bu belgenin sınıflandırılmasını zor olduğunu ancak ne Hıristiyan ne Gnostik (Sabi, Mecusi, Zerdüşt, Mitracılık) ne de Yahudi dönemlerine aitti. Bunlardan çok daha eskiydi demektedir.

İnanna
Güç tarafından gönderildim
Ve üstüme yansıyana geldim,
Üzerime bakınız, siz benden yansıyansınız,
Ve işitenler işitin beni.
Kendinize götürmek için beni bekliyorsunuz
Ve beni görüşünüzden uzak tutmayınız.
Ben ilk ve sonum,
Ben onurlandırılan ve aşağılananım.
Ben fahişe ve kutsal olanım…
Ben anlaşılabilir sessizliğim,
Ve sıklıkla hatırlanan düşünceyim.
Ben çoğaltılmış olanın sesiyim,
Ve çok yerde ortaya çıkan sözüm.
Ben adımın telaffuzuyum…
İlk ve son olduğum için,
Onurlandırılmış ve kutsanmış biriyim
Ben fahişe ve kutsal olanım,
Ben karı ve bakireyim,
Ben (anne) ve kızıyım,
Ben annemin azalarıyım,
Ben anlaşılabilir sessizliğim,
 Ve hatıraları sık sık beliren fikirim,
Ben çok çalınan ses, görüntüsü çok olan sözüm,
Ben, “gök gürültüsü ve mükemmel akıl” olan adımın söylenişiyim. “The Thunder and Perfect Mind” dan alıntıdır. Nag Hammadi Kütüphanesinden.

Her Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman’ın bilmesi gereken şudur;  Böyle rüyalar gören, vahiyler söyleyen, Cifr/Kabala ilmiyle uğraşıp bağlar bağlayanların Yahudi, Grek Tevratında cezası “yakılarak ölüm”dür.
Kur’anda da buna bir itiraz yoktur ve büyücülük, bağcılık, muskacılık ayetlerle yasaktır. Hatta bunları görenlerin bildirdikleri doğru çıksa bile” Der Tevrat.

Hermes Dini, Romalılar döneminde resmileşmiş, başlangıçta çöl cinlerine tapınan Hicaz Kabile dini olan İslâm felsefesini geliştirmeye karar veren Abbasiler döneminde Hermes dini ve Aristo Mantığı, “İdris peygamber’in dini” olarak kabul edilerek  felsefi değerleri, VIII. yüzyıl Bağdat İslam Üniversitesinde İslâm tasavvuf kültürünün esaslarını belirler hale getirilmiştir.

Evliya Çelebi (Seyehatname C-4,S-642,prg-4) Tebriz ziyaretinde, Tebriz Han’ının İbşir Paşa olayıyla ilgili sorusuna cevap verirken “Aristo’yu anar ve başka yerlerde de sıklıkla bunu tekrar eder;
“…Eğer Hanım bu aciz kulundan İbşir’in katlediliş sebebini öğrenmek isterse, hikmet dersini ARİSTO’dan, şifa haberini de Lokman’dan dinlesinler!...”  cümlesi buna örnektir.

İslâm’a Büyük İskender’in öğretmeni Aristo felsefesi ve Roma Hermetizm’ini sokmanın önemine dikkat ediniz. Demek ki bu tarihe kadar İslâm sadece “kılıçla kabul ettirilmiş” sıradan bir kabile diniydi dersek hata etmemiş oluruz. Hatta “İslâm Grekleştirilmiş (Yunan), değiştirilmiştir” demek te mümkündür.

Mitolojiden Hıristiyanlık Dönemine Filozoflar Arasında Kadın Düşmanlıkları;

Kökenleri Tevrat, İncil ve Kur’an öncesi çağlara ait “Çilecilik” geleneğine sadık filozofların kadınlara bakışlarını okuyarak çileciliğin ne olduğunu, II.Bayezit zamanında Endülüs’ten getirilen ve günümüz Bulgaristan Rusçuk’a 1492’lerde yerleştirilen  Seferad Yahudilerinden olan,  1911’de İngiltere, 1912’de Avusturya Viyana’ya yerleşmiş olan bu yüzden Almanca dilinde eserler veren araştırmacı yazar Elias Canett’inin (1905-Rusçuk-1994-Zürih) 26 yaşında yayınladığı ve 1935’de Nazilerce yasaklanan “Körleşme-Die Blendung” adlı romanından yapılmış derlemelerde  görelim; (Hayatı hakkında bilgiler; “http://www.kirjasto.sci.fi/ecanetti.htm”)
(Derleme yazı,” http://www.karakutu.com/” dan alıntıdır.)
Buddha'nın , Konfüçyüs'ün , Homeros'un , Aziz Thomas'ın kadın düşmanlığı nereden gelmektedir ? 

Aklı başında sınıfına dahil ettiğimiz Entelektüel kesimin kadınlardan duydukları bu nefretin, kaçışın gerçek nedenleri nelerdir ?

Buddha'nın dediği gibi cidden "aptal mahlukatlar mı" ? veya Aziz Thomas'ın söylediği gibi "hızla yayılıp büyüyen yabani otlar" mıdır ?

Tarih boyunca ezilip hakir görülen, "İnsan sınıfı"na  dahil edilmeyen kadınlar hakkında, söylenenler, söylediklerini belgeleyenler...

Elias Canetti Körleşme kitabında ayrıntıları ile değiniyor bu konuya.. Meraklısı içinde bir derleme yaptık.. 
(Karakutu.com)

....

"Öyle sanıyorum ki, kadınların önemini abartıyorsun", dedi, "Onları aşırı ciddiye alıyorsun ve insan yerine koyuyorsun. Ben ise kadınlara geçiçi bir kötülük gözüyle bakıyorum. Bu bakımdan bazı böcek türlerinin durumu bizden iyi. Bir ya da bir kaç ana, bütün bir kovanı, bütün bir türü dünyaya getiriyor. Öteki hayvanlar ise gelişmeden kalıyor. 

Termitlerin alışkın olduklarından daha yoğun bir birlikte yaşama biçimi düşünülebilir mi? Böyle bir kovan, ne denli korkunç bir cinsel uyaranlar birikimi taşırdı-tabii hayvanlar, cinselliklerine sahip olsalardı! Ama cinsellikleri yok, buna ilişkin içgüdüleri de en alt düzeye indirgenmiş durumda. Ve onlar, bu denli az olandan bile korkuyorlar. İçinde binlerce ve binlerce hayvanın görünüşte anlamsız biçimde ölüp gittikleri oğul ya da sürüyü ben, kovanın içerdiği cinsellik birikiminden bir kurtuluş olarak görüyorum. Bu hayvanlar, çoğunluğu aşkın yol açacağı karışıklıklardan korumak için, kitlelerinin küçük bir bölümünü kurban ediyorlar. 

Çünkü içinde aşka bir kez izin verilirse tüm kovan yıkılır gider. Bir termitler kolonisindeki sefahat aleminden daha etkileyici bir tasarım canlandıramıyorum kafamda. Böyle bir durumda hayvanlar, ne olduklarını unuturlar; dev bir anımsama eylemi, onları boyunduruğu altına almış ve bağnaz bir bütünün parçalarına dönüştürmüştür. Artık her biri kendi için var olmak ister; bu 
içlerinden yüzünde ya da bininde başlar, sonra çılgınlık, onların çılgınlığı, kitle çılgınlığı, giderek genişler. Nöbetçiler, geçitlerdeki yerlerinden ayrılırlar; bütün koloni, mutsuz bir aşkın yalazlarıyla kavrulur. Cinsiyetleri bulunmadığından çiftleşemezler. (s510) 

(...) 

- Aşk diye bir şey yoktur. Olmayan bir şeyin de yeri ne doldurulabilir ne de doldurulamaz. Aynı kesinlikle kadın diye bir şey yoktur, diyebilmeyi isterdim. Termitler bizi ilgilendirmez. Orada kadınlar yüzünden acı çeken var mı? Onun için biz insanlarda kalalım. Dişi örümceklerin, zayıf yaratıklar olan erkek örümcekleri kötüye kullandıktan sonra kafalarını koparmaları, yalnızca dişi sivrisineklerin kan emmeleri burada konumuz dışında. Erkek arılar arasında kraliçe uğruna yapılan savaş, bir barbarlıktan başka bir şey değildir. Erkek arılara gerek yoksa neden yetiştiriliyorlar? Yararlıysalar, o zaman neden öldürülüyorlar? Ben, tüm hayvanların en acımasızı ve en çirkini olan örümceği, kadınlığın simgesi sayıyorum. Örümceğin ağı, güneşte zehirli ve mavi parıltılar saçar. (s511-512) 

(...) 

Gerçek büyük düşünürler, kadının değersiz bir yaratık olduğuna inanmışlardır. Konfüçyüs’ün konuşmalarını araştır bir kez; gerek günlük yaşamın konuları, gerekse günlük yaşamın sınırlarını aşan konular üzerine belki bin görüş ve yargı vardır; ama bak bakalım, kadınları uzaktan yakından ilgilendiren bir tek cümle bulabilir misin! Suskunluğun ustası, kadınlar üzerine susar ve konuyu böyle geçiştirir. Biçim kurallarının aynı zamanda içerik açısından da bir değer taşıdığına inanmasına karşın, ölen kadınların arkasından, matem tutulmasını bile uygunsuz ve rahatsız edici bulur. Konfüçyüs çok genç evlenmişti. Bunu da inandığından ve aşık olduğu için değil, ama törelerin gereğini yerine getirmek için yapmıştı. Karısı uzun süren bir evlilik yaşamından sonra öldü. Oğlu, ölünün başında yüksek sesle yakınmaya başladı. Ağladı, kendini yerden yere attı ve bu kadın, bir rastlantı sonucu annesi olduğu için, yerini hiçbir şeyin dolduramayacağını sandı. Bunun üzerine Konfüçyüs, üzüldüğü için, oğlunu sert sözlerle azarladı. İşte, erkek diye buna denir. (s512) 

(...) 

Buda’nın en sevdiği öğrencisi olan Ananda, bir defasında, Buda’ya şu soruyu sormuştu: 
"Yüce efendim, kadınların toplantılara katılamamaları, ticaret yapamamaları ve ekmeklerini kendi uğraşlarıyla kazanamamaları nedendir, söyler misiniz?" 

- Kadınlar, hemen öfkelenirler, Ananda! Kadınlar, kıskançtır, Ananda! Kadınlar aptaldır Ananda!  İşte Ananda! Kadınların toplantılara katılamamaları, ticaret yapamamaları ve ekmeklerini kendi uğraşlarıyla kazanamamaları bundandır. 

Kadınlar, tarikata girmek için yalvarmışlardı. Buda’nın öğrencileri de onların yanını tutmuşlardı. Ama Buda, uzun süre onlara karşı koydu. On yıllar sonra, yufka yürekliliğinin ve acıma duygusunun tutsağı olarak kendi doğru düşüncelerine karşı çıktı; rahibeler için bir tarikat kurdu. 

Rahibeler için kurmuş olduğu sekiz katı kuralın ilki şöyleydi: "Bir rahibe, tarikata girişinin üzerinden, isterse yüzyıl geçmiş olsun, henüz o gün tarikata girmiş bir rahiple bile karşılaşsa, onu saygıyla selamlamak, önünde ayağa kalkmak, ellerini kavuşturmak ve onu gerektiği gibi onurlandırmak zorundadır. Rahibe, bu kurala saygı göstermek, uymak, kutsal saymak ve yaşamı boyunca karşı gelmemek yükümü altındadır. 

Bunun gibi, rahibelerden kesinlikle kutsal saymalarının istendiği yedinci kural da şöyledir: "Bir rahibe, hiçbir koşul altında, bir rahibi aşağılayıcı davranışlarda bulunamaz ve onu azarlayamaz. "

Sekizinci kural: "Bugünden başlamak üzere, rahibelere erkekler karşısında konuşma yolu kapanmıştır. Ama rahiplere, rahibeler karşısında konuşma yolu açıktır." (s513) 

(...) 

Bir ağaç kadar sert,
Nehirler gibi kıvrımlı,
Bir kadın kadar kötü,
Bunca kötü ve aptal. 

Der, Hintlilerin en eski özdeyişlerinden biri. Dile getirilmek istenen konunun korkunçluğu karşısında, özdeyişlerin çoğu gibi bu da sertlikten kaçınan bir özdeyiş. Ama Hindistan halkının duyguları açısından iyi bir gösterge! (s514) 

(...) 

Ölüm, evliliğe son verir, ölümün yaptığını, ben yapmak hakkına sahip değil miyim?  Nedir ki ölüm dedikleri. İşlevlerin durması, bir olumsuzluk, bir hiçlik. Böyle bir  hiçliği mi beklemeliydin. Dirençli, yaşlanmış bir bedenin keyfini mi beklemeliydin. 
Çalışmasına, yaşamasına, kitaplarına, kast edildiği zaman, kim eli kolu bağlı bekler. O kadından nefret ediyorum. Şimdi de ediyorum. Ölmüş olmasına karşın nefret ediyorum. Nefret etmeye hakkım var. Bütün kadınların nefreti hakkettiklerini kanıtlayacağım sana. (s517) 

(...) 

Homeros, kadınlar hakkında bizden çok şey biliyordu. Biz görenlerin, o kör ozandan ders almamız gerek. 

Afrodite’in ihanetini anımsa. Topalladığı için, Hephaistos’u beğenmez. Kiminle aldatır Hephaistos’u? Demirci Hephaistos’ta bulamadığı tüm güzellikleri taşıyan, ozan ve Hephaistos gibi bir sanatçı olan Apollon’la mı? Tüm yeraltının sahibi olan karanlık Hades’le mi? Denizlere fırtınaları yollayan, güçlü ve öfkeli Poseidon’la mı? Onun, denizlerinden doğma olduğu için, Poseidon’la 
mı aldatması uygun düşerdi, peki kiminle? Yoksa kadınlarınki de dâhil olmak üzere, tüm hilelerden anlayan, kurnazlığı ve beceriksizliği karşısında, kendisinin, yani bir aşk tanrıçasının bile geri çekilmek zorunda olduğu Hermes’le mi? Hayır, Afrodit, kafasının boşluğunu bir sürü adale ile dolduran, kızıl saçlı bir budalayı, Yunanistan’daki paralı askerlerin tanrısı olan Ares’i yeğler. Akıl diye bir şey yoktur Ares’te. Yalnız yumruklarına güvenir. Kabalığı sınırsızdır. Ama sınırlı bir kafanın somut örneğidir. (s519-520) 

(...) 

Karısı tarafından öldürülen, yeraltı dünyasında artık salt donuk, mavi bir gölge gibi var olan Agamemnon’un, Odyseus’a söyledikleri, bence Homeros’un, bize bırakmış olduğu en değerli ve en özgün mirastır: 

Sen de ders al bundan,
Yumuşak olma karına,
Güvenip ona açma tekmil düşüncelerini,
Ara sıra açıl ona,
Ara sıra fikrini sakla,
Çok gizli yanaştır gemini, sevgili baba toprağına,
Görünme kimseye sakın, güven olmaz, kadın milletine. 

Acımasızlık, Yunan tanrıçalarının başlıca özelliklerinden biridir. Tanrılar ise daha bir insana yakındır. Hera’nın korkunç öfkesinin kurbanı olan, Herakles kadar, acımasızca işkence görmüş ve amansızca izlenmiş bir başka yaratık daha var mıdır şu yeryüzünde. (s522) 

(...) 

Kleopatra, kız kardeşini öldürtür “-her kadın, her kadınla savaşır zaten”, sonra Antonius’u aldatır “-her kadın, her erkeği aldatır”. Kleopatra, Antonius’u ve Roma’nın Asya’daki eyaletlerini kendi lüksü uğruna kullanır -her kadın, lükse duyduğu aşk uğruna yaşar ve ölür. Kleopatra, Antonius’a, daha ilk tehlike anında ihanet eder. Onu, kendini yakacağına inandırır. Bu arada Antonius, kendini öldürür. Kleopatra kendini yakmaz. Ama kendisine yakışan bir matem giysisini hemencecik buluvermiştir. 
Bu giysiyi, Oktavianus’u yakalamak için yem olarak kullanacaktır. Gel gelelim, Oktavianus, ona bakmayıp, gözlerini yere dikecek denli akıllıdır. Kleopatra’yı hiç görmemiş olduğunu bahse girerim. 

Genç ve kurnaz Oktavianus’un üzerinde zırhı vardı. Yoksa Kleopatra, teniyle sonuç almayı dener ve öte yandan Antonius, son nefesini verirken, bedenini Oktavianus’un bedenine yapıştırırdı. Ama Oktavianus denen o muhteşem insan, tenini zırhıyla, gözlerini de bakışlarını yere dikerek korur. Kleopatra’nın onu yalnızca burnundan yararlanarak ele geçirmesi ise olanaksızdı. Oktavianus, burnuna güveniyordu. Büyük bir olasılıkla koku alma duyusu iyi gelişmemişti. Erkek, evet erkek diye ona derler. Ona nasıl hayranım bir bilsen. Kleopatra’ya Sezar bile yenildi de o yenilmedi. (s527-528) 

(...) 

Akino’lu Aziz Thomas "Kadın hızla büyüyüp, yayılan yabani otlar gibidir. Eksik gelişmiş bir insandır." demişti. Bedeni ise, değersiz olduğu ve doğa bu nedenle fazla ilgilenmediği için, erken gelişir. Ya ilk modern komünest olarak değerlendirilebilecek Thomas Morus. Ütopya’da yaşayanlara ilişkin, evlilik yasalarına nerede yer vermişti? Köleliğe ve suçlara ayırdığı bölümde! (s.528-529) “”


Temeli kadın düşmanlığına ve dünyevi zevk ve heveslerden feragat etmeye dayanan, Çilecilik hakkında yapılan bu derlemeleri şimdi de dinlerin içinde görelim;

Hindularda Çilecilik;

Çileci Hintli
Hindu dini kitabı Rig Veda çilecileri “uzun saçlı çilecilier” olan “kesinler”, “Sessiz olanlar” anlamına gelen “Muni” ler olarak ayırır. (Muni, Munis Türkçede “uysal, uyumlu, sessiz” kişileri tanımlamakta kullanılır.)
Kesinler, Gandarvalar, Rudvalar, Vayu’nun arkadaşlarıdır.
Sanyasa, Hindi dininde dört yaşam halinden birisidir. Bagavad Gita’da Krişna “Sanyasa’yı” aşağıdaki gibi tanımlar;
Maddi arzular üzerine kurulu faaliyetleri terk etmek, büyü bilgiye sahip insanların hayatın düzeninden vaz geçme çağrılarıyla olur. Bütün yaşama çabalarını bırakmak aklın feragat etmeye çağırmasıdır (Tiyaga).
Rig Veda’da “tapas” terimi arzuların yakılması demektir.
Zaman içinde sözün suiistimallerini önlemek için “sessiz kalmak” Hindu çilecilerin uygulamalarıdır. (Söylenilen sözlerin farklı yorumlanarak kötü olaylara neden olmasını önlemek için susmayı tercih ederler.) Hintli çileciler, kendileri gibi başka çilecilerde ormanda yaşamayı tercih ederler. Bu yüzden bunlara “Dağ Dervişleri” de denilir. Bunların yıkanmayan, keçeleşmiş saçlarla dolaşıp ızdırap çekmek için ayaklarına zincir bağlayıp gezenlerine Vayragiler, Jangamalar denilir. Sarevralar başlarını traş edenler, yogiler de yoga yapanlardır.
Bekârlık teriminin karşılığı “Brahmacharya” dır ve “ilahi yaşama adanmışlık” anlamına gelir. Yoga rahipleri arasında “bekârlık/celibacy” rahipleri tanımlamak için kullanılırıdı. Veda edebiyatında Srimad Bagavatam” her varlığın maddi yaşam koşullarından sıyrılmasını emretmektedir. Sapık bir öğreti olarak kabul edilir.
Sekiz bıyıklı Çileci rahip

Bu inançta olanların;
Kadınları düşünmesi,
Cinsel yaşam hakkında konuşmaları,
Kadınlarla oynaşmaları,
Kadınlara iştahla bakmaları,
Kadınlarla sıkı fıkı konuşmaları, nişanlanmaya veya cinsel ilişkiye karar vermeleri,
Cinsel ilişki işini yapmaları,
Cinsel yaşam ayarlamaları kesinlikle yapılmamalıdır.


Cincilerde (Jainist) Çilecilik;
Çileci Cin dindarı "Çıplaklar" "Beyaz çarşaf giyen kadınlarıyla ibadet esnasında
En eski dinlerden olan Cincilik dininde çileciliğin en eski ve zor uygulamalarına rastlamak mümkündür. Cinciler, oruç, yoga uygulamaları, çok zor duruşları içeren yoga hareketleri ile öteki kısıtlamaları içermektedir. Bir cinci çilecinin en yüksek amacı “doğum, ölüm ve yeniden doğum çemberinden kurtulma haline verdikleri ad” olan Mokşa olmaktır. Bunu gerçekleştirebilmeleri için ruhun her türlü düşkünlük/zafiyetten arınmış olması gerekir.
Bu arınmaya ulaşabilmek için de beş temel ilkeye bağlı kalırlar;
1-      Ahimsa- Tecavüz yok anlamındadır ve her varlığı incitecek tavır ve davranışlardan kaçınmayı gerektirir. Gözümüzle göremediğimiz varlıkların bile incitilmelerini önlemek için çeşitli önlemleri vardır. Bir, söz, bir bakış bile bazen tecavüz sayılır.
2-      Satya- Gerçek demektir. Yalan yasaktır. Doğrucu olmayı şart koşar.
3-      Asteya “Çalma” hırsızlık amaçlı olmasa bile hak edilmeyen veya başkasına ait olan bir şeyi sahibinden habersiz almayı yasaklar.
4-      Brahmakarya iffet, temizlik, Namusluluk demektir.
5-      Aparigraha, bağlanmama-düşkün olamama halidir. Hiçbir şeye bağlanmamayı, düşkün olmamayı şart koşar, Zenginlik, cinsellik, lüks yaşam vb. yanında değersiz de olan şeylere bağlılığı ve düşkünlüğü de yasaklar. Cinci Digambara (Göğü giyinenler) keşişleri çırılçıplak yaşarlar ancak kadın keşişler giyinmelidirler.

Kadın ve erkek keşişler köyden köye gezerler ve insanlara yardım ederler. Yollarda ayaklarına böcekler musallat olursa onları incitmemek için dururlar ve kurtuluncaya kadar beklerler veya geri dönerler.
Öteki cinciler, İslam’da Hacda giyilen ve cennet elbisesi de olduğu belirtilen Hulle denilen ikiye katlanır dikişsiz kumaşlardan elbiseler giyerler. İpek kullanmazlar. Et, süt gibi hayvansal ürünleri tüketmezler.

Budacılarda Çilecilik;

Budacılık Dini, Sidarta Gautama Budha (M.Ö.563-483) tarafından VI. yy.da kuruldu. Hint Pali dilinde Sidharttha Gotama “ruhani öğretmen” ve “Buddha-Buda” ise “ilk uyanan, ilk aydınlanan, uyanmış olan” demektir Şâkyamuni “Sakyaların (Buda’nın kabilesinin adı) bilgesi” de denilir. Öğretileri de Hint yarımadasından dışarıya taşmıştır. Şramana dinlerinde bulunan aşırı çileciliği çekilebilir hale getirmiştir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekteyse de 20.yy araştırmacıları yukarıda verdiğimiz tarih aralıklarında yaşadığında hem fikir olmuşlardır.

Hindu dininde tanrı Vişnu’nun 10 Avatar’ından (Gökten inen/ düşmüşler) birisi olarak yorumlanmıştır. Moğol Tatarı Ahmedi Kadıyani’nin İngiliz Mason rahipleri yardımıyla çıkardığı 19.yy. sapık dini Kadıyanilik’te (İslami tarikat sayılır) peygamber, aynı dönemde gene aynı güçlerin tesiriyle çıkartılan Bahahilik dini de onun Tanrı olduğunu kabul etmişlerdir. Çinli Budacılar ise Bahai’den daha insaflı davranarak Lao Tzu’nun reenkarne hali olduğunu savunmuşlardır.
Aşırı çileciliğin şartlarının Buda tarafından yumuşatılmasıyla Therevadin felsefesi doğmuştur. Terevadin felsefesinin farklı yorumlarına göre farklı çilecilik şekilleri olduğu gibi orta yönü de vardır.
Terevadin uygulayıcıları olan erkek keşiş “Bikku”, çileci rahibelere “Bikkuni” lerin yaşamlarının tarif edildiği Vinaya Pitaka’da ne ağır kısıtlamalara ne de zevk düşkünlüğüne varacak şekilde tarif edilmmiştir. Yaşamları tarif edilirken, yiyecek, su, giyecek için kumaşlar, sağlıklı yaşamak, emniyette olmak ve hastalandığında bakılabilmek için barınakların keşişler ve rahibeler için yeterli olduğu şeklinde tanımlanmıştır. 

Manastıra kapanan çileciler bunu kendi istekleriyle yapmalı ve bundan dünyevi beklentiler ummamalıdırlar, rahip ve rahibelerin yönlendirmelerine uymalıdırlar. Tagata çileciliğinde ise katı şartlar ret edilmektedir ve çileciler açık alanda uyumak, ölü yakılan yerlerde veya mezarlıkta oturmak (ikamet), atılmış kırpıntılardan ibaret giysiler giymek ret edilmiştir.
Mahayanalar arasında etyemezlik (vejeteryanlık) yaygındır ve Çin, Japonya gibi uzak doğu ülkelerinde yaygındır. Kesinlikle bu rahipler et yemezler.
Bekârlık çekmek te Guatama Buda rahipleri arasında  bin yıllardır idealdir,çileciliğin parçasıdır.1982’de çıkartılan yasa gereğince Budist rahipler evlenmeye başladılar ve bu gün %90’ı evlidir.

Zerdüştlükte Çilecilik;
Zerdüştlük manastır hayatı ve çileciliğin bütün şekillerini ret etmektedir. Zerdüştlük daha çok askeri eğitimi içeren tapınak yaşamına sahiptir.

Yahudilikte Çilecilik;
Çileci Yahudileri
Tevrat Sayıla 6. Bölümde Nasıralılardan ve çlde kırk yıl dolaşma cezasından bahseder. Eski çağlarda çileciliğin farklı uygulamaları Yahudiler arasında yaşanmıştır. Babil Sürgününden döndükten sonra peygamberler arasında inzivaya çekilmelere rastlanılır. Çileci Yahudi mezhepleri arasında Esseneler, Ebiyonitler ve erken Kabalacıların bu külte eğilimlerinden bahsedilebilir. Kabalacıların aşırıları olan Hassidic Yahudi hareketinde “kendini aşağılama” uygulaması parlamıştır. Ancak gene böyle kendini aşağılamanın insanda bunalım, depresyon yaratacağı kesindir. 18.yy. da yaşamış Yahudi Rabbi’si bu durumu, birisinin “tanrı Haşem’e tapınması doğru değildir” Diye açıklamıştır.


Hıristiyanlarda Çilecilik;

Esasında Grek Ortodoks Kilisesinde uygulanan haliyle “et, alkol, cinsel ilişki ve giyinmekten kaçınma” (çıplaklık) şeklinde görülmüştür ve günümüzde farklı türleri vardır.
Hıristiyanlıkta “rahip” (Priest) tanrı ile insanlar arasında ilişki kurabildiğine inanılan din adamına denir. Kiliselerde ibadet ayinlerini yürütürler, halka danışmanlık yaparlar.

Hristiyanlığı yayan
Çileci Sütun Rahiplerinden birisi

Keşiş (Grk-Monachos, İng-Monk) manastırlara kapanarak, dünyevi zevklerden, maddi beklentilerden uzaklaşarak, inzivaya çekilmiş, ruhani derecelerde yükselerek tanrıya ulaşmayı amaç edinmiş hem kadın hem erkek çileci (ascetic) ruhanilere verilen addır. Bunlar evlenmezler, cinsel ilişkiye girmezler aşırı yemezler, yıkanmazlar, içki içmezler, mal, mülk peşinde koşmazlar, toplumdan uzak yaşarlar ve sürekli meditasyon yaparlar.

Bazı uygulama şekilleri arasında Hıristiyan Manastır yaşam tarzı ve Hint dinlerinden Cincilik (Jainism), Budacılık ve Yoga dâhil, Hıristiyan Çöl Babalarının maddi zenginlik biriktirmek ve cinsi arzulardan kaçınmak tarzında kısıtlı yaşamları örnek verilebilir.

Manastır yaşamında bir keşiş için çilecilik kendi içinde bir son değildir. Onun için amaç yaşamın amacı olan tanrıyı sevmektir. Manastır çileciliği ise tanrıyı sevmeye engel olan şeyleri kaldırmaktır. Sevgi arzuların birleşimidir. Yaratılan tanrıyı sevecekse her işte tanrının istediğini, onun isteklerinin içine gömülerek onu belli bir yönde yapmalıdır. “Eğer Beni seviyorsanız talimatlarıma uymalısınız! (Yahya 14:15). Rahipler daima şunu hatırlarlar; “Bir arkadaşa olan sevgiyi göstermenin en iyi yolu onun için ölmektir (Yahya 15:13) bu manada yaşam “feragat etmek” anlamına gelmektedir. Onlar yaşamı, kendilerini fakirliğe, hareket tarzlarının değiştirilmesine ve kararlılıkla adamak olarak yorumlamaktadırlar.
Mtra/ Mihr dininden
Hristiyanlığa kalma Mağara Çileciliği

Manastır yaşamında rahip ve rahibelerin kendilerini dine adamaları, dini yaşamın esas uygulamalarına göre farklılık göstermektedir.
İleriki geleneksel uygulamalar dua etmek, öğretmek, esirleri serbest bırakmak gibi bazı özel işler ve amaçları gerektirir, bunlara manastır yaşamına kendisini adamış olanlarda yaygın olarak görülen, geniş yer tutan uygulamalardır.
Bu yüzden “her şeyden el çekmenin” üç ana esası vardır, bunlar İncil ayetleri, yoksulluk ve itaat’tir.

Edwin M. Yamauchi’nin yazdığı “Gnostic Ethics and Mandeans Origins” (Gnostik Ahlak ve Mandean (Sabi) Kökenleri) adlı kitapta, (s 31-32-33-34) Çilecilik kavramının kökenleri incelenmektedir.

“Gnostiklerin (Ruhaniciler- İlahi Bilgiye ulaşmak isteyenler) büyük çoğunluğunun görünüşleri “misogynic” kadın düşmanı ve “misogamist” evlik düşmanı/ evliliğe karşı olanlar şeklindedir. (Jonas, çelişkicilik (antinomianism) ve seks düşkünlüğünün (licentiousness) kendi kendini yok eden toplum dışılık olduğuna işaret etmektedir.)
Nassaneler “cinselliği kötülüğün başlangıcı”, cinsel ilişkiyi ise “ölüme yönelten kötülük” olduğu için cinsel ayrımcılığı el üstünde tuttular. “Sadece gerçek birliğin ruhani olduğuna dikkat etmeksizin o (cinsellik) insanın ölümcül gayretlerinden birisini temsil eder!” (Grant-Secrets Sayings Jesus” S. 144) Öteki Gnostikler cinsel arzuların aile yaşamına yerleştirilmesini kötü olduğu gerekçesiyle evliliği ret ettiler.
Zaten İncil’de bu evliliği yasaklayacak olanlara da rastlıyoruz;

İncil Timoteyus
1Ti 4:3 .”Bu yalancılar evlenmeyi yasaklayacak, Tanrı'nın, iman eden ve gerçeği bilenlerin şükranla yemesi için yarattığı yiyeceklerden çekinmek gerektiğini buyuracaklar”.

Bunlar Gnostikler midir? Grant, birinin onlardan olduğuna inanıyor. (Grant –Gnostism and Early Christianity” S.16;Wilson  Gnosis and  the New Tastement” S.41 “Bu gnostikler ascetism-çileciliği uygulayan halklar mıdır?)
Ama bu bile Gnostiklerin mantıklı gerekçeleriyle evliliği yasakladıklarını onaylamaktadır. Bunlar geçmişte de ortaya çıkmış olan, evliliği yasaklayan yanlış öğretmenlerdir ve asla evlenmemişlerdir, ve cennette melek olmuşlardır.

İşte İncil ayeti;
2Ti 2:18 Dirilişin olup bittiğini söyleyerek gerçek yoldan saptılar. Şimdi de bazılarının imanını altüst ediyorlar.”
Markos 12:25
Markos 12:25 “İnsanlar ölümden dirilince ne evlenir ne evlendirilir, göklerdeki melekler gibidirler”.

Grek İncil’inde, “Yaşayan Grek İnsan Tanrısı İsa, kendisini güv ey, havarilerini de “GELİN” görmektedir, okuyalım;

İsa yeryüzünde yaşayan bizlerin de “Güvey”i olduğunu söyler,yani “damat”.

İncil 9:14 “Bunun üzerine Yahya’nın öğrencileri İsa’ya yaklaşıp sordular:”Neden Ferisiler ve biz oruç tutuyoruz da, öğrencilerin oruç tutmuyor?”
9:15 “İsa onları şöyle yanıtladı:”Güvey” kendileriyle birlikteyken,yakınları yas tutar mı?Ama güveyin onlardan alınacağı günler gelecek,o zaman oruç tutacaklar.”
Gene Grek İncil’ine gore, biz insanlar “aşağının aşağısıyız;

Matta 11:11 “Doğrusu size derim ki,kadınlardan doğanlar içinde Vaftizci Yahya’dan üstün olanı çıkmamıştır.Ama ,göklerin hükümranlığında en küçük olan ondan üstündür.”

Bu durum Encratitis’in İskenderiye’li Celment (M.S.150-215) ile savaşının sebebiydi.
Marcion (Dosya 140-M.S 50) aynı yolda olan ama evliliğe olumsuz olarak bakan farklı olan tipik bir Gnostiktir. O yaratıcının gücüyle yer küreyi çocuklarıyla doldurarak genişletmesinden beri takipçilerine evliliği yasakladı. (Jonas Gnostic Religion S.144;Chadwick S22-Zerdüşt mitinde Maşyo-Maşyoi’nin çocuk yapmaktan vazgeçmeleri-A.Y)

Özetle, M.S.2.yy. da Mneanderin öğrencilerinden olan Saturninus (Satornil) bu tutumu çeşitlendirerek açıkladı.
Evlilik ve nesillerin üremesi şeytandandır. Çocukların babalıklarının sayısı arttıkça kötü meleklere tabi olacaklardır.

Evlilik ve cinselliğe aynı olumsuz bakış Nag Hammadi’deki Kıpti metinlerinde de vardır. Thomas İncilinin 37. Bölümünden bir örnek bunu anlaşılır kılmaktadır.

“Öğrencileri dedi (İsa’ya): Seni göreceğimiz zamanı bize ne zaman açıklayacaksın?

İsa dedi;” Hiçbir utanma duymaksızın çamaşırlarınızı çıkarttığınız, ayaklarınız altına aldığınız, küçük çocuklar gibi çiğnediğiniz zaman “Yaşayan Bir’in” oğluna ait olduğunuzda korku duymayacaksınız!” (Guillaumont, “The Gospel According to Thomas.S.23)

Görtner bunun manasını şöyle açıklıyor; ”Aydınlanmış olduğumuz zaman cinsel yapımızı işlevsizleşecek, çocuk gibi masum olacağız ve çıplaklıktan utanma duymayacağız ve selamet (kurtuluş) gerçeklik olacak.”(Görtner “Becaming a Child İn Thomas “ S.250- H.Kee)

Thomas İncilinde özlenen seçim Kıpti dilince “Bir Olan” anlamına gelen OUA olarak anılır ve muhtemelen Grekçede “Yalnız Olan” anlamında bekârlık çeken kişi olan Grekçede “Yalnız Olan” anlamında bekârlık çeken kişiyi tanımlayan esasında “çift cinsiyeti” ile “birleşmiş adama” atıf yapmaktadır.

Aynı bölümün sonunda Peter der ki; “Aramızdan Meryem’in çıkmasına izin verelim, çünkü kadınlar yaşamın değersiz şeyleridir!
İsa cevaplar;” Anlayınız, ona rehberlik edeceğim böylece onu “erkek” yapacağım….Kendini erkek yapan her kadın cennetin krallığına girecektir.”(Guillamount S.57)

Yukardaki bilgilere ek olarak Filip’in İncil’inde “cinsiyet ayrımcılığı” ölüme neden olmaktadır. (Willson The Gospel Of Philip S.12,46,)

“Apocryphon Of John” (Yahya’nın Şüpheleri)nde cinsel ilişkinin ve üreme arzusunun kötülüğüne atıf yapılmaktadır.

 Thomas’ın Kitabı Athlete (CG II,7) den okuyoruz; “Kadınlarla sıkı fıkı ilişkileri kuranlar, üzüntü keder üstünüze olsun! ….Bedeninizin gücü yüzünden keder sütünüze olsun!”

Kurtarıcının(İsa) karşılıklı konuşmalarında (CG. III,5) okuyoruz; “Kadının olmadığı yerde dua ediniz! Dişilerin işlerini yok ediniz!

Gnostik dökümanların dışında Suriye İncil’inde (Süryanilerin İncil’i) cinsellik ve evliliğe karşı özellikle Encratites veya “Kendine Hâkim Olan” şeklinde olumsuz bakış görülmektedir.
((A.VÖÖBUS-Celibacy in the Early Syrian Church-(Papaers of the Estonian Theological Society in Exile, I. Stockholm 1951) )

Din bilginlerinden çoğu Thomas İncil’inin, özellikle kendisi Gnostik olmayan ama Gnostikler tarafından kullanılan Suriye Encratities (Tek Tanrıcılarının) gerçek belgelerinde Suriye İncil’i olduğunu tartışmışlardır. Quispel ünlü “İnci’nin ilahisi” ni örnek vererek Thomas’ın “gnostik değil daha çok Ortodoks olduğunu, Yahudi renklerini barındırdığını öne sürmüştür. Ötekileri de Gnostik belgeler olduğunu iddia etmişlerdir.
Gnostiklerin çileciliğinin (ascetism) galibiyetiyle oldukça kıyaslanabilen Thomas’ın İşlerinden Encratism hakkında yeterli şeyleri söyleyebiliriz. Thomas’ın İşlerinde Tanrı yeni evlenenlere görünür ve evlilik gecelerinde onları evlilik ilişkilerine karşı uyarır;
Hatırlayın çocuklarım, biraderim Thomas sizinle konuştu, size yaptığı yorumları da biliyorsunuz. Ve bu koca cinsel ilişkiden korunmanız gerektiğini de biliyorsunuz. Sonunda size acı ve üzüntü verecek olan çocuklarınızın zor olan bakımlarından, gizli açık üzüntülerden korunmanız için tapınaklarınız gibi arının! Eğer çocuklarınız varsa onların hatırı için zalimler, soyguncular, yetimlerin nalbantları, dulları günaha sokanlar olmayınız, yaptığınız bu kötülükler için yargılanacaksınız!
Çocukların büyük çoğunluğu büyük acılara neden olurlar ve kralınız onların üstüne düşecek, şeytan üstlerine uzanıp kaldıracak,üstlerine felç inecek. Eğer sağlıklıysalar, zina, hırsızlık, boş gurur, tamahkârlıkla kirlenecekler, Bu kötülüklerinden dolayı onlar tarafından işkenceye uğratılacaksınız!

Son örnek olarak da Mani dininden seçilen üç ifadeye bakalım;
“…Bütünüyle cinselliğin yokluğu evlenmekten feragat etmektir. Cinsel istekten doğan bazı şehvani duygular kötüdür, engellenen küçücük parçacıkların bir araya getirilmesi anlamında üreme uzak manada kötüdür. (G.Widengen Mani and Manicheism London 1965 s.97 Jonas Gnostik Religion s 227-231)

Kızılderililerde Çilecilik;

Alıntı yazı;
“Şaman ve Rahip
Kuzey Amerika Avcı Kızılderili kabilelerinin mitolojilerinde dinsel yaşamlarında bireyin hayaller görebilmesi için oruç tutması  üzerinde durulur.
    12-13 yaşlarında bir çocuk babası tarafından ıssız bir yere bırakılır. Hayvanların uzak tutulması için de küçük bir ateş yakılır ve çocuk orada oruca ve duaya başlar. Oruç ve dua etme kutsal ziyaretçi gelene kadar üç veya daha fazla günlük zaman alabilir. İnsan veya hayvan biçiminde çocuğa görünen kutsal ziyaretçi onunla konuşarak ona güç verir. Çocuğun daha sonraki yaşamı bu hayalle şekillenir. Ona gelen ruh veya ziyaretçi şaman olarak insanları iyileştirme gücü veya savaşçılık ruhu veya hayvanları yakalamak için avcılık yeteneği verebilir. Kutsal ziyaretçinin verdiği yetenekler beğenilmezse istenilen yetenekler elde edilinceye kadar oruç ve dua işlemine devam edilir.

Yaşlı Crow Kızılderili’si Mavi Boncuk’un anlattığı bir hikâyeyi şöyle aktardığını görüyoruz.

    “Çocukken zayıftım. Savaş çetelerinin önlerinde başkanları, geri dönüşlerinin ve alayla geçişlerini görürdüm. Onları kıskanırdım. Ve oruç tutup onlar gibi olmaya karar verdim. Hayali gördükten sonra özlediğime kavuşmuş olarak kalktım. Sekiz düşman öldürdüm.”

Eğer birinin şansı kötüyse gücün kendisine verdiği armağanın yetersiz olduğunu anlar. Öte yandan büyük şamanlar ve savaş önderleri oruç hayallerinden fazlasıyla güç almışlardır. Bazıları parmak boğumlarını kesip ruha adamış olabilir. Ova Kızılderilileri arasında bu tür kurbanlar yaygındır. Bazı yaşlıların ellerinde ancak oku yerleştirip yay çekecek kadar parmak boğumu kalmıştır.”
Kynk-Yazar Joseph Campbell, “İlkel Mitoloji” adlı kitabı.

Okuduğumuz bu Kızılderili ibadet şekli aynen Avrasya kültürlerinde de vardır. Hint, İran, Arap dinlerinde çilekeş manastır yaşamı, İslam’da tekkeye kapanma, inzivaya çekilme, istişareye yatma olarak bilinen ibadet tarzıdır. Mitra/Mihri dindarlarının mağaralara kapanıp kadın, yıkanmak ve dünyevi arzulardan arınarak oruç ve namaz benzeri ibadetler ile vakitlerini geçirme şeklini İslâm peygamberi Muhammed’e peygamberliğin gelmesinden önce Mekke’deki Hira Mağarasına çekilmesini örnek gösterebiliriz.

İslâm’da Çilecilik;

Sufi Müslüman Çileci/ Fakir Bengal
İslamiyet’te bu anlamlarda çilecilik yoktur. Zühd kavramı içinde zenginliğin, zekât, fitre gibi bağışlarla sınırlandırılması, ipek giyilmemesi, erkeklerin altın takılar kullanmamaları, günlük yaşamda şatafattan kaçınılması emredilmiştir. Yüksek sesle konuşmak, başkalarını hor görmek, fena davranışlar, büyüklenme, bencillik kötü gösterilmiştir.

Çileciliğin olumlu kısımları Müslümanlar arasında korunmuştur. Bunların başında “dünya malına olan düşkünlüğün “aşağılanması” önemli yer tutar;

Dört yıl önce “Keykubat.Blogcu.com’da” yazdığım bir yazımdan alıntılar bu konuya gayet iyi ışık tutacaktır;

Perşembe, August 21, 2008 - ALLAH ADI İLE KÖŞE OLANLAR
Kategori: siyaset

E-Mail'ime gelen postalardan birinde Aydınlık Gelecek Hareketinden Ali Serdar Bolat adlı arkadaşımızın yazısı denk geldi ben de baktım,Hz.Muhammed'den bu yana dini liderlerin uyması gereken "devlet adamlığı kuralları" hakkında bir şeyler derlemiş ve ben de  yayınlamaya karar verdim.

Bengal'de Sufi Müslüman Çileci FAKİR
Sizlerin de takdirini kazanacağını umduğum bu yazı aşağıdadır.Seçim zamanları yaptıkları poşet yardımlarını Fakfuk fona ödeten iktidarın diğer marifetlerini,siyasi sayılmayan kişşilerin yazılarından toplayıp bir şeyler üretmişler.
Bu şekilde çalışmaya 1970-80'li yıllarda başlasalardı bu gün ülkemiz "Allah" adı ile köşe dönenlerin iktidarda olduğu bir ülke olmayacaktı.
Akşam,bazı kanalllarda cezası af edilen eski Başbakan N.ERBAKAN hoca'nın Gayrimenkullerini saymaya ekran sayfalar yetmedi.Ey Allah'ım bunca yıl durmadan senin adınla uyku uyumadan ibadetler edenlerin çektikleri hastalık ve yoksullukları  görmezsin niye?
Senin tarafından da görülmek için ille de "siyasi dindar" mı olmak gerekiyor?
Süleyman Paşa'nın Mevlid'ini hafif bir tadilatla duaya dönüştürdüklerini düşünürsek;
"Allah adın zikr edelim evvela;
Zenginlik acil gelsin bu kula"
diyen duaları anında tutmuş görünüyor bu siyasilerin.
Ne de olsa siyasiler değil mi yani?

"Kur'anın "bir harfinden" dahi çıkar sağlayanı "kıyamette suratlarını etten arınmış yaratacağım" derken,bunları serbest mi bıraktın?
Neyse sen işini bilirsin ya,bakalım zaman neler gösterecek?
Neyse,işte o yazı,severek okuyunuz;

Keykubat.

Hz. Ebu Zer der ki: 
"Uhud Dağı altına çevrilse de benim olsa, onun bir dinarını bile üç gece yanımda tutmazdım. Yalnız borcumu ödeyecek kadar ayırırdım"

Hz. Muhammed 
Peygamberimiz gayet sade yaşar, gayet sade giyinir, gayet sade yemekler yerdi. 
Zevkler içinde yaşamaktan hoşlanmazdı. Kendisinin devamlı olarak giydiği, keçi kılından örme elbiseydi. 
Hz. Aişe diyor ki: 

Hıristiyanların yaptığı Muhammed Tasviri
"Peygamberin vefatı zamanı, evimizde yiyecek olarak bir miktar yulaftan başka bir şey yoktu" 
Hicretin 9. yılında elde edilen ganimetler sayesinde refah artmıştı. fakat peygamberin evi eskisi gibi idi. Bir yatak, bir hasır, su ibriği. Birçok geceleri yemeksiz geçirir, günlerce bacası tütmez. Hurma ve su ile geçinirdi.

Hz. Ömer anlatıyor: 
"Çıplak bir sedir, deriden bir yatak, bir avuç yulaf, bir su tulumu gördüm ve ağladım. 
Rasul-ü Ekrem sebebini sordu: 

"Kayserler ve kisralar dünyanın bütün zevklerini sürdükleri halde siz böyle bie hayat geçiriyorsunuz" dedim. 

Bana cevaben: 
"Ey hattaboğlu! İstemez misin ki, bu dünya onların olsun, ahiret nimeti de bizim olsun" buyurmuştu. 
Ömer Hattab'ın tasviri
Şehbenderzade Ahmed Hilmi, Tarih-i İslam, Cilt 1 Sayfa 367

Atatürk 
"Milletvekilleri bilirler ki, iktidar mevkiine saltanat sürmek için değil, millete hizmet için getirilmişlerdir." 

Medeni Bilgiler, sayfa 414

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad Albümü dağıtıldı; onlarca fotoğrafı var, hepsinde aynı gömlek, aynı ceket, babasının nalbant olduğunu unutmuyor, sade, mütevazı, Batı'ya inat kravat takmıyor... 
"Halk çocuğuyuz" ayaklarına yatıp, bir giydiğini bir daha giymeyen, ne oldum delisi, yatla-uçakla fink atan, Batı yalakası kravatlı mollalara kızın. 

Yılmaz Özdil, Hürriyet, 16 Ağustos 2008


Gazetelerde fotoğrafları yayınlandı. Manşetleri tirizlenmiş gömlek giyiyor. Eski, ama temiz.

Tayyip Erdoğanlar 
Tayyip Erdoğan 

45,000 YTL lik Cintree Curvex Chronograph saat takıyor. 
Dünyanın en zengin 8. lideri 
Brunei Sultanı 30 milyar dolarla en zengin lider. 

İkinci, 21 milyar dolarla Suudi Kralı Abdullah 
3. ve 4. sırada Birleşik Arap Emirlikleri başkanı ve Başbakanı 
5. sırada Lüksemburg Büyük Dükü 
6. sırada Hollanda Kraliçesi 
7, sırada Lihtenştayn Prensi 
8, sırada ise 2 milyar dolar nakit varlığı ile Tayyip Erdoğan 
(Bu rakamlara gayrımenkuller dahil değil) 
Hayrünisa Gül: 

"Renkleri zevkime uymuyor" dedi, köşkteki tarihi halılar çöpe atıldı. 
450 Euroluk Fransız Lubotin marka ayakkabıları tercih ediyor. 
65,000 YTL değerinde "Sultanahmet" adlı yüzüğü takıyor. 
Kübra Gül 

Adile Sultan Yalısı'ndaki düğün yemeği 107,000 YTL tuttu. 
Deri Show'da dikilen gelinliği giydi. 
Skyboard tekniği ile ışık şelalesi yaratıldı. 
Gül Ailesi

Çankaya Köşkünün aylık gideri 4 milyon 583 bin YTL'ye yükseldi. 
2007'ye kıyasla %64 artış oldu... 

AKP Şanlıurfa Milletvekili Zülfikar İzol 
Pijan ve Haltan aşiretlerinin düğünleri Şanlıurfa'da 3 gün 3 gece sürdü. 
İlk gece köyde, 2. gece 5 yıldızlı El Ruha Otelinde, 3. gece 5 yıldızlı Dedeman Oteli'nde... 
Gelin ve damat dans ederken dolarlar havaya saçıldı.

 İzol ve Ayseli türkü söylerken davetliler ikilinin başından aşağı dolarlar saçtı. 
AKP Milletvekili, Başbakanlık Siyasi Danışmanı Ömer Çelik 

Ayşe Arman: 
"Gömleğiniz Zegna, takım elbiseniz Gucci, motosikletiniz Harley Davidson. Pahalı zevkleriniz var." 
Çelik: 
"Üç motosikletim var. Harley Davidson, BMW Cruiser, bir de arazi için Dakar. 
Çok da pahalı değilller. Size de bir tane alalım mı?"

İngiliz tahtının sadık hizmekarı ödüllerini de ekleyelim.
Arman: 
"Cohiba purosu içiyorsunuz. Hedonist misiniz?" 
Çelik: 
"Benimki meşakkatlerle çerçevelenmiş bir hedonizm" 
Oğullar 
Başbakana ve Ulaştırma Bakanına özenen Bakan Pepe, iki oğluna da 9 trilyonluk devlet kredisi ile gemi aldı. 
Unakıtan'ın oğlunun başlattığı mısır ticareti, Bayındırlık Bakanının ve İstanbul Belediye Başkanı'nın oğullarına ilham verdi. 
Gül, Erdoğan ve Unakıtan'ın çocukları 5 yılda parladılar 
Damat 
2 milyar dolarlık holdingin CEO'luğunu 29 yaşındaki damat yapacak. 
Dangır Dungur Fırat 
Nişantaşı'nın sosyetik merkezi City's'deki Pal Zileri mağazasında ..... 
Portakal kamyonunda eroin çıktı.

Hz. Muhammed'in Rüşvet tarifi 
Vergi toplamakla görevli bir yetkili hasılatı getirip devlet hazinesine teslim ederken, bayağı servet sayılacak miktardaki bazı malları bir kenara ayırmıştı. 
Hz. Resulullah "Bunlar nedir?" diye sorunca, "Bunlar bazı zenginlerin kendi rızaları ile bana verdikleri hediyelerdir" dedi. 
Bunun üzerine Paygamber Efendimiz: 
"Peki, sen vergi toplayan yetkili bir memur olmasaydın, bu adamlar şu hediye dediğin şeyleri sana verecekler miydi?" 
diyerek onların tamamını hazineye katmış, bu tür imkan ve ikramların esasında RÜŞVET SAYILDIĞINI VE KARŞILIĞINDA MUTLAKA BAZI ÇIKARLAR SAĞLANDIĞINI vurgulamıştı.

"Mücahit"likten "mütahit"liğe sıçrayanlar ve Milli Görüş gömleğini çıkarıp "Tayyo 2" pelerini kuşananlar, aslında haysiyet ölümlerinin kefen bezini giydiklerini anladıklarında, iş işten geçmiş olacaktır.
AKP kurmayları: 
 "Bizim aile fertlerimizin, dünürlerimizin, yeğenlerimizin ve yakın çevremizin iktidarımız döneminde kazandıkları katrilyonlar, vurgun ve soygun değildir; içerideki ve dışarıdaki sermayedar dostlarımızın sağladığı imkan ve fırsatlar neticesinde elde edilmiştir" diyebilirler. Onlara yukarıda Asrı Saadetten verdiğim örneği hatırlatırım. 
Ahmet Akgül, Milli Çözüm Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

Para, para, para...felaketlerin ayak sesleri 
Hiçbir şeye yanmam, Müslüman kesimin bir kısmının çok bozulmuş olduğuna çok yanarım. 
Toplum hırsızlığa, soyguna, talana, yolsuzluğa kanıksamıştır.


Toplumda temizlenme ve şefaflaşma konusunda yeterliniyet ve irade yoktur. 
Malı götürenler "Artık yükü tuttuk, bu kadarı yeter" demesini bilmiyorlar. 
Nerden çıktı bu öldürücü keneler? 
Dün tarhana çorbası ile geçinenler, bugün en pahalı restoranlarda isimleri acayip nadide yemekler yiyorlar. 
Pahalı mı pahalı. Çeteler, çeteler, çeteler. Altın ve gümüş, dolar ve euro. Para, para, para... 
Felaketlerin ayak sesleri duyuluyor, onların kulakları tıkalı, gözleri görmüyor, kalpleri ve vicdanları mühürlü. 
Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete, 17 Haziran 2008”


Din ulemalarının bazı özel durumlarda tanrıdan veya meleklerinden yardım umabilmek amacıyla “istişareye yatma” olarak bilinen yalnız bir yere kapanarak ibadet ve uyumak gibi davranışları olmuştur. Fatih’in öğretmeni Akşemseddin’in İstanbul kuşatmasında, Eyüp Sultan’ın mezarını böyle bir istişarede gördüğü rüyada bulduğu geçmektedir.  Akşemseddin’in rüya olayı, yeni Müslüman olmuş Güney Türkistan kökenli ve Zerdüşt geleneklerinden gelen Osmanlı Türkmenlerinde var olan “Ölen Tanrı Kültünden” türetilmiş “dervişlik-ermişlik” kavramlarına göre yorumlanırsa daha mantıklı olur. Peygamberin hayatında böyle bir konuya rastlanılmaz.
Öteki anlamlarda manastır yaşamı, mağaraya çekilme, çilecilik ve bekârlık İslam’da yasaktır.

Günümüzün servet ve zevk düşkünü, hileci İslamcılarının piri olan, okuryazar olmadığını kendi yazdırdığı kitaplarında dile getiren Said- Kürdi’nin evliliğe bakışı Hıristiyan çilecileri andırmaktadır. Okuyalım;

Said’in Evliliğe Bakışı

Önce “Said” adının kökenini Evliya Çelebi’nin Siirt’i tanıtan yazısından öğrenelim isterseniz;


Siirt;

Eski tarihçilerin yazdığına göre Yezdicürd Şah (Sasani imp, M.S.200-400) yapısı eski bir beldedir. Hükümdardan hükümdara devir edip sonunda Hazreti Ömer evladından Hz. Abdullah Yezid kavmi elinden fethetmiştir.  1517’de I. Selim’in veziri Diyarbekir valisi Bıyıklı Mehmet Paşaya, Molla İdris’in teklif ve tedbiri ile bu Siirt hanı itaat edince memleketi kendisine ebedi olarak bırakılmıştır. Sonra hanın bütün sülalesi ölünce Diyarbekir’in sancak merkezi olmuştur. Diyarbekir valisi ile memur oldukları sefere giderler. Kürdistan kavmi içinde Siirt askerinin çadırlarını bulmak isteyen teşrifat üzere “Dar-ı Said” diye çağırıp öyle bulur. Arap dilinde şehrin adı “Dar-ı Said’dir”.

Burası Kürdistan ise de halkı Arapça konuşur. Kürtçe, Türkçe ve Ermeni dilini bilirler. Bir Şeriat hâkimi vardır ki şeyhülislamdır. Dört mezhepten müftüleri vardır. (Seyahatname IV. C. S.752)

Görüldüğü gibi “Said” adı “Yezidi” inancına mensup Kürt, Arap, Ermeni halkların yaşadığı Şehrin halk dilindeki adıdır. Said-i Kürdi’nin asla Müslüman” değil tam bir Yezidi olduğunun belgesidir.
Doğu ve Güney doğu Anadolu’da Kürtlerin “eski ve yeni Kürtler” olarak adlandırıldıklarını, beyaz çarşaf veya Burka giydiklerini Evliya Çelebi 350 yıl öncesinde yapmıştır. Bitlis’i tanıtım yazısından okuyalım;

“…Giyim;
Gerçi Kürdistan’dır ama Samur kürklü han kölesi çoktur. Orta halli olanlar Şirvan yakınlarında, Maden kasabasında çıkan şayakı, renkli çuhadan serhaddi ve kantuş giyerler. Fakirleri Bogasi giyerler.
Kadınları beyaz çarşafa bürünüp yüzlerinde bürka, başlarında altın ve gümüş takke, elbiseleri de hep ipekten imiş. (İpek, beyaz çarşaf-peçe, burka Yezidi, Sabi kıyafetleridir.)

Rojiki denilen Bitlis Kürtleri aslında eski Kürtlerden olmalarına rağmen lehçeleri diğer “12” Kürt dilini konuşanlarca tercüman olmadan anlaşılmaz. Fakat bunlar diğer “12” Kürt dilini gayet güzel konuşurlar…”
On Yedinci Yüzyılda dahi Bitlis, Siirt, Mardin, Hakkari Yezididir;

İsyancı Yezidi Bitlis Kürtlerinin Gürcistan Bağları;

 Ayrıca Gürcistan beylerinin de Bitlis Hanı ile pazarlık edip anlaşmalarına rağmen Osmanlı ordusuna katılmaları da şüphe uyandırmıştır. Gürcü- Bitlis işbirliğinin 1650’lerde de var olduğunu görmek bana şaşırtıcı gelmemiştir.
Kuşatma esnasında Melek Ahmet paşa bir suikasttan Evliya Çelebi’nin uyanıklığı sayesinde kurtulur. Gelen bir padişah fermanında da Van’dan orduya katılan Sekban ve Sarıca askerlerinin Abdal Han yanında oldukları ve hemen “öldürülmelerini isteyen” ferman da gelir.

Savaşa başlamadan önce iki rekât namaz kılan Melek Ahmet paşanın, gözlerinden akan yaşlarla ettiği zafer duasında da Bitlislilerin Yezidi oldukları vurgulanır;
“-İlahi! Kuvvet ve kudret, yardım ve fesat senindir. Verme, koruma ve doğruluk, iyilik ve büyüklük yine senindir. Dini Mübin gayretine bir fırka Muhammed ümmetini başıma topladım. Elimi yüzüme alıp, kapına dilenmeye geldim. Onu hiç boş döndürmedin. Yine eşsiz padişahımdan dilerim ki, Ahmed’in bu ricasını da kabul edip bu kadar insanı acındırma. BU YEZİDİ HAŞERATINI SEVİNDİRME!

Şimdi, Said’in evlilik yorumu;

“Kızlarım, hemşirelerim,
…İşte bu izdivaca sevk eden üç sebep var:
Birisi: Tenasülün devamı için, hikmet-i İlâhiyece o fıtrî hizmete bir ücret olarak bir fıtrî meyil ve şevk vermiş. Halbuki o zevk, on dakikada bir lezzet verse de, eğer meşru ise, erkek bir saat meşakkat çekebilir. Fakat kadın, on dakikalık o zevk için on ay çocuğu kendi vücudunda zahmetini çekmekle on sene çocuğun hayatına yardımla meşakkat çeker. Demek, o on dakikalık fıtrî meyil, bu uzun meşakkatlere sevk ettiği için, ehemmiyeti kalmaz. His ve nefis, onunla onu izdivaca tahrik etmemeli.. ..”Emirdağ Lyh.46
Said’in evliliğe tam bir “Çileci” mantığıyla bakmasının, kendisinin evlenmemesinin bir nedeni olan “Çlieci” yaşamının kökeni ise Yezidilerin “Kitab-ul Cilve” adlı kutsal kitaplarının dördüncü bölümünde tarif edilir. Şeytan Tavus, Ezd, Yezd veya Yezdan, uğruna çile çeken kullarını ödüllendireceğini vat eder;
“Benim uğruma acı çekmeye katlananları, kuşku duyulmasın ki, dünyalardan birinde ödüllendireceğim.”
Benim uğruma acı çekmeye katlanananları” ifadesi şeytan uğruna, onun adına duyduğu hürmet ve imanı göstermek için,  “dünya nimetlerinden el çekip kadından, maldan, mülkten uzak çlieci tekke yaşamını” anlatan bir ifadedir. Çileciliğin Zerdüştlük hariç bütün eski dinlerde olduğunu gördük.
Peki İslam buna nasıl bakıyor?
Öğrenmek için, Halife Osman ile Muhammed arasında yaşanmış bir olayı örnek verelim;

Oysa evlilik İslam’ın temel emridir. Nisa (Kadın) Suresi kadının evlilik ve boşanma hukukunu, cinsel suçları düzenlemektedir. Üçüncü Halife Hz. Osman iki kez peygamberin damadı olmuştur. İlk karısı olan peygamberin kızı Rukiye (Ürkiye de denir) ölünce Osman peygambere gelerek malını mülkünü bağışlayıp Mecusilikten kalma “Çilecilik” yaşamına gireceğini peygambere söyler. Peygamber ona;

“Ben sana iyi bir örnek değil miyim?” Der. Osman da Örnek olduğunu söyler. Peygamber tekrar sorar;
“-Ben peygamber olarak sana iyi bir örnek değil miyim?” Diye tekrar sorunca Osman demek istenileni anlar. İslâm’da “çileciliğin” olmadığını açıklar. Peygamber öbür kızı Ümmügülsüm’ü Osman’a vererek evlendirir. Kendisi de düğünden bir hafta sonra, kocası savaşta şehir düşmüş olan Haz. Ömer’in kızı Hafsa ile evlenerek düğün yapar.”

Buraya kadar iyi ama İslâm tarihinde bu olayın neredeyse hiç Müslümanların yaşamında yer almadığını görüyoruz.


Diğer yandan Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Osmanlı toprakları içinde neredeyse her yerde “ istişareye, oruca, namaza, zikire dayalı tekke yaşamı” bütün Müslümanlar arasında az çok var. Bir örneğini koyalım;

Şam Yakınlarındaki Karalar Kalesinde Şeyh Çıplak Bekâr’ın Hikâyeleri;

Evliya’nın derlediği söylentilere göre, Şeyh Çıplak Bekâr Bağdat’ta bir camide müezzindi. Gece yarısı temcit okurken Allah’ın rahmet kapısını açık görünce kendisini aşağı atar ve çıplak olarak dolaşmaya başlamış, o zamandan beri çarşı Pazar her yerde çıplak dolaşan birisiymiş.
Bir gün bir çorbacının hamile karısına kese ve sabun sürmüş ve;
-Bu senin karnındaki oğlan benim manevi evladım olup benim gibi gezsin! Demiş.
Allah’ın emir ile kadın elmas parçası nur topu gibi bir erkek çocuğu doğurmuş. O an Şeyh Bekâr gelip;

Bizim oğlanı verin! Deyip çocuğu alıpğ kulağına ezan okumuş ve annesine teslim edip gitmiştir. Allah’ın hikmeti henüz yeni doğan bu çocuk harekete başlamış ve nice kelimeler söylemiş. Beşik, kundak, elbise gibi şeyleri Kabul etmezmiş. Üç yaşına vardığında Çorbacı ağanın oğlu çıpğlak olarak Şeyh Bekâr’ın yanında gezmeye başlamış. Bütün vücud yapısı hal ve hareketleri hep şeyh Bekâr’a benzerdi.  Lakin şeyh Bekâr çok szö söylemez iken bu oğlu daima konuşurdu. Her kime rast gelse, onula söyleşirdi. Adam bulamasa hayvanlar ile veya taş ve ağaç gibi şeylerle konuşurdu. Himmeti var ola.

Şeyh Çıplak Bekâr, Karalar kalesinde başı kabak, yalın ayak ve çıplak olup, iki ellerini omuzlarına koymuş, zevk ve şevke gelmiş olduğu halde İslam askerleri arasında salına salına yürürken yüksek sesle;
-Ben Bağdad’dan geldim! Demeye başladı.
Deveciler başı Halil ağa gayet dindar bir adamdı, ona;
-Ey Şeyh Bekâr Bağdad nere biz neredeyiz? Dedi. Şeyh Bekâr kızarak;
-Bismillah!” Deyip iki elleri omuzunda iken sağ eliyle omuzundanm bir salkım Bağdad hurması çıkardı ki henüz ağacın dalından kopmuş olup kırk Osmanlı Batmanı gelirdi.

Onu Devecibaşıya verip;
-İşte Bağdad hurması! Dedi. Şeyh Bekâr Murteza paşanın yanına varıp;
-Ya Murteza, once Anadolu’ya git sonra İstanbul’a git ve sonra Bağdat’a git! Diyerek daha nice rumuzlu sözler söyleyip bir anda gözden kaybolup Şam’a döndü.
Sonra devcibaşı Şeyh Bekâr’ın verdiği hurma salkımını Murteza paşaya Verdi. Murteza paşa;
-Subhanallah, henüz kopmuş Bağdat hurmnasıdır! Diyerek once bana bir çengel hurma Verdi. Üç tanesini hatır için yedim, gerisini sakladım. Hala yanımda saklı olup sara ve nüzül (inme) hastalarınabirer tane veririz. Bir gün öncesinde Karalar kalesinde adolaşıp ertesi gün bize Bağdad hurması getirdi. O zaman Bağdat’ta hurmanın çiçeği bile yoktu. Evliya kerameti haktır.
Ermişlerden çıplak bir kimse idi. Himmeti hâzır ve nâzır ola. Onunla konuşup duasını alırdık. Benim evimde bir dairesi vardı. Bize geldiğinde muhakkak daireyi bulup elime verir;
-Defe Vur! Deyip sıçrardı. Ben çaldıkça o kendinen geçercesine raks ederdi.”

Hatta büyücülük, sihirbazlıktan mekân değiştirme ilmi gibi konulara kadar bir çok hokkabazlığın İslâm’da saygı, hürmet gördüğüne de tanık oluyoruz.

İşte Mevlana’nın oğlu Sultan Veled efsanesi;

Mekân Değiştirme İlmi- (Tayy-ı Mekân)

H.712 ‘de Mevlâna Celaleddin-i Rumi’nin oğlu Sultan Veled, rüyasında Larende’de oturan babaannesinin kendisine;
-Yetiş ya oğlum! Son nefesimdir. Beni defneyle! Dediğini işitir işitmez bir anda Konya’dan Larende’ye varır ve son nefesini vermeden görüşür ve öldükten sonra da Larende Mevlevi hanesine defneder. Sonra bir anda Konya’ya geri gelir.( Seyahatname-C-3-S.14 Prg.5)

Yetmedi, aynı olayın anlatımında bir de Halife Ömer’in “büyücülük” marifeti;

  “…Ereğli (Konya), İslam hükümdarı elindeyken Haremeyn (Mekke) vakfı imiş. Hatta kâfirler elinde iken kral Herakliyos bu şehrin suyunun peygamberin (Muhammed) mucizesi ile aktığını bilmekte idi. Fakat imana gelmemiştir. Ama Hazreti Ömer ve diğer müminlerin emirlerine her sene hediyeler gönderirdi.  Bu şekilde bu şehir Allah’ın resulünün himayesinde olmuştur. Zira bu Herakliyos’u Hazreti Ömer durduğu yerden parmağıyla gözünü çıkarıp kör etmişti. (Hz. Ömer de büyücü bir Yezidi miydi?) O da korkusundan hayatta bulunduğu sürece halifeye hediyeler gönderirdi. Halen bu şehir halifeler himayesinde olup Haremeyn hâkimine bağlıdır. “

Evliya Çelebi böyle olaylardan o kadar çok örnekler vermiş ki yazsam, konu başka yerlere sapar gider. Biz konumuza dönelim.
Peygamber “Çilecilik” yaşamını Hz. Osman’a yasakladığı anda bunu bütün Müslümanlara da yasaklamış olmaktadır.
Öyleyse bu İslam kültünde nasıl kaldı veya nasıl geri döndü? Sorusuna cevap arayalım.

Benim tespitlerime göre bunun iki esas açıklaması vardır;

1-      İslâm tam anlamıyla değil kısmen bile bırakın halkı, Halife ve Sahabeler arasında bile “Fikir birliği” sağlayacak şekilde anlaşılmamıştı.
2-      Peygamberin ölümünden sonra, “Müslüman olduk” diyen başta Ebu Süfyan bin Harb, oğlu Muaviye ve Muaviye’den olan torunu Halife I. Yezid zamanında Yezidiliğe geri dönülmüştür. Kürt Yezidi kitabı Mushaf-ı Reş’de “Ebubekir, Ebu Süfyan, Muaviye ve halife I. Yezid TANRI” olarak sayılırlar.

Önce İslam’ın anlaşılamaması konusunu ispat edelim;

Peygamber’in soyu olan ve ”Hicaz Arapları” olarak bildiğimiz kavim aslında “Melez” bir kavim olduğundan Bedeviler Muhammed’i peygamber görmezler. Bilmeyenler için yazalım;
Yahudilerin büyük ataları İbrahim peygamberdir. İbrahim, Sabi dininden, güneşin, gezegenlerin, yıldızların “tanrılar” olduğuna inanan Babil toplumundandır. O zamanın dini inancı gereği kız kardeşi Sara ile evlidir. Sara kısırdır ve çocuğu olmaz. “Tek kadınla evliliğe” inanan İbrahim ikinci kadın ile evlenmez. Sonra tanrısı Yahve, onu Urfa, Kudüs bölgesine göç ettirir. Bölge Mısır idaresinde olduğundan firavun askerleri Sara’nın güzelliğini görünce satın almak için İbrahim’e kadının kim olduğunu sorarlar.

O da, askerlerin para ödememek için kendisini öldürecekleri ve karısını alacakları korkusuyla, “kız kardeşi” olduğunu söyler. İbrahim’e biraz para verip Sara’yı alır saraya götürürler. O gece Firavun Sara ile birlikte olmaz. Yattığında rüyasında Yahve- Allah firavunu, Sara’nın evli olduğu konusunda uyarır ve ona dokunursa ülkesini de harap edeceğini söyler.
Korku ile uyanan firavun, İbrahim’i çağırtır, yalanı yüzünden fırçalar ve hakkında tanrıya karşı davacı olmasın diye bol miktarda para, köle ikramıyla onu zengin eder.
İbrahim böylece köşe olur ve köleleri arasında Mısır’a esir düşmüş Bedevi prensesi Hacer adlı bir kadın da vardır.

Tevrat'a göre, vaat edilen Kenan toprakları uğruna
 100 yaşında sahip olduğu oğlu
İshak'ı kurban etmeye götüren İbrahim
Sara’nın izniyle İbrahim evlenir ve İsmail peygamber doğar. Ancak, Sarayı Hacer “kısır” diye çok aşağılar. Sonunda İbrahim 100 yaşına geldiğinde Yahve’nin yardımıyla Sara İshak peygamberi doğurur. (Bakara 136. Ayet, İsmail, İshak, Yakup” şeklinde bu çocukları doğrular). Sara- Hacer sürtüşmeleri yüzünden Yahveh İbrahim’i Kudüs bölgesinden 1000 km kadar güneye Kâbe’nin olduğu yere İsmail ve annesi Hacer’i götürüp bırakmasını söyler.
Ortalıkta su b ile yoktur. Hacer, çölde su için çırpınırken, İsmail’in topuklarıyla kazdığı kum içinden Zemzem kuyusu çıkar.
Kâbe civarında büyüyen İsmail ve soyu bölgenin Bedevi (Yörük) Araplarıyla evlenirlerse de İshak ve Yakup soyu onları dışladıkları için Lut peygamberin soyu olan Moabilerle ilişkileri sürer. Allah putu da Cürmühiler tarafından Moabilerden peygamber Muhammed’İn doğumundan 600 yıl kadar önce Kâbe’ye getirilip konulmuş ve “Baş Cin/Şeytan” olarak tapınılmıştır.

Kureyş kavminin Luti ve öteki Yahudi kabileleri ile evliliklerini sürdürmeleri ve “İbrahim Suresi 4. Ayetin” Her millete kendi dilinde peygamber gönderdik”  demesi yüzünden Bedeviler Kureyş peygamberine biat etmezler. O zamanın vergisi olan Zekât vermezler.

Bunun üzerine de Hucurat Suresi 14. Ayet inmiş ve “Bedevilerin yüreklerine henüz İslam’ın yerleşmediğinden fitnecilik ettiklerini bildirir ve Bedeviler “kılıç ile terbiye edilerek” Müslüman edilirler.

Buna ikinci büyük örnek ikinci halife olacak Hz. Ömer’in peygamberin ölümü esnasında yaptığı tespitlerdir ki tam bir putperestliktir;

Peygamberin ölümünden kısa bir süre önce ilk Müslüman olan Ashabtan Ömer’in de içlerinde bulunduğu bir ordu Usame komutasında yola çıkmıştı. Peygamberin öleceği anlaşılınca, Ümmü Eymen oğlu Usame’ye haber gönderdi ve ordu Mekke’ye dönmek üzere yola çıktı.
Hazreti Ömer, peygamberin hem dava arkadaşı hem de kızı Hafsa’nın evliliği yüzünden kayınbabasıdır.
 Böyle bir adam, peygamberin ölümünden sonra “ Kur’an’ın bir ayetini yanlış tefsir (açıklama) ettiğinden dolayı bir başka insan sıfatında tekrar aralarına döneceğine inandığını, onun ölmediğini ve ölmeyeceğini” savunur. Bu iddiasına o kadar inanmıştır ki, dönüşünde camide verdiği vaazlarda ve peygamberin defin işlemi için bekleşen Müslümanlara yaptığı konuşmalarda da tekrar eder.

Bu yaptığı apaçık, Yezidilikte ve öteki dinlerde var olan “Ölen Tanrı Kültü” gereğince, peygamberin başka bedende “reenkarne- yeniden canlanma” olacağına inanmak İslam’a göre putperestliktir ve dinden çıkmadır. Hadi gel de bunu Ömer’e anlat.

Peygamberin evinin önünde bu konuşmasını yaparken Ebubekir eve gelir, peygamberin cesedini görür ve yüzünü örter. Dışarı çıktığında Ömer heyecanla aynı sözleri tekrarlamayı sürdürür.

Ebubekir, “Yavaş ol Ömer!” diye birkaç kez uyarsa da Ömer duymazdan gelince Ebubekir sözünü keser ve Müslümanlara şöyle der;
“-Ey insanlar! Kim Muhammed’e tapıyor idiyse gerçekten Muhammed ölmüştür! Kim Allah’a tapıyor idiyse gerçekten Allah diridir ve ölmez!” Demiş ve Uhud’da indirildiğini söylediği, “….peygamber öldüyse topuklarınız üzerinde geri dönüp eski inançlarınıza mı döneceksiniz…” diyen ve o zaman kadar hiç okunmadığı iddia edilen Ali İmran Suresi 144. Ayetini okur. Daha sonra Ömer yaptığı açıklamada “Ebubekir’in yaptığı o konuşmaya kadar peygamberin öldüğüne inanmamıştım, o zaman öldüğünü anladım ve yere yığıldım” demiştir.
(Yanına girip bakmak yerine olasılık sıralıyor. Aklı bu kadar adamın.)

Ömer savaşa katılmadan önce de peygamber, hastalığı yüzünden yerine imamlık etmesi için, Ayşe’nin bütün itirazlarına rağmen Ebubekir’i görevlendirmiştir. (Ebubekir Siraceddin- Muhammed’in Hayatı S-391)

Koyu Kahve- Muhammed'in bıraktığı topraklar, Kırmızımsı Dört Halife
ve Sarı Emevi haritası
Ömer’e imamet yetkisinin önerilmesine ise Ömern kızı Hafsa’nın da söz aldığı yerde Ayşe ve Hafsa’ya; “ –Siz Yusuf’un yanındaki kadınlar gibisiniz. Ebubekir’e imamlık etmesini söyle. Bırakın suçlayan hata araştırsın, haris olan da arzulasın. Yoksa Allah ve müminler buna sahip olamayacaklar!” Demiş ve son cümlesini üç kez tekrar etmiştir. Bundan sonra ölümüne kadar bütün namazları Ebubekir kıldırmıştır.
Bu olay “İslam’ın anlaşılmama ve peygamberin endişesi konusuna” yeterli bir açıklamadır.

İkinci olarak, iktidar kavgası başlar. Tarihte olmamış bir şekilde Araplar ilk kez bütün Arap yarımadasını “Tek bağımsız Arap devleti haline getirmişlerdir. Pasta büyümüştür, kabileler iktidar yarışına başlarlar ve “Kureyşliler” devlet idaresini almazsa öteki kavimlerin saygınlığı olmadığından İslam ve İslami devletin biteceği kanaatleri tartışılmaya başlanır. Ömer ve Ebubekir Ebu Ubeyde tarafından önerilince Ömer de pek istekli değildir ve Ebubekir’in yanına giderek onun elini yukarı kaldırır ve desteğini bildirir. Böylece ilk halife belirlenir.
Örneklerden birisi, Peygamberin ölümünden sonra Sa’d bin Muaz gibiler Ebubekir’in halifeliğini kabul etmeyip Suriye’ye göçerler.

İkinci örnek Hz. Ali, her ne kadar Ebubekir’e biat ettiğini söylediyse de “Bağlılık Yemini” etmemiştir. Acısını ve yalnızlığını, peygamberin cesedinin gasil edilmesi esnasında onu elbisesi üzerinden severek, “Ey bana annemden ve babamdan daha sevgili olan!” cümlesiyle ifade etmiştir.

Ebubekir’in iki yıllık halifeliğinin ardından Ömer, damadı Osman ve Ali gelmiştir. Osman ve Ali öldürülmüşlerdir.

Bunların ardından, katil ve işbirlikçi Yezidi Süfyan’ın oğlu Muaviye ve oğlu I. Yezid önemi gelir ki bu dönem İslam’a yapılan bir “Karşı Devrim’dir.”

Konumuz olan çilecilik, türbe fakirliği, sır sahibi ermiş, dervişlik, Şeyhlik, Pirlik gibi adlar ile İslâm kültüne geri dönüş yapmıştır.

Böyle “Çileci Derviş ve Mollaların” özellikle Yezidilerden çıkması çok doğaldır.

Ömrünü İngiltere’ye ve batılı Hıristiyan devletlere ajanlık dâhil her türlü hizmetle geçirmiş olan Bitlis Norşin (Gürpınar) Ermenisi veya Yahudi’si olması muhtemel olan ve “Kürtçülük” ile geçiren Yezit Said-i Kürdi ömründe hiç evlenmeyerek, para harcamayarak, manastır rahipleri gibi “Çilecilik” yaşamıştır.

Ve onun yolunda giden günümüz Nurcusu Fethullah Gülen İslâm’da yasak olan “Çilecilik ve Bekârlık” çekerek yaşamını Amerika Pensilvanya eyaletinde 600 dönümlük malikânesinde ABD-İngiliz sömürgeci siyasetlerine alet olarak geçirmektedir. Her ikisi de Vatikan’dan yani Hıristiyanlığın dini, ruhani önderi olan ve “Allah” ile haberleştiği iddia edilen Papalık makamlarından ödüller almışlardır. Fethullah Gülen’in Vatikan’a gömülmeyi çok istediğini açıkladığı videolar internette dolaşmaktadır.
“Çilecilik” ve yaptırımlarından biri olan Bekârlık hakkında benden şimdilik bu kadar

Alaeddin Yavuz