"Türkiye Türklerindir +40" Bloguna Hoş geldiniz!!!

Ey Türk Milleti!
Birinci vazifen seni İslamcılık ve Türkçülükle benliğinden koparan, Araplaştıran din, devlet, ticarette sana yer vermeyen, seni küçük dereceli askeri görevlere vererek ölüme süren, sana hocalık, başbuğluk eden hainlere giydirdiğin tacı geri almaktır. Bunu yapabilmen için seni uyandıracak her türlü bilgi ve belge mevcuttur. Ya özgürlüğünü kazan ya da öl. Kölelikle atalarının kemiklerini sızlatma. Arap Rumların ırkçı kinci ensest sapık dinlerinden çık. Kurtuluşun başlangıcı burasıdır. Aklen kurtulmadıkça saltanatın da olsa kölesindir unutma. Sen özgür birey olmadıkça kardeşliğin önemi yoktur. Devletin her yüksek kademesine göz dik yerini al. Tırsma. Çabala, savaş ve kazan! Birlikte yaşadığın kavimlerle kardeşlik o zaman daha güzel olacaktır. Alaeddin Yavuz

Tarih boyunca atalarımız günümüzdeki kadar, her türlü bilgiye ulaşabilecek böyle bir çağ yaşamadılar.
Bizler tümünden şanslıyız. Buna dayanarak, blog içerikleri binlerce yıldır doğru bilinenleri sorgulamaktadır.
İster bu bloğda, ister okulda, camide veya başka yerde hiçbir yazılanı, öğretileni “sorgulamadan, araştırmadan” doğru kabul etmeyiniz!
Vatan-Millet davası,hiçbir kurum veya kuruluşa havale edilemez, milletçe sahiplenilmedikçe hiç bir dava milli değildir.
Davasına sahip çıkmayan halk da millet değil sürüdür. Adilyargıç/Keykubat.

Blog yazılarının telif hakları-copyright © “adilyargic; adilyargicc; keykubat.blogspot.com ve keykubat.blogcu.com” rumuzlarıyla yazan Alaeddin Yavuz’a aittir.
Hala okumak istiyorsanız buyurunuz.

Saygılar, sevgiler!

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul, Kartal, Turkey
KENDİLERİ İÇİN PLAN YAPMAYAN MİLLETLER, BAŞKALARININ KENDİLERİ İÇİN YAPTIKLARI PLANLARA RAZI OLURLAR.Keykubat- ATATÜRK'TEN SONRA ÜLKEMİZDEN TÜRK ve MÜSLÜMAN HALKLAR İÇİN PLAN YAPAN ve EZİLEN HALKLARA ÖNDER OLACAK SİYASET İZLEYEN BİR LİDER ÇIKMAMIŞ, ARDILLARI,ONUN İZLEDİĞİ ANTİ EMPERYALİST SİYASETİ TERK ETMİŞ,DEVLETİ AB-D KUCAĞINA ATMIŞ VE ONLARA BAĞLILIĞI ATATÜRKÇÜLÜK SAYMIŞ,HALKIMIZIN DİNİ VE IRKİ DEĞERLERİNİ AŞAĞILAYARAK TAHRİK ETMİŞ, KADEMELİ OLARAK HALKIMIZI HIRİSTİYANLAŞTIRMAK İÇİN DIŞ GÜÇLERCE GİZLİ-AÇIK DESTEKLENEN SAPIK DİNCİ YAPILANMALARI GÜÇLENDİREREK,İKTİDARA TAŞIMIŞ,IRK,MEZHEP BAĞLAMINDA KARŞILIKLI DÜŞMANLIKLAR YARATMIŞ, ÜLKENİN KAYNAK VE SERMAYESİNİ YABANCILARA PEŞKEŞ ÇEKMİŞ,YUKARIDA SAYILAN AB-D PROJELERİNE GÖRE ASKERİ DARBELERLE KENDİ MİLLETİNİ SİNDİREREK BÖLÜNMENİN YAŞANDIĞI BÖYLE GÜNLERDE BİLE TEPKİSİZ KALMASINI SAĞLAYAN KORKU ORTAMINI HAZIRLAMIŞ,BENZER MUHTELİF İHANETLER İÇİNDE BİR ŞEKİLDE YER ALMIŞLARDIR.İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ GÜNÜN DURUMU BUDUR-Keykubat İNSAN,PRANGA VURULMAKLA,KIRBAÇLANARAK ÇALIŞTIRILMAKLA ESİR OLUR.ESİRLİĞİ YAŞAM BİÇİMİ OLARAK BENİMSERSE KÖLE OLUR. VATANINIZA,DEĞERLERİNİZE,ÖZGÜRLÜĞÜNÜZE SAHİP,HER TÜRLÜ EMPERYALİZME KARŞI ÇIKIN!!! Keykubat

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Translate

Bu Blogda Ara

18 Ekim 2012 Perşembe

TURKES PETROSYAN BULUSMASI PROJESI


TÜRKEŞ PETROSYAN BULUŞMASI PROJESİ


En solda Tuğrul Türkeş, Tansu Bleda, A.Türkeş, L.Petrosyan

Bu yazı Ermeni asıllı gazeteci Can Dündar’ın kaleminden yazılmıştır. O kadar Ülkücü, dindar, milliyetçi, Türkeş için ölecek gazeteci varken Türkeş’in bu gizli olayı bir Ermeni kökenli gazeteciyle paylaşması düşündürücüdür! 

Alaeddin Yavuz
keykubat /adilyargic/ adilyargicc



Şimdi alıntı yazıya geçelim;

12 yıl önce MHP lideri Türkeş ile Ermenistan Devlet Başkanı Petrosyan'ı Özararat buluşturdu. Atatürk'ün imzasını bir Ermeni'nin çizdiğini Türkeş'ten öğrenmek, Özararat'ı şaşkınlığa uğrattı


Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulması için çaba harcanıyor bugün... Taraflar doğrudan ya da dolaylı nabız yokluyor. Ancak süreç çok yavaş işliyor. İki tarafta da cesaret sorunu var.
İki taraf da kendi "milliyetçiler"inin tepkisinden çekiniyor.
Oysa bu konuda en cesur adım, bundan 12 yıl önce atılmıştı.
Adımı atanlardan biri Türkiye ile ilişkilere sıcak bakan Ermenistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan'dı.
Diğeri ise "milliyetçilerin başbuğu" Alpaslan Türkeş...
Türkeş, Ermeni bir arabulucu vasıtasıyla 1993 yılı martında Fransa'da gizlice Petrosyan'la buluştu ve en hassas konuları konuştu.
Bu görüşme uzun süre basından ve kamuoyundan gizlendi.
İzleyen tarihlerde Türkeş başka Ermeni temsilcileriyle de gizli temaslar kurdu.
Devrede yine aynı arabulucu vardı.
Geçen hafta Salzburg'da düzenlenen "Türk-Ermeni tarihçileri buluşması"nda tanıştım o arabulucuyla...
12 yıl önceki toplantıda konuşulan konular ve çekilen fotoğraflar kendisine emanet edilmişti. O da bu emaneti yıllarca özenle saklamıştı.
Ancak bugün iki tarafın milliyetçilerince gerilen ortamda bu önemli buluşmayı anlatmanın yararlı olacağını anlattım.
Hak verdi.
Tuğrul Türkeş'ten ve Ter Petrosyan cephesinden izin aldı.
Ve bu yazı dizisinde göreceğiniz fotoğraflarla, okuyacağınız anıları Milliyet'e verdi.
Bu dizide, hem istenirse taraflar arasında nasıl ortak paydaların yaratılabildiğini hem de 12 yıl önce nasıl büyük bir fırsatın kaçırıldığını okuyacaksınız.

SAMSON ÖZARARAT ANLATIYOR:

'600 yıllık ilişkinin kazası'
1993 başıydı. Ermenistan bağımsızlığını ilan edeli 2 yıl olmuştu.
Erivan'a Rus yardımı kesilmiş, ülke kış ortasında buğdaysız kalmıştı. Amerika'dan gönderilen yardım ulaşana kadar ekmek kıtlığı baş gösterecekti.
Samson Özararat, o dönem Fransa'da, Avrupa'dan Ermenistan'a giden insani yardımları organize eden bir derneğin başkanıydı. Bu krizden bir işbirliği fırsatı yaratmayı düşündü: "Acaba Ermenistan'a gereken buğdayı Türkiye ödünç veremez miydi?"
Bu adım, Erivan'da bir sempati yaratırdı. Önerisini "en üst düzeyde" Türk yetkililere aktardı: "100 bin ton buğdaya ihtiyaçları var. Siz 200 bin ton yollayın, ilişkilerin önünü açın" dedi.
Türkiye kararsızlandı bir süre... "Milliyetçiler"in ve Azerilerin tepkisinden korktu. Bakü'nün nabzı yoklandı. "Ekmek söz konusuyken düşmanlığın lafı olmaz" cevabı geldi.
Bunun üzerine -biraz gecikmeyle- Erivan'a 41 bin ton buğday gönderildi.
İşte o dönemde Özararat, iktidarı tedirgin eden "Milliyetçiler buna ne der?" tepkisini bertaraf etmek niyetiyle bir temas arayışına girişti.
Madem ki engel olarak "milliyetçiler" görünüyordu, o halde önce onları ikna etmeliydi. Sorun ancak zıt kutupların birbirine yaklaşmasıyla çözülebilirdi.
Bir kutup, Alpaslan Türkeş'ti.
Önce Türkeş'in özel sekreteriyle tanıştı:
"Türkeş'le bu konuları konuşmayı arzu ediyorum" dedi. Bunun üzerine onu Paris'te Türkeş'in yakını bir emekli generalle tanıştırdılar. Derdini ona da anlattı. Birkaç gün sonra haber geldi:
"Türkeş sizi bekliyor!"

Sözü Türkeş aldı
1993 Şubat'ında Özararat Ankara'ya gitti. Sürmeli Oteli'ne yerleşti. Öğrencilik yıllarını geçirdiği Ankara'yı dolaştı biraz... Huzursuzdu.
"Ben eski ODTÜ'lüyüm. Sol sempatizanıydım. Türkeş'e karşı kin doluydum. Aklımdan hep eski dönemler geçiyordu. Korkuyordum. Sıkıntıdan midem bozuldu. Buluşmaya karnımda korkuyla gittim yani..."
Sonra MHP'liler aldı kendisini...
Bir eve götürüldü. Orada çay içtiler. Bir süre sonra oradan kalkıp başka bir eve gittiler. Bir çay da orada... Yine ev değişikliği...
Oradan gelip Tuğrul Türkeş aldı kendisini...
Nihayet Esat'taki işyerine geldi MHP lideri... Yanında bir milletvekili vardı. Özararat kendisini tanıttı, niyetini anlattı. Ve sözü Alpaslan Türkeş aldı:
"Konuşmasının başında, Türkiye-Ermeni ilişkilerini geniş bir perspektiften anlattı. 'Türklerin Ermenilerle ilişkisi 1915'te başlamamıştır. 600 senelik bir müşterekliğimiz var. Birlikte türküler, yemekler icat ettik. Kız aldık verdik' dedi ve bana sorular sormaya başladı:
'Malazgirt Savaşı'nı Türklerin Ermenilerle birlikte kazandığını biliyor musun?
'İstanbul'un alınmasında Ermenilerin yaptığı kahramanlıklardan haberin var mı?
'Fatih Sultan Mehmet'in Ermeni Patrikhanesini nasıl bir fermanla açtırdığından haberdar mısın?
'Çanakkale'de Atatürk'ün yanında savaşan Ermeni askerlerin adlarını biliyor musun?
'Atatürk'ün bugün kullandığımız alfabeyi Ermeni dil bilgini Agop Martayan'a hazırlattığını ve sonra ona Dilaçar soyadını verdiğini biliyor muydun?'"
'Atatürk'ün imzasını bir Ermeni güzel yazı hocasının çizdiğini duymuş muydun?'"

'Parmağımı ısırdım'
Özararat, üst üste gelen bu sorular karşısında şaşkına dönmüştü.
"Ben Türkiye'de okudum ama bunların hiçbirini duymamıştım" dedi.
Bunun üzerine Türkeş şunları söyledi:
"Tarihe böyle geniş bir perspektiften bakmak lazım. 1915 bu 600 yıllık ilişkinin bir kazasıdır. Olaylarda yabancı devletlerin çok dahli vardır. Buradaki insanları kullanmak istemişlerdir. Bizimkilerin de kabahatleri var, ama şimdi yapılması gereken bu kazayı telafi edip eski dostluğu devam ettirmektir."
Özararat, ilk defa Türkiye'den birisinden böyle bir yaklaşım işitiyordu. Üstelik konuşan, "milliyetçilerin başbuğu" olarak bilinen adamdı.
Şaşırmıştı. Parmağını ısırıyordu.
Türkeş "Ne yapıyorsun?" diye sordu.
"Duyduklarım doğru mu, rüya mı görüyorum diye parmağımı ısırıyorum" dedi Özararat...
Bunun üzerine Türkeş, Özararat'ı yanına çağırdı, yanaklarından öptü, "Çok dobra insanmışsın" dedi.
Bu yazı okunduğunda bu projenin ABD isteği ortaya çıkıyor1

'Anlatsam, inanmazlar'
Konuşma bitince Özararat, "Sayın Türkeş" dedi, "...Ben yetkisiz bir insanım. Bu dinlediklerimi anlatsam kimse inanmaz. Ama Ermenistan'dakilerin bilmesinde yarar var. Bu söylediklerinizi Ermenistan Cumhurbaşkanı'na da söyleyebilir misiniz?"
"Tabii söylerim" diye yanıtladı Türkeş...
Özararat, "Petrosyan, martta Paris'e gelecek. Kendisiyle görüşeyim, belki orada buluşabilirsiniz" diyerek ayrıldı.
Hemen telefon başına koştu. Önerisini Petrosyan'a iletti.
Erivan, teklifi incelemeye aldı.
Tereddütteydiler. MHP'nin geçmişi ürkütücüydü. Üstelik partinin oyu yüzde 10'un altındaydı. O yüzden bu görüşmenin etkili olup olmayacağından emin değildiler.
Özararat, "MHP'yi ikna etmek önemli" diye ısrar etti. Aynı sıralarda Türkeş de hem devleti hem de Azerbaycan yetkililerini gelişmelerden haberdar ediyordu. Böyle bir diyaloeun, sürmekte olan Azeri-Ermeni savaşına da çözüm getirebileceği umuduyla herkes destek verdi. Üstelik ortada bir de karşılıklı esirler sorunu vardı.
Nihayet Erivan'dan da görüşme kararı çıkmasıyla Paris buluşması kesinlik kazandı.

Paris'te bir otelde
Türkeş 12 Mart'ta geldi Paris'e...
Kendisini Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'in talimatıyla de Gaulle Havaalanı'nda Türkiye'nin Paris Büyükelçisi Tanşuğ Bleda ile birlikte Samson Özararat karşıladı.
Büyükelçinin arabasıyla Ermenistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan'ın kaldığı Crillon Otele geldiler.
Samson Özararat, Türkeş'in arabasının kapısını açarken heyecan içindeydi. 1915'ten beri ilk kez Türkiye Cumhuriyeti, Ermenistan'la hem de en üst düzeyde görüşecekti. Ve bu görüşme, onun girişimi sayesinde başarılmıştı.


TÜRKEŞ GÖRÜŞMEYE GELİYOR

12 Mart 1993... Paris'te Concorde Meydanı... Crillon Oteli'nin önü... MHP lideri Alpaslan Türkeş, Paris'teki Türk büyükelçisinin arabasından iniyor. Kapısını tutan Özararat gülümsüyor. Birazdan Ermenistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan'la buluşacaklar ve bu, bir ilk olacak.
Özararat kimdir?
1951 Konya doğumlu.
Konya 19 Mayıs İlkokulu'ndan mezun oldu. Merasimlerde mehter takımı davulcusu idi.
Ortaokulu İstanbul'da Saint Joseph'te, liseyi Ankara Fen Lisesi'nde okudu. Fen Lisesi'nde öğrenci birliği başkanıydı. 1970'lerin başında ODTÜ'de Endüstri Mühendisliği'ndeydi.
12 Mart döneminde yurtlardaki eylemlere katılıp stadyuma kapatılan öğrenciler arasındaydı. Yargılandı, beraat etti.
1974'te mezun olduktan sonra Türkiye Elektrik Kurumu'nda mühendis olarak çalışmaya başladı. Aynı dönemde yine ODTÜ'de iş idaresi dalında master yaptı. Ardından İstanbul'da Sabancı Holding'de (KORDSA) proje mühendisi olarak çalıştı.
Askerliğini 1979-80 yıllarında Deniz Harp Okulu Yön Eylem Araştırması bölümünde öğretim üyesi olarak tamamladı.
1980'de bir Fransız'la evlendi, Fransız vatandaşı oldu ve Nice'e yerleşti. İki çocuk sahibi oldu.
25 yıldır Fransa'da. Halen Ermenistan'a Avrupa'dan yapılan yardımları koordine eden "SOS-ARMENIE" adlı bir yardım kuruluşunun başkanı. Hem Fransız, hem Ermenistan pasaportu taşıyor.
Ermenistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan'a danışmanlık yaptı. Hem Ankara'da hem Erivan'da devletin üst düzey yetkilileriyle görüşebilmesiyle tanınıyor.
Samson Özararat anlatıyor:
'Türkeş, anıta çelenk koymayı bile düşündü'
"Türkeş, Türklerle Ermenilerin 600 yıllık dostluğunun yeniden kurulması için elinden geleni yapmaya hazırdı. Yaptığımız beyin fırtınası çalışmalarında, sınıra üzüntü bildiren bir anıt dikmeyi ve hatta Erivan'daki soykırım anıtına çelenk koymayı bile düşünüp tartıştık"
Türkeş'e yer verilmeyen devlet kitabı
Türkeş-Petrosyan görüşmesi saat 15.00'te başladı. Türkeş, Türkçe konuşuyor, oğlu Tuğrul rapor tutuyor, tercümanlar çeviriyordu. Ancak Devlet Başkanı'nın tepkilerinden Türkçe konuşmaları anladığı belli oluyordu.
Türkeş, Ermenistan ile Türkiye ve Azerbaycan arasındaki gerginliğin aşılması için elinden geleni yapmaya hazır olduğunu belirten bir iyi niyet konuşmasıyla açtı görüşmeyi... Ankara'nın pozisyonunu anlattı. Öncelikli amacı, tansiyonu düşürmek, işgale son verilmesi için nabız yoklamak ve uzun vadeli bir ilişkinin önünü açmaktı.
Petrosyan, cevap verirken "Cumhurbaşkanı Özal'ın, Başbakan Demirel'in ve bir muhalefet partisinin lideri olarak sizin aynı bakış açısına sahip olması, Türkiye'nin politikasındaki istikrarı gösteriyor" dedi. "Sovyetler'in çözülmesinden sonra Ankara, Türk cumhuriyetleriyle diplomatik ilişki tesis ederken Ermenistan'la diplomatik temasta geç kaldı, zaman yitirildi" diye yakındı.

Öneriler paketi
Bunun üzerine Türkeş, devam eden savaşla ilgili 6 maddelik bir öneriler paketi sundu:
1) Azerbaycan ve Ermenistan arasında hemen ateşkes sağlanması,
2) Ermeni askerlerinin Azeri topraklarından çekilmesi,
3) Her iki tarafın bugünkü sınırlar içinde birbirini tanıması ve diplomatik ilişki tesisi,
4) İç işlerine karışmadan ve toprak talebi olmaksızın temas,
5) Laçin koridorunun açılması, gözlemci heyetinin güvencesi ve denetiminde bulunması,
6) Karabağ sorununun ya daha sonraya ya da Minsk toplantısına bırakılarak meselenin ateşkes sonrası daha geniş zamanda ele alınması.

'İpek yolu kuralım'
Bu önerilerin ardından, Ermenistan'a dünyayla ticaret yapması için Türkiye'den transit kara ve deniz geçişi verilebileceğini söyledi.
Sonra da daha kapsamlı bir proje önerdi:
"Trans-Kafkasya Otoyolu".
İpek Yolu'nun ihyası anlamına gelen bu otoyol, Kafkasya'yı boydan boya kat edecek ve Ermenistan'dan geçecekti. Otoyola bir demiryolu da eşlik edecek, aynı hatta bir doğalgaz ve petrol boru hattı da yer alacaktı.
"Müşterek gerçekleştirilecek bu proje başka işbirliklerine kapı açar. Sınırlar açılır, yurttaşlarımız serbestçe birbirine gidip gelir, ticaret yaparlar. Bu durum bölgeye de huzur ve refah getirir" dedi.
Türkeş, bu görüşmede bir iyi niyet jesti olarak esirlerin karşılıklı serbest bırakılmasını sağlamayı umuyor, hatta derhal Erivan'a gidip hem Ermenistan'ı ziyaret etmeyi, hem de Azeri esirleri aldıktan sonra aynı uçakla Bakü'ye geçmeyi planlıyordu.
Petrosyan, "Biz önşartsız ateşkesi kabul ederiz, ancak şunu anlayın ki benim şartlarım ve kamuoyu önündeki durumum Elçibey'inkinden daha zordur" diye konuştu.
Karabağ'ın kendi ayrı yönetimi bulunduğunu belirtti. Buradakilerin çoğu zaman Ermenistan'la ters düştüklerini itiraf etti, "Ama onları da göz ardı edemeyiz" şeklinde konuştu.
Tuğrul Türkeş'in izlenimine göre, "Görüşmede Petrosyan daha uzlaşmacı bir tavır içindeydi. Buna karşın Dışişleri Bakanı daha ihtiyatlıydı. Görüşmenin sonuna doğru, ilişkiler çok daha iyi bir yere gidebilecekken, Papazyan'ın Petrosyan'a Ermenice bir şeyler söylemesiyle konular ertelendi."

Papazyan engeli
Petrosyan, "Biz önerilerinizi değerlendirelim" dedi ve 2.5 saat süren toplantı bitti.
Türkeş, çıkışta Samson Özararat'a umutsuz konuştu:
"Savaşın bir süre daha devam edeceği anlaşılıyor"
Daha sonra Hulusi Turgut'a anlattığı anılarında ise ("Şahinlerin Dansı", ABC, 1995), "O görüşmede Papazyan bir karara varmamızı önledi. Bir ön anlaşma parafe etmeye imkân bırakmadı" diyecekti.
Görüşmede bulunan Büyükelçi Tanşuğ Bleda da anılarında (Maskeli Balo, Doğan K., 2000) "Buluşmanın yarattığı olumlu hava ve sürecin sonu gelmedi" diye yazdı:
"Daha Türkeş Paris'ten ayrılmadan Petrosyan'ın kontrol edemediği Taşnak güçleri Laçin koridoruna karşı saldırıya geçerek alınan tüm kararları geçersiz kıldılar."
'Sayın Türkeş, dünya tersine mi döndü?'
Alpaslan Türkeş, 12 Mart 1993 günü geldi Paris'e... Yanında oğlu Tuğrul Türkeş de vardı.
De Gaulle Havaalanı'nda onları, görüşmeyi organize eden Samson Özararat ve Türkiye'nin Paris Büyükelçisi Tanşuğ Bleda karşıladı. Elçinin makam arabasıyla büyükelçilik konutuna gittiler. Gece orada kalacaklardı. Türkeş, Paris'e gitmeden Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'e haber vermiş, hatta Dışişleri'nden son gelişmelere ilişkin bilgi almıştı. Ayrıca Azerbaycan Cumhurbaşkanı Elçibey'e de haber yollanmıştı. Ertesi gün görüşme öncesi büyükelçilikteki öğle yemeğine Samson Özararat da davet edildi. Sofraya otururken, Büyükelçi'nin eşi Erel Bleda, Türkeş'i baş köşeye buyur etti. Türkeş de en itibarlı koltuk sayılan sağındaki koltuğa Özararat'ı davet etti. Erel Bleda, Türkeş'in kızı Ayzıt'ın liseden sınıf arkadaşıydı. Bu tanışıklığın verdiği samimiyetle espri yaptı:

"Sayın Türkeş neler oluyor, dünya tersine mi döndü?"
'Oğlunuz mu? Allah bağışlasın!'
Türkeş-Petrosyan görüşmesi, 13 Mart günü öğleden sonra Ermenistan Devlet Başkanı'nın kaldığı Crillon Oteli'nde yapılacaktı.
Concorde Meydanı'ndaki otelde zirve için özel bir oda hazırlanmıştı.
Görüşmeye Türkeş'le birlikte Büyükelçi Tanşuğ Bleda, Elçilik Müsteşarı Menter Şahinler ve Tuğrul Türkeş katıldı.
Ermenistan tarafında ise, Dışişleri Bakanı Vahan Papazyan ve Dışişleri danışmanı, tarihçi Gerard Libaridian vardı.
Kapıdan girer girmez Türkeş, Petrosyan'la önce Büyükelçi Bleda'yı, sonra da oğlu Tuğrul'u tanıştırdı.
İşte ilk hayret verici gelişme o anda oldu.
Petrosyan önce İngilizce "Memnun oldum" dedi, sonra zihnini yokladı, Türkçeye döndü ve bir Ermeni Türkçesiyle:
"Nasıl diyorsunuz?" dedi, "...Allah saklasın mı?.. Yok, yok... Allah bağışlasın..."
Herkes şaşkına dönmüş, yüzler gülmüştü. Halep doğumlu olan Petrosyan, Antakyalı ailesinden hatırladığı sözcüklerle Türkçe konuşuyordu. Daha ilk adımda büyük jestti bu; Türkeş'in kamuoyundaki imajından dolayı Ermeni tarafındaki gerginliği de azaltan bir jest...
'Sınıra anıt dikmeyi konuştuk'

Samson Özararat anlatıyor:
"Paris dönüşü Türkeş'le birkaç kez yeniden buluşup neler yapılabileceğini konuştuk.
Kesin bir plan yapmadık. Bu, bir tür beyin fırtınasıydı. Değişik seçenekleri konuştuk aramızda... Karşılıklı diyaloğun çoğaltılmasını, gidip gelen heyetlerin artırılmasını düşündük. Sınırın açılmasını ve halklar arasında karşılıklı ziyaretlerin yapılmasını...
Hatta bir ara Türkeş'in Erivan'daki soykırım anıtına çelenk koymasını bile tartıştık.
Türk-Ermenistan sınırına 1915'te ölenlerin anısına müşterek bir anıt dikilmesi de konuşuldu. Anıtın Ermenistan'a bakan yüzünde Türkçe, Türkiye'ye bakan yüzünde ise Ermenice 'Verdiğimiz acılardan dolayı üzgünüz' yazacaktı."

Gerard Libaridian anlatıyor:
'Dönüm noktasıydı'
Ermenistan'ın o zamanki Devlet Başkanı Ter Petrosyan'ın Dışişleri Danışmanı ve Dışişleri Bakanlığı 1. Bakan Yardımcısı, tarihçi Gerard Libaridian'a toplantıya dair bugünkü fikrini sordum. Şöyle dedi:
"Harika bir toplantıydı. Çok önemliydi. Türkiye ile Ermenistan arasındaki devlet devlete ilişkiler açısından bir dönüm noktasıydı. Hele Türkiye'nin politik yelpazesinde Türkeş'in pozisyonu düşünülürse bu toplantı bizim için, daha popüler bir yetkiliyle görüşmekten de önemliydi. Türkiye'yle ilişkileri önkoşulsuz olarak normalleştirmek isteyen Ermenistan için Türkeş gibi bir liderin desteği çok önemliydi. Türkeş, devlet ilişkilerinin ve komşuluğun önemini bilen, sorunlara pratik çözümler arayan, son derece iyi niyetli bir devlet adamı pozisyonundaydı. Önce ateşkes ilan edip sorunları sonra ele alma önerisi de son derece gerçekçiydi. Bizi çok etkilemişti.

Papazyan değil, Elçibey
Neden bir çözüm çıkmadı? Türkeş, Dışişleri Bakanı'nı suçluyor.
Sorun Papazyan değildi. Devlet Başkanı ile Dışişleri Bakanı arasında bir anlaşmazlık da söz konusu değildi. Tersine çok da yardımcı oldu Papazyan. Asıl sorun şuydu: Biz, Ermenistan-Türkiye ilişkileriyle Ermenistan-Azerbaycan ilişkileri arasında bağlantı kurulmasını istemiyorduk. Ancak Türkeş'in sunuşundan bu ikisinin bağlantılı ele alındığı görülüyordu.
İkinci bir sorun daha vardı: Sayın Türkeş Türkiye'deki ve hatta Azerbaycan'daki yönetim adına konuşuyor gibi görünse de, özellikle ateşkese dair söylediklerinin Azerbaycan yönetiminin yaklaşımını yansıttığı kanısında değildik. Çünkü o dönemde ateşkes için pek çok öneri olmasına rağmen Elçibey bir ateşkes ilanına razı değildi. O bir askeri zaferle sonuca gitmeyi umuyordu. O yüzden Sayın Türkeş'in ve Türkiye hükümetinin iyi niyeti, Azerbaycan'ın ateşkes ilanına yeterli değildi.

Ya diğer konular?
Esir değişimi, karşılıklı iyi niyet jestleri yapmak... Bunlar temel konular değildi. Eğer Ermenistan hükümeti tarih konularını aşıp onun üzerinden geçerek 'Bakın biz komşuyuz, bağımsız devletleriz, normal ilişkiler kurmalıyız' diyebilseydi, bu, Azerbaycan ve Karabağ sorunu da dahil diğer sorunların da çok daha kolay yoldan çözümünü sağlayabilirdi. Ermenistan bunu yapamadığı gibi, Türk hükümeti de 1993'ten beri ne yazık ki diğer sorunlarımızın çözümünü Karabağ sorununa bağladı. Bu da zaten karmaşık olan bir sorunu daha da karmaşıklaştırdı.

O buluşmadan bugüne nasıl bir ders çıkarabiliriz?
Türkeş orada büyük bir devlet adamı pozisyonu gösterdi. Şunu gördük: Türkiye -hem de politik yelpazesinin bütün unsurlarıyla- devlet devlete temasa ve iyi komşuluk ilişkilerine hazır. Önerileri var. Bunları tartışmaya ve bizim karşı önerilerimizi dinlemeye hazır.

Bugün bu niye yapılamıyor? Cesaret ya da samimiyet sorunu mu var?
Hayır, şimdiki hükümetin de samimiyetle çözüm aradığını görüyorum. Çok zor bir sorunla baş etmeye çalışıyorlar. Ancak burada samimiyetten ziyade yaklaşıma ilişkin bir sorun var. O sorunun kökeninde de Türk dış politikasının Ermenistan'la ilişkileri Karabağ sorunuyla ilişkilendirme geleneği yatıyor.

'Son buluşma'dan önceki gece öldü

Türkeş, Ter-Petrosyan görüşmesinden sonra da Ermenilerle gizli temaslara devam etti. Son buluşması 1997 Nisanında olacaktı. Kendisine Ter-Petrosyan'dan bir mesaj getiren Özararat Ermenistan'ın kapalı sınır kapısından "özel izinle" yürüyerek geçti. Iğdır'da ülkücülerce karşılandı. Sabah Türkeş'le randevusu vardı. Ancak kendisi değil, ölüm haberi geldi.

1994 yılı Nisan ayı…
Yer: Frankfurt'taki Türk Başkonsolosluğu…
Kapıdan içeri Armen Sarkisyan girdi.
Türk diplomatlar gözlerine inanamadı.
Çünkü Sarkisyan Ermenistan'ın Avrupa'daki en kıdemli (Londra) büyükelçisiydi.
İlk kez bir Ermenistan temsilcisi Türk resmi binasına adım atıyordu.
Bu, diplomatik açıdan çok önemli bir işaretti.
İçeride onu Alpaslan Türkeş bekliyordu.
Yanında Bonn'daki Türk Büyükelçisi Onur Öymen ve elçilik maslahatgüzarı da vardı; tabii bütün bu süreci başlatan Samson Özararat da…


Willy Brand gibi
İlk buluşmanın üzerinden 1 yıl geçmişti.
Türkeş –devletin bilgisi dahilinde- girişimlerine devam ediyordu.
Buluşmada yine Türkiye ile Ermenistan arasında ilişki kurulması konuşuldu.
Sarkisyan, "Türkiye bir iyi niyet jesti yapsın" dedi. Yeni bağımsızlığına kavuşmuş olan Ermenistan'ın buğday ve enerji sıkıntısını dile getirdi:
"Ekonomik ambargoyu kaldırsanız, Ermenistan'la yiyecek, yakacak ticareti yapsanız iyi olmaz mı?"
Türkeş "Azerbaycan işgal altındayken bunu yapamayız" diye yanıtladı. Ter-Petrosyan'a söylediklerini tekrarladı:
"İşgali kaldırın. Ateşkese uyun. Esirleri geri verin. Çatışma dursun ki yol alalım".
Bunlar yapılırsa Karabağ sorununu uzun vadeye bırakıp ilişkilerin başlatılabileceğini dile getirdi.
Söz "soykırım"a gelince Türkeş yine sürpriz bir çıkış yaptı.
Samson Özararat anlatıyor:
"Orada Türkeş daha açık bir şekilde 'Geçmişle ilgili üzüntü duyduğunu' dile getirdi. Hatta öyle deyince Ermenistan büyükelçisi de "Samson söylediğinde kulaklarıma inanamamıştım' dedi: 'Şimdi sizi dinleyince anlıyorum ki, siz de galiba Willy Brand gibi tarihe geçeceksiniz'".

1995 yılının 23 Şubat'ı…
Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter-Petrosyan'ın Dışişleri Danışmanı Gerard Libaridian, Siyaset Enstitüsü'nün davetlisi olarak Türkiye'de…
Gece saat 22.45'te Ankara Hilton otelinde Tuğrul Türkeş'le buluştu. Görüşme gece 2'ye kadar sürdü. İşbirliği imkanları konuşuldu.

Flört başlıyor
Mesaj anlaşılmıştı.
Ankara-Erivan yakınlaşmasından rahatsız olacağı anlaşılan Moskova'yı bertaraf edecek formüller arandı.
Ve bu girişimlerin meyvesi kısa zamanda toplanmaya başladı.
Türk ve Ermeni işadamları arasında temaslar hızlandı. Bu temaslara Tuğrul Türkeş ile işadamı Cefi Kamhi öncülük ediyordu. Kamhi, yakınlaşma sürecinin kilit isimlerinden biriydi.
Fransa'daki kalburüstü Ermeni işadamları Paris'teki Türk Büyükelçiliğine davet edilip Türk girişimcilerle buluşturuldu. Ortak proje imkanları konuşuldu. Büyükelçi Tanşuğ Bleda'ya göre "daha ilk görüşmede ortaya çıkan ikili projelerin portresi 600 milyon doları bulmuştu".
Aynı faaliyet Ermenistan'da da yoğunlaşmıştı.
Orada da girişimleri Devlet Başkanı'nın ağabeyi ve Ermenistan'ın güçlü adamı Telman Ter-Petrosyan örgütlüyordu. Ermenistan üzerinden taşımacılık yapan bir Amerikan firmasının Türk ortaklarını çağırıp bir Türk-Ermeni iş konseyi kurmalarını önerdi.
Konsey 1997'de kuruldu.
Amerika istedikçe bu buluşmalar olsa da Rusya izin vermedikçe asla olmaz!

Hava sahası açıldı
O ara Türkeş, Kars'ın MHP'li belediye başkanını yokladı. Sınır ticareti için onlar da son derece hevesliydi. Sınır açılırsa Gürcistan'la olduğu gibi günlük ziyaretler yapmak mümkün hale gelecek, Kars'a büyük alışveriş merkezleri kurulacak, sınır ticareti sayesinde bölge insanı kalkınacaktı.
Ermeni tarafı İstanbul'a uçuş istiyordu. Talep Dışişleri'ne iletildi. O zamana dek THY uçakları mesela Bakü'ye uçarken Ermenistan hava sahasını kullanmıyor, Gürcistan'a dönüp yolu uzatıyordu.
Bir süre sonra Tuğrul Türkeş Bakü'ye uçarken Trabzon'u geçen uçağın kuzeye dönmeyip düz gittiğini ve Ermenistan hava sahasına girdiğini ve Bakü'ye daha çabuk vardığını fark etti:
"Bu çorbada benim de tuzum var" diye gülümsedi.
Bir süre sonra Erivan-İstanbul arasında da özel uçak seferleri başlayacak, bavul turizmi canlanacaktı.
İki ülke arasında diplomatik ilişki bulunmamasına ve ekonomik ambargo uygulanmasına rağmen iki tarafın göz yummasıyla dolaylı ticaret kısa sürede 150 milyon dolara ulaşacaktı.

Arabadaki Ermenice kaset
Bu dönemde Ermenistan'ın güçlü adamı Telman Ter-Petrosyan, Karadeniz Ekonomik İşbirliği toplantısı için İstanbul'a geldi.
Geldiği gece Tuğrul Türkeş'in daveti üzerine korumaları da bırakıp birlikte Kireçburnu'na yemeğe gittiler. Yemek dönüşü Ter-Petrosyan'ı arabasına alan bir Türk işadamı Ermenice bir kaset taktı. Bu jest Ter-Petrosyan'ın çok hoşuna gitti. Şarkıya mırıldanarak eşlik etti.
Sonraki gelişinde Tuğrul Türkeş'e Civan Gasparyan'ın bir CD'sini hediye getirecekti.
Artık dost olmuşlardı.
Türkeş'in cenazesinde bir Ermeni

 Türkiye, "ASALA'yı eski ülkücüler mi durdurdu" tartışmasıyla çalkalanırken Türkeş, bambaşka arayışların içindeydi.
Samson Özararat'la sık sık buluşup durumu değerlendiriyorlardı.
Kafkasya'daki sorunların çözümü için bir "Kafkas federasyonu" kurulmasını planlıyordu.
"Bu kurulursa Karabağ, Abhazya problemleri çözülebilir" diyordu.
Daha ileri adımlar düşünüyorlardı.
Sıra Alpaslan Türkeş'in Erivan ziyaretine geliyordu.
Samson Özararat ve Cefi Kamhi arabulucu gibi çalışıyordu.
Özararat 1997 Mart'ında Erivan'da Telman Ter-Petrosyan'la buluştu. Ona ve cumhurbaşkanı Levon Ter- Petrosyan'a Türkeş'in önemini bir kez daha anlattı. Hatta Başbuğ'un yaşlandığını

hatırlatıp, "Acele edelim. O vefat ederse Türkiye ile diyalog en az 10 sene gecikir" dedi.
Ter-Petrosyan hak verdi.
Türkeş'e iletilmek üzere bir mesaj hazırladı:
"Görüşmelere devam edelim".
Özararat, hemen Türkeş'i arayıp randevu istedi.
Türkeş Almanya'da tedavi görüyordu. 2 Nisan'da dönecekti. İstanbul'a inip oradan Ankara'ya geçecekti.
"Ben de 2 Nisan'da bir toplantı için İstanbul'a geliyorum. Havaalanında buluşalım mı" dedi Özararat…
2 Nisan için randevulaştılar.

Casus filmi gibi
Ancak İstanbul'a doğrudan uçak yoktu. "Mesaj"ı bekletmemek için iki devletten izin alındı ve kapalı olan Markara-Alican sınır kapısı açıldı.
Samson Özararat, yanında bir arkadaşıyla birlikte "yasak sınır" sayılan Aras köprüsünü yürüyerek geçti.
Casus filmlerindeki gibi köprünün orta yerindeki sınır çizgisine kadar Ermeni askerlerin eşliğinde yürüdü. Orada onu Türk askeri karşıladı. Konyalı bir komutan "Hoş geldiniz hemşerim" dedi.
Sınırda MHP'den 3 ülkücü bekliyordu.
Iğdır'da birlikte çay içtiler. Sonra arabayla Erzurum'a geçtiler.
Özararat, 16.00 uçağıyla İstanbul'a uçacak ve Atatürk havalimanında Kıbrıs Havayolları'nın VIP salonunda Türkeş'le buluşacaktı.
Lakin saat 16.00 olduğu halde hala Erzurum'a varamamışlardı. Ülkücüler, Erzurum Ticaret Odası başkanını arayıp "Çok önemli bir konuk için bir miktar rötar" rica etti. Uçak 15 dakika bekledi. Ama "beklenen konuk" gelmeyince kalktı.
16.20'de Özararat kendi bineceği uçağın kalkışını izledi.
Türkeş'le telefon teması da kurulamayınca otobüse binip Ankara'ya yola çıktı. Gece boyu yol gidip sabah ilk uçakla İstanbul'a geçti, toplantıya katıldı.
O arada tam 6 saat alanda Özararat'ı bekleyen Türkeş de Ankara'ya uçmuştu.
Özararat sabahki Ankara uçağına bilet aldı.
Sabah Türkeş'le buluşup mesajı iletecekti.
Gece yorgun argın oteline geldi. Televizyonu açtı ve ekrandaki altyazıyı gördü:
"Alpaslan Türkeş hastaneye kaldırıldı".
Birkaç saat sonra Türkeş'in vefat haberi gelecekti.

Cenazede bir Ermeni
Samson Özararat, sabah Ankara'ya uçtu.
Türkeş'le görüşmek yerine cenazesine katılmak durumunda kaldı.
Kimse kendisini tanımıyordu.
Törene "Ben Tuğrul Türkeş'in arkadaşıyım" diyerek girebildi.
Cenazede "Ya Allah bismillah Allahu ekber" diye haykıran ülkücüler eşliğinde Tansu Çiller ile Meral Akşener'in arasında yürüdü.
Hem 5 yıl öncesine kadar nefret ederken birden sevmeye başladığı o lidere, hem de kaçan büyük fırsata yanıyordu.
Ama bir ay sonra, "komplo senaryoları" üretmesine yol açacak yeni bir haber daha aldı:
Görüşmeleri Türkeş'le birlikte örgütleyen ikinci isim, Telman Ter-Petrosyan da Türkeş'ten bir ay sonra ve aynı hastalıktan ölmüştü.
Kilit önemdeki iki ismin peşpeşe ölmesi öyle şaşırtıcıydı ki, Devlet Başkanı Ter-Petrosyan, ağabeyinin ölüm haberini aldığında ilk tepki olarak "Samson'a haber verin" diyecekti.
Özararat, bu kez de Erivan'a uçup Ter-Petrosyan'ın cenazesine katıldı.
Onlarla birlikte bir yakınlaşma umudunu da gömüyordu.
Tahmin ettiği gibi olacak ve 10 yıl, iki tarafta da o kadar cesur bir devlet adamı çıkmayacaktı.

TUĞRUL TÜRKEŞ ANLATIYOR
'TRT bizim hava durumunu da verse ne olur?'
Resim kaynağı

 Türkeş ile Ter-Petrosyan'ın Paris zirvesine katılan dönemin Petkim Yönetim Kurulu üyesi Tuğrul Türkeş, zirve sonrası gelişmeleri şöyle anlattı:
"Gece elçilikte görüşmeyi değerlendirirken saat 21.30'da telefon geldi. Ermenistan devlet başkanlığının protokol müdürü arayıp Başkanı'nın ağabeyi Telman Ter-Petrosyan'ın benimle görüşmek istediğini söyledi. Sanıyorum yine Samson Özararat'ın girişimiyle planlanmış bir buluşmaydı. Kayda geçmesi için büyükelçiden rica ettim, Müsteşar Menter Şahinler'i de benimle birlikte gönderdi.
"Görüşmede Sanayi Bakanı Ashot Safaryan da bulundu. Burada 3 saat daha çok ekonomik konuları tartıştık.

Erivan'ın hava durumu
"Çok olumlu ve insani bir yaklaşım içindelerdi. Hatta bir ara Telman Ter-Petrosyan şaka yollu 'Biz akşamları Türkiye televizyonlarına bakıyoruz, Bakü'nün, Tiflis'in her yerin hava durumu veriliyor, bir tek Erivan'ınki verilmiyor. Burada yağmur yağacaksa biz de bilsek ne olur ki' dedi. Ben dönüşte bu konuyu dönemin TRT Genel Müdürü Tayfun Akgüner'e ilettim. Ama o dönemde bir gelişme olmadı, şimdi Erivan'ı da veriyor televizyonlar...
"O günlerde Türk gazetelerinde Koç grubuna ait 1000 TIR'ın Ermenistan yol vermediği için geçemediği haberi vardı. Bu haberi yalanladılar. 'İstenirse hemen yol açarız' dediler.

1-2 koli düşse...
Türk TIR'ları Ermenistan üzerinden Kafkasya'ya geçerse yolun çok kısalacağını hatırlattım, Türkiye ile Türk cumhuriyetleri arasındaki ticaretin Ermenistan üzerinden yapılabilmesinin iki tarafa da büyük katkısı olacağını anlattım. Hatta orada bir latife yaptım; 'Buradan Orta Asya'ya gidecek Türk TIR'larının arkasından 1-2 koli bir şey düşse bile Ermenistan nüfusu düşünüldüğünde büyük bir ticari imkandır' dedim.
Bu görüşmeden hemen sonra Azerbaycan'a gidip rahmetli
Elçibey'e bütün görüşmeyi naklettim. Babam da gelişmeleri Türk devlet yetkililerine aktardı. Bunlar, Batılıların 'back channel contact' dedikleri türden geri plandaki altyapı çalışmalarıydı. Belki daha da fazlası olabilirdi ama taraflar cesur adım atmakta gecikti.

Koçaryan'la buluşma
Babam rahmetli olduktan sonra Levon Ter-Petrosyan da Devlet Başkanlığı'ndan ayrıldı. Kasım 1999'da Ermenistan'ın yeni Devlet Başkanı Koçaryan AGİT zirvesi için İstanbul'a geldi.
Samson Özararat, Koçaryan'ın bana başsağlığı dilemek istediğini haber verdi. 19 Kasım'da İstanbul'dan dönerken havaalanında ziyaret ettim kendisini… Görüşmenin başında espri yaptı:
"Samson bizim gayri resmi büyükelçimiz. Ama bazen benim nezdimde sizin avukatlığınıza da kalkışıyor" dedi.
"Aynı isimde mutabık isek bu da olumlu bir gelişmedir" dedim.
Koçaryan, Demirel'in Bakü'ye fazla yakın, Erivan'a ise mesafeli durmasından yakındı. "Türkiye iki ülkeye eşit mesafede durmalı" dedi.

'Diaspora tarihe takıldı'
Daha sonra çok ilginç bir saptama yaptı:
"İyi ilişkiler kurmak istiyoruz ama zorluklarımız var. Diasporadaki Ermeniler 3 nesildir Ermenistan'dan ayrılar. Onların düşüncelerini de dikkate almak zorundayız".
Daha sonra Cefi Kamhi ile Erivan'da görüştük …
Gördük ki, Türkiye çok cesaretle hareket ederse çok hızla yol almak mümkün oluyor.
Ne yazık ki, bu büyük fırsatı kaçırdık o dönemde…
-------------------------------------------------
18 Nisan 2010 yılında hazırladığım bu çalışmamı da okursanız her şeyin yerine oturacağını göreceksiniz!
http://keykubat.blogspot.com/2010/04/kibris-ve-soykirim-dumenleri.html#axzz29gAuznL0

V ebu yazı sonuç olarak görülebilir;
http://keykubat.blogcu.com/yezidi-kongresinde-kurtler-yezidilikte-birlestiler/13040858

ALPASLAN TURKES DEVLET BAHCELI ERMENI KOKENLI MI



Alpaslan Türkeş ve Devlet Bahçeli
ALPASLAN TÜRKEŞ DEVLET BAHÇELİ ERMENİ KÖKENLi Mİ?

Yaklaşık on yıldır, kökenlerinde 1967'lerden beri İslâm Kürdistancısı olan Deliüzzaman-ı Said-i Kürdi bağlılığı olmalarından mıdır nedir bilinmez (!) sürekli AKP'ye muhalefet etmelerine rağmen AKP'nin en sıkışık zamanlarında can simidi gibi yardıma koşmalarından "Bu günlerde başbakan RE.T.E muhakkak görevinde kalmalıdır!" tespitli şartlamalarına kadar yürüttüğü işbirlikçiliklerinden dolayı Devlet Bahçeli'den aşırı kıl kaptım.

Adana bölgesinin etnik yapısı ve tarihi özelliklerine dayanarak soyunun da Ermeni veya Rum olabileceği kuşkusuna kapıldım.

Bölge tarihinde, 1917'de Süveyş kanalı galibiyeti ile Kudüs'ü ele geçiren İngiliz orduları, komutanı Sir Allenby, 1915-1917 arasında Suriye'ye sürülen 500.000 Ermeni’den 178.000'ini Adana'ya ve Urfa'ya geri gönderdi. Urfa'da "Edesa", Adana'da Klikya Ermeni devleti kurmaları için o zamanın PKK'sı olarak bunları kullandı. İşte Devlet Bahçeli'nin bu geri dönen Ermenilerin soyundan olabileceğini yazmıştım.

Hatta Recep Tayyip Erdoğan'ın "Adana'da bir zalim vali varmış, dedem ona karşı savaşırken ölmüş!" ifadesinden ve kökenini Batum/Bagata'ya dayandırmasından yola çıkarak Gürcistan resmi sitesinde bulduğum "2003 Gürcistan Azınlık Raporu" nu Türkçeye çevirdiğimde 1915-1917 arasında Ermenilerin durumuna düşmemek için Gürcistan'a sığınan 68.000 Süryani'den olduğunu tespit etmiştim.

Hıristiyan-Sabi(her dine dönen, şeytana tapınan) -Yezidi (
şeytana tapınan) Süryanilerin (Suriye'li Hıristiyan Sabi Araplar, Urfa- Mardin, Maraş, Adana, Kayseri, Dersim, Diyarbakır Ermenileri) yoğun olduğu Urfa, Mardin, Hakkâri, Siirt, Bitlis, Batman bölgelerinden bu Süryani-Yezidi Kürt göçlerinin olduğunu düşünürsek, "Adanalı zalim valiye savaşırken ölen" başbakanın dedesinin de Gürcistan'dan 1917'de Adana'ya gönderilen Osmanlı Türk-Müslüman askerini sırtından vuran Süryani Vatikan işbirlikçilerinden olduğunu ortaya çıkarmıştım.

Alpaslan Türkeş’in gerçek kökenleri;
Alpaslan Türkeş Siyaonist toplantısında!

Ayrıca, ülkücülerin 1967’de MSP’ye, 1991’de Fethullah Gülen cemaatine üç buçuk milyara Ülkücüleri pazarlayan Alpaslan Türkeş'tir. 

Alpaslan Türkeş'in bizzat, kökeni, Roma, Bizans zamanından beri Malatya, Kayseri, Maraş, Ermeni, Rum zenginlerinin mesire yeri (yazlık yerleşim yeri)  olduğu Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde de geçen, 1774-1864 yılları arasında geçen “90” doksan yıl boyunca Vatikan, Moskova’dan aldıkları desteklerle Osmanlı Türk-Müslüman askerine kurşun sıkan, asker ve vergi vermeyen, bölgeye Osmanlıyı sokmayan isyanlar çıkaran,1864’te sultan ABDÜLAZİZ’in siyasi zekâsıyla ihanetleri bitirilen ve önce Adana-Mersin bölgesine ardından da Kıbrıs’a sürülen Kayseri Pınarbaşı Rum ve Ermenilerine dayanan Alpaslan Türkeş tarafından satılmaları bu ihanetin bir parçasıdır.

Yaklaşık yüz yıl süren bu Ermeni isyanlarına Türkeş'in ailesinin sürülmesine sebep olan 1862 Zeytun (Maraş'ın Ceyhan nehri kıyısında büyük bir köyü) isyanıdır.
1860'ta Süryani/Sabi Ermenilerin yoğun olduğu Lübnan'a Fransa ve öteki batılı devletlerin baskılarıyla özerklik vermeyi kabul eden Osmanlı devletini aynı şeyi Zeytun Ermenileri için yapamaya zorlamak amacıyla Lübnan'dan Leon adlı bir Ermeni İşhan (prens) Zeytun'a gelmiş,Fransa kralı III. Napolyon adına Zeytun'da Ermenilerin sözde mağduriyetlerini içeren bir mektup yazdırıp Krala iletmiştir. Mektup'ta Ahmet Cevdet Paşa'nın kaydettiğine göre Kılikya'da (Adana ve çevresi) 70.000 kişilik silahlı isyancıları olduğunu, yeterli destek alabilirlerse bağımsız devlet olabileceklerini de yazdırmışlardır.

Kanuni zamanında "iyi niyetle" verilmiş Kapitülasyonlara Fransa'nın eklettiği bir madde ile Fransa Osmanlı topraklarında Katoliklerin hamisi (koruyucusu) oluyordu. Ermeniler her ne kadar Süryani olsalar da Katolik olup olmamalarının bir önemi yoktu. Önemli olan Osmanlıyı zayıf düşürecek her işe yarayıp yaramadıklarıydı.

Fransa Kralının arkadaşı olarak kendisini tanıtan bu prens Zeytun isyanını çıkartmıştır. 1867'de Milano'da ölen bu Ermeni hain bir çok Türk ve Müslüman askerinin kıyılmasına neden olmuştur. Elbette Ermenilerin de!


Ama bölgede 20.000'den fazla Türk'ün katledilmesini Ermeni şair Beşiktaşlıyan şu dizeleriyle itiraf ediyordu;

Yevrusundan akan kana,
Bırak Türk anaları ağlasın!

(Kynk-A.Latif Dinçaslan Zeytun ve Çevrersindeki Ermenilerin İsyanları 1895-1921) 

 İşte 1863'de Sultan Abdülaziz'in önce Adana, Mersin, Antalya ve çevresine sonra da Kıbrıs'a sürdüğü Alpaslan Türkeş'in ailesi işte bu Ermenilerdendi.

Çünkü o tarihlerde Alpaslan Türkeş takma adlı namaz kılan, Allah’a “Hay” adıyla tapınan, Gregoryen Ermeni Hristiyanlarından Hüseyin Feyzullah’ın uydurduğu gibi devleti tehdit eden "aşiret geçimsizliği" olaylarına rastlanmaz. 
Olsa bile aşiret geçimsizliği yüzünden böyle bir sürgünün olması inandırıcı değildir. Çünkü, devlet o bölgeye isyanlar sebebiyle giremez. Sürgün yapacak devletin önce bölgeye girmesi, askeri, siyasi üstünlüğünü kanıtlaması gerekir. Türkeş’in “sürgün iddiası” da böylece havada kalmaktadır.

Türk milleti için geçerli olan gerçek tarihtir. O tarihin belgeleri neyi işaret ediyorsa ona bakılır.

1774-1921 arasında çıkan Ermeni isyanlarının bölgelerini tam olarak anlamak için bu günkü Kayseri-Maraş-Adıyaman, Adana bölgesinden doğu Anadolu'ya doğru her yer dahildir. İsyan çıkartan Süryaniler Arap'tan çok Ermenilerdir. Yezidi Kürt isyancıları da bunlardandır. Bu günkü PKK örgütü de bunlardan oluşur.

Gerçek adı Hüseyin Feyzullah olan 1917 Lefkoşa doğumlu Alpaslan Türkeş, Atatürk’ün resim ve heykellerini devlet dairelerinden kaldıran, ölüm döşeğinde 10 Kasım 1938 darbesini yapan, aslının “Bitlis Ermenisi” olduğu bizzat Türkeş tarafından 1996 yılında Star Tv’de açıklanan İsmet İnönü’nün, dönme Ermenileri devlet dairelerine doldurmaya başladığı 1933 yılında ailesinin İstanbul’a varlarını yoklarını satıp göç etmeleri de bir tesadüf eseri olmasa gerekir. 


Franz Von Papen
1939-1943 Almanya Büyükelçisi
Kuleli Askeri Lisesine Kıbrıs’tan veya başka yerden gelen göçmenlerin öğrenci alınmamasına rağmen, 1936 yılında Fevzi Çakmak paşaya yalvar yakar başta Hüseyin Sırrı Belliğoğlu olmak üzere bazı etkili kimselerin tesirleriyle Harp okuluna kabul edilmesini, 1941’de Alman ordularının Edirne sınırına dayanmaları üzerine korkuya kapılan İsmet paşanın emriyle faşist CMKP’yı Almanya eski devlet başkanı ve Hitler döneminin Türkiye büyükelçisi Franz Von Papen ile işbirliği içinde kurması ve 1942’de Rusların Almanları Moskova ve Leningrad bozgunlarıyla püskürtmesi üzerine de Rusları sevindirmek için 1944’te onu hain ilân edip hapse tıkarak “Türkçülük” davasından yargılatmış, tırnaklarını söktürmüştür.
Aynı İsmet İnönü, Gregoryen Ermeni Hüseyin Feyzullah'ı/Türkeş'i 1947'de de Amerika'ya Harp Akademisine öğrenci olarak göndermiş, Türkeş bu eğitimini 1955'e kadar sürdürmüş ve o yıl, istihbarat eğitimi aldığı son bölümden de mezun olmuştur.
"Derin NATO" örgütlenmesini ordu içinde gerçekleştirerek  27 Mayıs 1960 darbesini bu kadro ile yapmıştır. 
Bunca şike olaylarındaki işbirlikçiliklerine ek olarak, hiçbir Türk ve Müslüman’ın “Milliyetçilik ve Irkçılık” fikirlerine sıcak bakmadığı, hatta lanetlediği” dönemde bölünmeye neden olacak “Türkçülük” yaparak devleti böleceği endişeleri yüzünden, “kendisine Kıbrıs Rum’u” denildiğinden, zaten kendisini Kıbrıslı saymaz Ülkücülerin resmi sitelerinden MHP’nin resmi sayfasına ALPASLAN Türkeş’in “uydurma kökeni” hakkında yer alan ortak bilgi şudur;

 “Milletimizin yetiştirdiği son Başbuğ'un hayat hikâyesinin başlangıcında da göç var. Yıl 1860 Orta Anadolu'da, Kayseri'nin, Pınarbaşı ilçesinin Yukarı Köşkerli Köyünde meskûn Avşar Obalarından Koyunoğlu ailesi bir toprak meselesi yüzünden kavgaya girişince (!) Sultan Abdülaziz'in fermanıyla Kıbrıs'a sürgün edilir. 
Yıl 1917 ve Kasım'ın 25'i, öğle vakti. Yer, Lefkoşe. Haydarpaşa Mahallesi Kirlizade sokağı 13 numaralı mütevazi evde, Kıbrıs'a yerleşen Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma Zehra Hanımın Ali Arslan adını verdikleri oğulları dünyaya gelir…”
Oysa 1860’larda Kayseri Pınarbaşı bölgesine Ermeni, Süryani isyanları yüzünden Osmanlı henüz girememektedir. O tarihte tahtta Sultan Abdülmecit vardır.1861’de Sultan Abdülmecit ölünce yerine kardeşi Abdülaziz padişah olur. Abdülaziz’in bölgedeki doksan yıl süren Vatikan-Moskova destekli Rum ve Ermeni isyanlarını bastırması ve Pınarbaşı’na “Aziziye” adını vererek Kafkaslardan Rus soykırımından kaçan Çerkezleri yerleştirdiği tarih ise 1864 yılıdır. 

Bu gün de Pınarbaşı ilçesinin halkı Çerkez’dir.

Abdülaziz bu olaydan 12 yıl sonra 1876'da tahttan indirilir ve bilekleri Çırağan ya da Feriye sarayı nezarethenesinde (kafesinde) kesilerek "intihar süs" verilerek öldürülür. 

Sanki Ermenileri intikamıdır? Bence de öyledir. Çünkü kanlı gömleği 131 yıl sonra ortaya çıkartılabilmiş ve yapılan adli tıp incelemesinde öldürüldüğü artık kesinleşmiştir. 
Atatürk'ün de 1938 Dersim isyanı başladığında hastalanması ve isyanın bastırılmasından (22 Kasım 1938) 18 gün sonra "1o Kasım 1938 Fahrettin Altay (Arnavut)- İsmet İnönü (Bitlis Ermenisi) darbesinin olduğu gün ölümü "cinayet ve Ermeni öcü" olarak görülmelidir.

Konuya dönelim;

Pınarbaşı 1864’teki Abdülaziz’in bölgeye hâkimiyetinin ardından adı “Aziziye” olarak değiştirilir. Cumhuriyet döneminde tekrar Pınarbaşı adını alır. Dersim- Bitlis Ermeni ve Rumlarının birlikte yürüttükleri isyanların bir diğer merkezi de Harput (Eski Elazığ, kalenin olduğu yer) da aynı dönemde “El Aziz”, 1876-78 Osmanlı Rus harbinde orduya erzak temin edilen yer olduğundan “El Azık”, cumhuriyet döneminde de Elazığ adını alır.

Şimdi, "Türkçülük, Turancılık" diye ortalığı ayağa kaldıran Türk kardeşlerimiz, "bağbuğ" diye adeta tapındıkları bu gerçek adı Hüseyin Feyzullah, Türk milletini aldatmak için Alpaslan Türkeş "sahte adını" alan Gregoryen Ermeniye ne kadar "Başbuğ" diyeceklerdir?

Başbuğları Ermeni, imamları Ermeni (F.Gülen) ve Süryani Rum (Deliüzzaman-ı Said-i Kürdi) olduğu, ilkinin "Dinde peygambere gerek yoktur; En çok arzu ettiğim şey Vatikan'a gömülmektir", ikincisi de "Hristiyandan da şehit olur- Bir Türk öldürmek "70" gavur öldürmekten sevaptır" diye Atatürk'e karşı yapılan Kürt isyanları sırasında Kürtlere fetva veren Rum Deliüzzaman'ı hala imam olarak saymakta mıdırlar?

Bunları başbuğ ve imam saydıkları zaman kendilerini ne saymaktadırlar?

(Bu yazıdan sonra İnternet medyasında MHP'lilerce Kayseri Pınarbaşı tarihleri gülünç derecede değiştirilmiştir. Birilerin fena halde korkuya kapıldığına daha ne işaret edebilir ki? Bunlar Osmanlı, Cumhuriyet arşivlerini İnternet'te değiştirdiler. MHP'nin köklerinin 1943 Türkeş-Von Papen görüşmesine bağlayan MHP bu tarihini de değiştirmiştir.Ama milletin evlerindeki kitapları değiştiremeyecekler.27.9.2014 te yapılan ektir.)
Bu bilgiler ışığında Devlet Bahçeli’ye gelelim;

Bahçeli herkesten zılgıt yer!
Bir Ülkücü hem Türkçü hem de Kürt İslâmcı'sı Nurcu nasıl olabilir?  

Hazreti Muhammed’in Rukiye ile evli olan halife Osman’ın, Rukiye’nin ölümü üzerine “bekârlık/Çilecilik” yaşamına” başlayacağını söylemesi üzerine, ona öteki kızı Ümmügülsüm’ü vererek düğün derneğini de kendisi yaparak, ardından bir hafta sonra Hz. Ömer’in dul kızı Hafsa ile kendisi evlenerek “Hıristiyan manastır rahiplerinin tarzı olan, İslâmiyet’te Bekârlık/çilecilik” yaşamını yasaklayan Haz. Muhammet’i örnek almayan Said-i Kürdi, Fethullah Gülen gibi Sabi-Yezidi çilecilik yaşamı süren ve Ermeni dönmesi olduğuna dair çok sayıda belgelerin ortalıkta uçuştuğu bir Fethullah Gülen müridi olduğu bilinen Devlet Bahçeli’nin Müslümanlığı tartışmalı değil midir?  

Cezmi Yurtsever’in Devlet Bahçeli’yi “Türkleştirdiği” araştırma yazısında ilginçtir ki Bahçeli’nin dedesi Fethullah Efendi’nin Osmanlı tarafından idam edildiğini inkâr edememekte ve şöyle demektedir;

Bahçel'yi yerden yere vurdu!
“…Devlet Bahçeli’nin kökenleri hakkındaki iddialar, iyi hatırlıyorum l999 yılında da gündeme getirilmişti. Olayları araştırmak üzere Nisan ayı içinde Osmaniye üzerinden biraz daha kuzeydeki Bahçe ilçesine araştırma gezisi düzenledim. O günlerde Bahçe ilçesinin Belediyle Başkanı sayın Yaşar Fettahlıoğlu idi…
… Birlikte Bahçe ilçesi mezarlığına gittik. İlçeye girişte hemen yolun sağ tarafında bulunan mezarlıkta tarihin hatırası çok sayıda mezar taşı vardı…

… Az ilerde açık alanda çalılar arasında başı fes şekilli bir mezar vardı ki onu kolaylıkla okuyabildim: ’Maraş nahiyelerinden Bulanık (Bahçe) nahiyesi hanedanı kadiminden Abdülfettahzade Ağca Bey kabridir. 1271 (miladi-l854)” yazısı vardı. Burada ‘Hanedanı kadim’ sözleri eski ve köklü bir aile olduğunu hatırlatıyordu. Türbe şeklindeki bir diğer mezarın üzerindeki yazıda da yine Rumi:1273’de (miladi:l854) ölen Ağcabeyzade Mehmet için yaptırıldığı anlaşılıyordu…

…Osmaniye’den Maraş’a giden kervanların güvenliğini sağlamakta, yörede devlet adına vergi toplayıp güvenlik işlerinde de yardımcı olmaktadır. Osmanlı’nın memurlarının da içinde bulunduğu bir kervan Gavurdağı eteğinde eşkıyalar tarafından saldırıya uğrar, çatışma ve ölümle sonuçlanır. Osmanlı bu olayın sorumlusu olarak Fettahlı Beyi Ağca Bey’i görür. Ağca Bey’in ölümü 1854ten iki yıl sonra oğulları Mehmet ve Ahmet bir şekilde elde edilerek idam edilirler. Türbelerde yatan insanların hüzün veren hikâyesi kısaca böyle idi…”

Ve 11. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in eşi ile ilgili olarak da;

“…Tarihin gerçekleri böyle olmasına rağmen aile içinden yabancılarla evlilik yaparak nüfus kayıtlarına yansıtmanın soy karışıklığı ile ne ilgisi olabilirdi! Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in eşi Semra hanımın da Fettahlı ailesi ile akraba olması da onun Ermeni’den dönme olduğu kuşkusuna yol açması da bir başka art niyet saçmalığı idi…

…Geçmişle ilgili tarihi belgelerin olmadığı yerde karanlıkta kalan konularda fikir yürütmek ve art niyetli görüşleri topluma sunmak mümkün olabiliyordu, Türkiye’de. Tıpkı Devlet Behçeli, Kozanlı Çamurdanlı ve Semra Sezer olayında olduğu gibi!”

 Ama işte bu kripto, ırkçı Ermeni dönmeler ya da Osmanlı’nın mezhep ayrımcılığı yüzünden Kürtleşmiş-Ermenileşmiş Türkmenler, Atatürk’ün öldürülmesinden sonra devleti önce İsmet paşa sonra Adnan Menderes dönemlerinde ele geçirdiklerinden devleti bölecek “ırkçı, mezhepçi, ayrılıkçı” örgütlenmeleri rahatça yapabildiler. Devletin zirvesini “Avrupa, Amerika bizi istiyor!” nidalarıyla işgal edebildiler.

Aşağıda ülkücü olduğunu ve Adanalı emekli bir nüfus memurunun gösterdiği nüfus kütük bilgileriyle aşağıdaki yazıyı hazırladığını iddia eden nedense adını yazının altına yazmayan (korkabilir) şahsın yazısı benim tespitlerimi doğrulamıştır. 

Devlet vatan hainlerinin elindedir. Yüzyıllardan bu yana “Türk ve Müslüman” takiyesi yaparak, Türk ve Müslüman milletlerin batının esiri edilmesine küresel Mason sermayenin ürünü olan “Türkçülük, İslâmcılık, Milliyetçilik, Osmanlıcılık” fikir akımlarıyla aracı olmuşlar, her türlü yıkım, ihanet olaylarında halkın gazını alarak tepkisini yok etmeyi çok iyi başarmışlardır. 

Küresel Mason sermaye ve AB-D, iktidarı da muhalefeti de kendileri bu “soy davası güden” kripto işbirlikçilerden tespit etmişlerdir. Millet de böylece "uykuya" yatırılmıştır. Bu gün AKP hükumetinin Türkiye Cumhuriyetini tasfiye etmesine halkın seyirci edilmesini de bunların “gaz almaları” sağlamaktadır.

AKP'nin yaptıkları bu yüzden halktan gerekli cevabı alamamaktadır. Halk artık uyanmalı ve üstündeki ölü toprağını kaldırmalıdır! Sabetaycı Yahudilerin Yezidi- Süryani Ermeni, Arap ve Kürtlerin başını çektiği her türlü akımdan çekilmeli ve gerçek özüne dönmelidir. Ya da işbirliği içinde faaliyet gösteren maskeli “Kürt-Ermeni-Rum” dönme hainlerini bir an önce başından atmalıdır.

Yazımı yine kendime ait olan bir deyimle bitiriyorum;
Tacı Haine Giydiren Milletin Kanı Dinmez!
Takdir okuyucunundur!

Alaeddin Yavuz
keykubat /adilyargic/ adilyargicc


Şimdi Devlet Bahçeli'yi okuyunuz!
(Alıntı Yazı)

Devlet Bahçeli kim!?

Üniversite öğretim üyesi olmasına rağmen tek bir çevirisi, yazılı eseri olmayan bir profesör(!)


Devlet bahçeli iktidar olmak için değil MHP'yi kontrol altında tutmak için var.
Alın size devlet bahçeli ile ilgili iddiaları!!!kesinlikle provakasyon değil,
Sevgili Ülküdaşlarım.. Şimdi yazacaklarıma eminim inanamayacaksınız. Çünkü ben de ilk duyduğumda inanamamıştım. Adana Nüfus Müdürlüğü’nden emekli olan bir uzak akrabamı yaptığım ziyarette, Devlet BAHÇELİ ve ailesi hakkında inanılmaz şeyler söylemişti. O zaman son derece safkan bir ülkücü olan ben, bütün bunları peşinen reddetmiş ve o nüfus memuruna, -bir şey yapamazdım çünkü yaşını başını almış olgun biriydi- sert çıkıp, ülkücü harekete düşman olduğunu, bu tür uydurma şeyleri ulu orta yerde söylememesi gerektiğini ifade etmiştim. 

Adamın dedikleri yenilir yutulur şeyler değildi. Ancak bir süre sonra tekrar karşılaştığımızda, ileri sürdüğü iddaaların kanıtlarının artık elinde olduğunu eğer onunla beraber evlerine gidersem bana teker teker kanıtlayacağını söylemişti. Adamın iddiasına göre BAHÇELİ ailesi çok karışık bir nesebe sahipti. Ailesinden ERMENİ’den YAHUDİ’ye kadar bir çok soy karışımı olmuştu… Merakımı yenemedim ve adamla beraber evlerine gittim.
Cemaat ilişkisi

Sonra gördüklerime inanamadım. Eminim siz de inamamayacaksınız.
‘Şimdi okuyacaklarımı inanılmaz bulacaksını ama dediklerimde haklı olduğumu anlayacaksın’ dedi yaşlı nüfus memuru. Yüzüne anlamsız ifadelerle baktım. Hala bu herifin Ülkücü Harekete bir kastının olduğuna inanıyor ve attığı iftiraya karşı doyurucu açıklama yapamazsa bizzat cezasını ben kendi elimle orada verecektim.

Bir tomar silik fotokopi kağıdı çıkardı adam. Masaya geçip yanına oturmamı söyledi… Eline aldığı belgeleri sakin sakin inceleyip mırıldanarak konuştuktan sonra hepsini kendince alt alta sıraladı. Ve hazır olduğunu ifade eden bir işaret yaptı. Başlıyordu anlatmaya.

DUYDUKLARIMA İNANAMIYORUM

‘Bak evlat’ dedi, “Devlet BAHÇELİ; Salih ve Samiye oğlu 1948 Osmaniye-Hasanbeyli nüfusuna kayıtlı.”
Bunda şaşıracak bir şey yoktu, genel başkanımızın doğum bilgilerini MHP’nin tüm arşivlerinde bulmak mümkündü. Tatmin olmayan gözlerle baktım adama. 

Devam etti:

“Anne Samiye BAHÇELİ… Ökkeş ve Melek kızı. 1341 Osmaniye-Hasanbeyli nüfusuna kayıtlı. Samiye hanımın kızlık Soyadı KIRIKKANAT… Osmaniye Merkez nüfusuna kayıtlıymış. Annesi Melek Hanım: Melek KIRIKKANAT: Hacı Hüseyin ve Melek kızı. 1318 Osmaniye – Merkez nüfusuna kayıtlı.”

Sabrım tükeniyordu. Bu rakamlar ve yıllar hiç bir anlam ifade etmiyordu. Yani, annesinin ve anne annesinin kızlık soyadlarını bilmek marifet değildi ki?
Yaşlı adamın susacağı yoktu.

“Şimdi dedesine bakalım” dedi yaşlı adam:

Önce Ergenekon savunucusu şimdi yandaş gazeteci Mine Kırıkkanat Bahçeli'nin akrabası olabilir mi?

“Ökkeş KIRIKKANAT: Halil-Emiş’ten olma Osmaniye Merkez kayıtlı.”
“Ve bu kısım tamam, acele etme evlat sakin ol ve dikkatini dağıtmadan beni dinle”

Ama benim sabrım kalmamıştı:
“Şimdi sıra babasının soy kütüğünü takip etmekte” diyerek alttaki kağıdı çekti ve okumaya başladı:
“Baba Salih BAHÇELİ: Turan ve Ayşe’den olma. 1320 Osmaniye-Hasanbeyli nüfusu.
Dikkatini şimdi çekerim, dedesinin soy ismine dikkat et:
Yani babaennesinin babasının soyundan Dede Turan SOYLU: Ahmet ve Raziye’den olma 1278 Osmaniye Merkezine kayıtlı. Yani BAHÇELİ ailesinde SOYLU soyismine rastlarsak şaşırmayalım ve devam edelim.
Yeğen Ülker BAHÇELİ: Turan ve Muhterem’den olma. 1958 Osmaniye-Hasanbetli nüfusuna kayıtlı.
Ülker hanım evlenince soyismi ÇERÇİ oluyor.

Ve karışıklık başlıyor:
Lyudmyla ÇERÇİ: Mikola, Tetyana’dan olma. 1977 Osmaniye Merkez’e kayıtlı.”
İşte buna inanmam mümkün değildi. Ancak ihtiyarın elinde tuttuğu kütük fotokopisinde her şey kayıtlıydı. Devlet BAHÇELİ’nin yeğenleri ERMENİ olamazdı, bunana inanmam çok zordu… Hatta ağırıma gitmişti. Nüfus memurunun yüzüne ters ters baktım ama onun susacağı yoktu.

“İstersen Anne tarafını takip edelim biraz da:
Nezihat SOYLU: Süleyman ve Fatma’dan olma, 1941 Osmaniye Merkez kayıt.
Nezihat hanım evlenince soy ismi ne oluyor dersin:?”

Yaşlı adamın suratına “nerden bileceğim” sorusunu sorarmış gibi baktım. Cevabı hazırdı:
“BOZDUĞAN… bak Nezihat BOZDUĞAN’ın kaydı işte burada:
Nezihat BOZDUĞAN: Anne adı: Fatma, baba adı: Süleyman. Doğum tarihi: 1941… İşte Osmaniye Merkez’deki nüfus kaydı.” Sustu yaşlı adam, bir sigara yaktı. Sanki çok önemli bir şey açıklar gibi canımı yakan cümleleri kullanmaya başladı:
“Coron Catherine BOZDUĞAN kimdir dersin? Robert ve Hilda’dan olma 1969 doğumlu Osmaniye Merkez nüfusuna kayıtlı?...”
Cevabını bilmediğim bir soruydu. Robert, Hilda, Catherine… Bunlar ancak Kemal DERVİŞ’in soy kütüğü olabilirdi. Liderimle ne ilgisi vardı ki?
“Moda tabirle Devlet Bahçeli’nin kuzen çocukları bunlar delikanlı. Dikkatini çekerim, kuzenleri büyük ülkücü, Türkçü liderinin!”

susmak bilmiyordu adam:
“Bu Catharine hanım sonra Ufuk Beyle evlendi. Ve Cem isminde bir çocukları oldu. 2001 yılında hem de.” Altlardan bir kağıt çekti.
“İşte bak onun kaydını da buldurdum bizim emektar dostlardan. O günün doğum tutanaklarında bir BOZDUĞAN daha vardı delikanlı. Sıla BOZDUĞAN., Ama ilk adı ELVİN konulmuştu çocuğun. O da 2001 doğumlu ve Osmaniye Merkez kayıtlı.”

Nefesim tıkanmış, sesim kısılmıştı sanki. Neler saçmalıyordu bu adam. Ama ben istemiştim ve o da susmak bilmiyordu:
“Hadi anne tarafının izini sürmeye devam edelim. Biliyorsun Devlet bahçeli’nin annesinin kızlık soyadı KIRIKKANAT. İstersen Osmaniye Merkez’deki akrabalarına bir bakalım.

İşte bak Süheyla hanım Mesela. Süheyla KIRIKKANAT; İsmail ve Cemile’den olma 1949 doğumlu Süheyla Hanımdan. Süheyla Hanım sonra Hatay’a aktarmış kaydı. Reyhanlı Nüfus memurluğunu araştırırsan, Süheyla Hanım’ın gerçek soy isminin HIZAL olduğunu göreceksin. Ve bu ailenin çocuklarına koydukları isimlere bakalım:

Guse Selis HIZALl; Mehmet Fırat ve Seyhan Sönmez görünüyor ebeveyn.
Enver Jan HIZAL. Nadiye ve Fırat’ın iki yaşındaki oğulları. Yine Hatay Reyhanlı nüfusuna kayıt ettirmişler.”
Beynim kitlenmişti artık. Yaşlı adama durmasını söyledim. Bana bakıp gülümsedi, ‘İnanmıyordun ama bak görüyorsun’ dedi. Kağıtları bir tarafa bırakıp bana çay getirdi. Sonra oturup devam etti.

“Bu HIZAL ailesinde Sabiha hanım önemli bir isim. 1941 doğumlu, İslam bey ve Hava Hanımdan olma. Ne güzel isimler değil mi? tam müslüman gibi. Bak bakalım Sabiha Hanım’ın soy ismi neye dönüşüyor: Sabiha APİŞ!!!
Hadi şimdi bu Apiş’lerin peşine düşelim bakalım bizi nereye çıkaracak…
Meryem APİŞ; Ahmet Bekir, Faize, 1949, Hatay-Reyhanlı..

Meryem Hanım’ın da soy ismi değişiyor, ŞAPSO oluyor.
MERYEM ŞAPSO: Ahmet Bekir, Faize, 1949, Hatay-Reyhanlı..
Bak şimdi bu ŞAPSO ailesi nasıl dönüp dolaşıp bahçeli’nin anne tarafının bir kolu olan BOZDUĞAN’lar ile birleşecek. Dümdüz okuyorum dikkatle dinle:
Aysun ŞAPSO: Ali Hikmet ve Elmas’tan olma, 1960 doğumlu, Hatay-merkez
Aysun SAVAŞ: Ali Hikmet ve Elmas’tan olma, 1960 doğumlu, ama kütük değişiyor bu sefer; Balıkesir-Manyas nüfus Müdürlüğü’ne kayıtlı.

Evlilik filan değixl üstelik. İçinden çıkılmaz bir durum, çünkü Aysun hanımın ablası Hülya hanımın soy ismi evlenene kadar SAVAŞ, sonra ALTUNDAĞ oluyor.
Bak sen de gör:
Hülya SAVAŞ: Ali Hikmet, Elmas, 1955 Balıkesir-Manyas.

Hülya ALTUNDAĞ: Ali Hikmet, Elmas, 1955, Mardin Ömerli’ye kayıtlı.
İstersen burada kütük bilgilerini detaylandırayım. Çünkü şimdi lazım olacak. Hülya Hanım’ın cilt no’su: 2, Hane No’su: 81.

Aynı cilt ve hane numarasında bir başka isim söyliyeceğim sana, yine Mardin Ömerli’den…
Hikmet ALTUNDAĞ: Hıdır, Sabiha, 1952, Mardin Ömerli kayıtlı.
Bu Hikmet ALTUNDAĞ soy isminde küçük bir değişiklik yapıyor sonra: ALTUNDAĞ iken ALTINDAĞ oluyor. Ve bu iki soy isim sonra birleşiyor BAHÇELİ VE ALTINDAĞ’lar yani..

İşte böyle ilginç bir çember üzerinde geziniyor Devlet BAHÇELİ’nin kökeni evlat!”
Yorulmuştum ve kafam karışmıştı. Açıkçası daha dinlediklerimi tam sindirmeden yeni isimlere hazmedemezdim. İzin istedim, bana nereye gittiğimi sordu, daha anlatacakları varmış. Ertesi gün geleceğime söz verip ayrıldım. Sizi bilmem ama ben şok olmuştum, gece boyu böylesi bir mutlak davanın liderinin bu kadar karışık bir aileden gelmesini içime sindirememeye başlamıştım. Nasıl olur Devlet BAHÇELİ’NİN YEĞENLERİ DENEBİLECEK İNSANLARIN NEREDEYSE TAMAMI Ermeni ya da Hıristiyan isimleri alabiliyordu.???

ERTESİ GÜN YAŞADIĞIM ŞOK DAHA DA BÜYÜDÜ!

Yine emekli nüfus memurunun gecekondu mahallesindeki evinin kapısındaydım. Dünkü gerilimli saatlerden sonra bu sefer beni güleryüzle karşıladı. Belli ki hazırlık yapmıştı. Hemen masaya geçtik ve anlatmaya başladı:
“Bugünkülere hiç inanmayacaksın belki ama madem başladık anlatıp bitireyim. Amca kızına bakalım:

SERPİL BAHÇELİ: Salih; Saniye’den olma 1946 Osmaniye-Hasanbeyli’ye kayıtlı.
Serpil hanım’ın yeri soy ismi nedir biliyor musun: FETTAHOĞLU!
Bu FETTAHOĞLU ailesinde AKSAY VE ÇANGA soyadları önemli. Bak şimdi bu zincir bizi nereye çıkaracak:
AYŞE NEZİHE ÇANGA: Mustafa ve Fatma’dan olma, 1936 Adano-kozan nüfusuna kayıtlı. Nezihe hanım’ın esas soy ismi ÇAMURDANOĞLU. Hatta sonra OĞLU kısmın çıkartıyorlar sadece ÇAMURDAN kalıyor. Al bakalım sana bir kaç tane aynı kütüğe kayıtlı ÇAMURDAN soy isimli kişi:

DERYA ERİKE ÇAMURDANOĞLU: Mustafa Ökkeş ve Ayşe Aysel’den olma 1957 doğumlu. Adana-kozan nüfusu.
ANİTA Deniz ÇAMURDANOĞLU: Gürkaynak ve ERİKA’dan olma. 1959. yine Adana-Kozan.

AGNES MARİA MAGDELENE ÇAMURDAN: FRANCOUİS JEAN PİERRE VE MARİE LOUİSSE CHARLOTTE ADREA’dan olma, Adana-Kozan nüfusuna kayıtlı.
Selçuk Emre ÇAMURDAN: Mehmet Cihan ve AGNES MARİE MADELEİNE’den olma 1985 doğumlu Adana-Kozan nüfusuna kayıt ettirilmiş.”

Yine beynim uyuşmuştu. Türçülük, Ülkücülüğün sembol isminin aile kökenindeki isimler içimi ‘cız’ ettirmişti. Boğazıma bir yumruk tıkanmıştı sanki. Yutkunamıyordum. İhtiyar adam anladı. Gözlüklerinin üstünden bana baktı ve ‘Bunlar daha ne ki hele bir dinle’ dedi. Devam etti:

“Aynı ailenin çocuklarının isimleri. Artık gizlenmeye bile gerek duymuyorlar:
SÜREYYA ELSA MİLLER: SAMUEL BERT, Sakine Sema’dan olma. 1986, Adana-Kozan..
RİFAT ORHAN ÇAMURDAN: Mehmet Cihan, AGNES MARİE MADELEİNE’nin çocuğu. Adana-Kozan doğumlu 1980.
SELİNA SAKİNE MİLLER: B una annesinin ismi de konmuş: SAMUEL BERT, Sakine Sema’dan olma. 1992, Adana-Kozan.

SERPİL FETTAHOĞLU’nun ailesindeki Öznur Hanım’a dikkatlice bakarsak bizi çok daha ilginç bir noktaya götürecek.
ÖZNUR FETTAHOĞLU: Mahmut nedim, Emine kızı, 1948, Osmaniye-Hasanbeyli.
Sonra küçük bir kayıt değişikliğini iyi farketmek lazım:
ÖZNUR FETTAHOĞLU: Mahmut nedim, Emine kızı, 1948, Osmaniye-Düziçi!!!
Neden düziçi? Diye soracak olursan, şimdi söyleyeceğim isim bunun cevabı olacak sanırım:

Düziçi Nufus memurluundaki FETTAHOĞLU kayıtlarında Algan soy ismi kimsenin dikkatini çekmez. BAHÇELİ’NİN annesinin yakın akrabası olan bu aileden bir isim yakında yapılacak seçimlerin kaderini belirleyen bir isimdir desem şaşırırmısın…
Şaşır o zaman bak bu kim?
TUFAN ALGAN: Ahmet ve Sultan’dan olma, 1939 Osmaniye Düziçi Nüfus müdürlüğüne kayıtlı.”

Bu tam bir şoktu. Demek TUFAN ALGAN ile DEVLET BAHÇELİ akraba idi. Hem de hiç de uzak olmayan akraba!
İhtiyar durdu, gözlüğünü çıkarıp masaya koydu, elleriyle gözünü oğuşturup:
“Şimdi söyle bakalım başka hangi ülkede, birisi siyasi parti lideri, diğeri Seçim kurulu Başkanı olan iki akraba olabilir. Üstelik bunlardan biri, Yani TUFAN ALGAN, akrabası BAHÇELİ’nin rakiplerini ekarte etti. RECEP TAYYİP ERDOĞAN VE NECMETTİN ERBAKAN’IN seçim yasağı almasında akrabalık bağının hiç etkisi olmadığını kim söyleyebilir. Üstelik karar bir oy fazlasıyla alınmışken ve o fazlalık oy TUFAN ALGAN’a aitken!! Bu seçim dürüst ve namusludur denilebilir mi?”

Artık kafam karman çorman olmuştu. Duyduklarıma inanamıyordum. Allah’tan bunu kimse bilmiyor diye sevindim ilk başta.b Ama bu dürüstçe bir davranış değildi. Hem ailesindeki Ermeniler, Hıristiyanları bilmeyen biz Ülkücü Gençlik bu adamın ardından nasıl hala gidebilirdik ki?
Yaşlı adam devam etmek istedi:

“Biliyorsun Devlet BAHÇELİ’nin annesi, ÖKKEŞ ALP KIRIKKANAT’IN HALASIDIR. Bunu dün sana ayrıntılarıyla anlattım. Hadi şimdi KIRAKKANAT ailesine bir göz atalım.
SANEM KIRIKKANAT: Remzi, İlkin’den olma, 1974, Osmaniye merkez kayıtlı.
Sanem hanımı takip edelim:
SANEM GEÇER: : Remzi, İlkin’den olma, 1974, Osmaniye Merkez kayıtlı.”
“Sus artık, tek kelime duymak istemiyorum!!”

Bağırmıştım… Yaşlı adam tedirgin oldu. Bir an için ona zarar verebileceğimi düşünmüş olacak ki, sandalyeden kalkacakmış gibi doğruldu. Öyle bir niyetim olmadığını belli ettim.
“Çok sağolasın iki gündür anlattıklarında kafamdaki sisleri dağıttın” dedim emekli memura.
Beni kapıdan uğurlarken gülümseyerek:

“Tekrar gel delikanlı. Bu sefer sana DEVLET BAHÇELİ’nin annesi ile AHMET NECDET SEZER’İN karısı arasındaki ilginç zinciri anlatırım. Ermenilerin, Yadudi halkaların bulunduğu zinciri. Kimbilir Belki SEMRA SEZER KÜRÜMOĞLU’nun Ermeni olduğunu ispatlarım sana!”Yine ne saçmalıyordu bu adam, Cumhurbaşkanı’nın karısı Ermeni miydi?

Dönüp tekrar dinleyecektim ama liderimin yıkılan kişiliğinin enkazı altında ezilmişti ruhum. Soruyorum şimdi size, Ermeni dölü bebek katili terörist başı Apo ile Benim Liderim arasında nasıl bir zincir vardı ve ben ne yapmalıyım!!!

İYİCE DÜŞÜNÜP ARAŞTIRALIM!!

saygılar!""


Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!

MHP Milletvekili Ali Güngör ve Devlet Bahçeli 
Arasındaki Aponun İdamı Kavgası



Alaeddin Yavuz

Yazi alintidir

Not: Bu yazıyı Cezmi Yurtsever çürütmek için kendi araştırmasını yapmış ve sitesinde yayınlamıştır. İsteyen ona da başvurabilir.


18 Nisan 2010 yılında hazırladığım bu çalışmamı da okursanız her şeyin yerine oturacağını göreceksiniz!
http://keykubat.blogspot.com/2010/04/kibris-ve-soykirim-dumenleri.html#axzz29gAuznL0

V ebu yazı sonuç olarak görülebilir;
http://keykubat.blogcu.com/yezidi-kongresinde-kurtler-yezidilikte-birlestiler/13040858