Ey Türk Milleti! Birinci vazifen seni İslamcılık ve Türkçülükle benliğinden koparan, Araplaştıran din, devlet, ticarette sana yer vermeyen, seni küçük dereceli askeri görevlere vererek ölüme süren, sana hocalık, başbuğluk eden hainlere giydirdiğin tacı geri almaktır. Bunu yapabilmen için seni uyandıracak her türlü bilgi ve belge mevcuttur. Ya özgürlüğünü kazan ya da öl. Kölelikle atalarının kemiklerini sızlatma. Arap Rumların ırkçı kinci ensest sapık dinlerinden çık. Kurtuluşun başlangıcı burasıdır. Aklen kurtulmadıkça saltanatın da olsa kölesindir unutma. Sen özgür birey olmadıkça kardeşliğin önemi yoktur. Devletin her yüksek kademesine göz dik yerini al. Tırsma. Çabala, savaş ve kazan! Birlikte yaşadığın kavimlerle kardeşlik o zaman daha güzel olacaktır. Alaeddin Yavuz
Tarih boyunca atalarımız günümüzdeki kadar, her türlü bilgiye ulaşabilecek böyle bir çağ yaşamadılar. Bizler tümünden şanslıyız. Buna dayanarak, blog içerikleri binlerce yıldır doğru bilinenleri sorgulamaktadır. İster bu bloğda, ister okulda, camide veya başka yerde hiçbir yazılanı, öğretileni “sorgulamadan, araştırmadan” doğru kabul etmeyiniz! Vatan-Millet davası,hiçbir kurum veya kuruluşa havale edilemez, milletçe sahiplenilmedikçe hiç bir dava milli değildir. Davasına sahip çıkmayan halk da millet değil sürüdür. Adilyargıç/Keykubat.
KENDİLERİ İÇİN PLAN YAPMAYAN MİLLETLER, BAŞKALARININ KENDİLERİ İÇİN YAPTIKLARI PLANLARA RAZI OLURLAR.Keykubat-
ATATÜRK'TEN SONRA ÜLKEMİZDEN TÜRK ve MÜSLÜMAN HALKLAR İÇİN PLAN
YAPAN ve EZİLEN HALKLARA ÖNDER OLACAK SİYASET İZLEYEN BİR LİDER ÇIKMAMIŞ, ARDILLARI,ONUN İZLEDİĞİ ANTİ EMPERYALİST SİYASETİ TERK ETMİŞ,DEVLETİ AB-D KUCAĞINA ATMIŞ VE ONLARA BAĞLILIĞI ATATÜRKÇÜLÜK SAYMIŞ,HALKIMIZIN DİNİ VE IRKİ DEĞERLERİNİ AŞAĞILAYARAK TAHRİK ETMİŞ, KADEMELİ OLARAK HALKIMIZI HIRİSTİYANLAŞTIRMAK İÇİN DIŞ GÜÇLERCE GİZLİ-AÇIK DESTEKLENEN SAPIK DİNCİ YAPILANMALARI GÜÇLENDİREREK,İKTİDARA TAŞIMIŞ,IRK,MEZHEP BAĞLAMINDA KARŞILIKLI DÜŞMANLIKLAR YARATMIŞ, ÜLKENİN KAYNAK VE SERMAYESİNİ YABANCILARA PEŞKEŞ ÇEKMİŞ,YUKARIDA SAYILAN AB-D PROJELERİNE GÖRE ASKERİ DARBELERLE KENDİ MİLLETİNİ SİNDİREREK BÖLÜNMENİN YAŞANDIĞI BÖYLE GÜNLERDE BİLE TEPKİSİZ KALMASINI SAĞLAYAN KORKU ORTAMINI HAZIRLAMIŞ,BENZER MUHTELİF İHANETLER İÇİNDE BİR ŞEKİLDE YER ALMIŞLARDIR.İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ GÜNÜN DURUMU BUDUR-Keykubat
İNSAN,PRANGA VURULMAKLA,KIRBAÇLANARAK ÇALIŞTIRILMAKLA ESİR OLUR.ESİRLİĞİ YAŞAM BİÇİMİ OLARAK BENİMSERSE KÖLE OLUR.
VATANINIZA,DEĞERLERİNİZE,ÖZGÜRLÜĞÜNÜZE SAHİP,HER TÜRLÜ EMPERYALİZME KARŞI ÇIKIN!!! Keykubat
Bir insanın üniforma giyip kışlada asker tayini yemesiyle
ya da vatan evlatları cephelerde bilmedikleri silahlarla kıyılırken, askeri
hastanede torpille ağırlanarak arazi olanların, savaş bitince iyileşip yiğitlik
taslayanların “asker kaçağı” olmadıklarını kimse iddia edemez.
Bize yıllardır “kahraman” olarak tanıtılan iki
siyasimizin aslında nasıl bir “asker kaçağı “olduklarını ve her ikisinin de
devleti çekinmeden savaşa soktuklarını okumak isteyenler buyursunlar!
Asker Kaçağı Adnan Menderes;
I.Dünya Savaşı Haritası- Kırmızılar Osmanlı, Almanya,
Avustuırya- Macaristan ve Bulgaristan! Yeşiller ise rakiplerimiz
Yıllar
1914-1916’lardır. I.Dünya Savaşı- Osmanlı üzerine yönelmiş bir “Haçlı Seferine”
dönmüştür. Osmanlı İmparatorluğu son nefesini tükettiği savaşlarda bütün
gençlerini tüketiyor, lise öğrencileri bile gönüllü askere yazılıyorlar,
köylerden “kilosu “40 kg’yi” geçen delikanlılar tek tek toplanıp cephelere
sürülüyor. Bu kararlılık nedeniyle sıkıyı görünce hastalanan nane molla Adnan
Menderes bey (!) güç bela askere yollanıyor.
Adnan bey gene
hasta raporlarıyla eğitimden kaytarıyor, onun kışlaya dönemsinin ardından
nineciği otel odasında “torunu askere gidip ölecek” diye kahrından ölüyor.
Sonunda Suriye
Yıldırım Ordularına tayini çıkıyor, Atatürk gibi bir komutanın emrinde savaşma
şansını kara talih(!), “dümenden hastalığı” önlüyor.
Adnan Menderes’e askere
gitme şansı ömründe “iki kez” gelir. Birincisi, I.Dünya Savaşında Suriye
Yıldırım Orduları Komutanlığına “yedek subay” olarak tayini çıkan,
çocukluğundan beri “hastalıklı” olduğu yazılıp beyinlere işlenilen, 1950-60
yıllarının merhum başbakanı, o zamanki “yedek subay adayı” nanemolla-
çıtkırıldım Adnan Menderes nasıl oluyorsa Pozantı’ya tren geldiğinde birden
hastalanıverir. Beyefendi için asker treni durdurulur, 17. Kolordu Kışlasına
haberler salınır, görevli askerler gelir ve kışlada “savaş bitinceye kadar
tedavi” görür. Şansın da böylesi olmaz demeyin Pozantı’daki Kolordunun komutanı
da Adnan Menderes’in eniştesi Filibeli Nihad Anılmış Paşa değil midir?
Ve hastalandığı
yer de tamı tamına eniştesinin kolordusunun bulunduğu yer.
Hadi buna “Yahudi
Şansı” diyelim! Bu seferlik olsun.
İkincisi, İzmir
İtalyan- Yunan işgali altındadır, onlarca efeler köylü vatanseverlerden çeteler
kurmuşlar, yok yoksul halleriyle, çakaralmaz av tüfekleriyle, üstün nitelikli
silahlarla teçhiz edilmiş işgal ordularına karşı çatır çatır savaşırken, Celal
Bayar (Küçük Ağa) Ege- Marmara bölgesinde bu örgütlenmeleri yürütüp dağlarda
ölüm kalım savaşı verirken Adnan Menderes piyasada yoktur. Bölgeyi 1921’de
İtalyan kuvvetleri terk edince, Atatürk oraya bir subay gönderir ve askere
toplamaya başlar, katılmayanlara verilecek ceza “ölüm” veya daha beteridir.
Haliyle bizim
Adnan Menderes te naçizane katılmak zorunda kalır ve o ne?
Adnan gene
hastalanır!
Altay takımında
santrfor oynarken, çiftlikte çapkınlık yaparken bir şeyi olmayan Adnan, savaşa
katılma durumu kesinleşince gene hastalanıverir?
Bu hastalık ta
hep savaş kokusunu alınca beliriyor nemenem hastalıksa işte öyle!
Önce, arasının
iyi olduğu bölgeden ayrılmakta olan İtalyan askerlerinin komutanına
başvururlar, adam her şeyi seferber eder ama, doktorlar Adnan beye “hastalık
teşhisi” koyamazlar!
Bana sorarsanız
“hastalığı “askerlik korkusudur” ve buna hiçbir doktor kolay teşhis koyamaz.
Neyse dümenden
tedaviler falan derken;
O ne?
Gene bir tanıdık Binbaşı Adil veya Akif Bey isminde bir Türk
doktoru subay peydah oluverir ve bizim Adnan Menderes’i acilen hastaneye
yatırır ve gene Savaş sonuna kadar “tedavi görür” ve ne hikmetse İzmir
kurtarıldıktan sonra bizim Adnan iyileşiverir!
İzmir’in
kurtuluşuna sevincinden olabilir mi sizce? (!)
İki büyük savaş
düşünün, ilki, I.Dünya Savaşı, Osmanlı’nın, Rus Çarlığı, Avusturya- Macaristan
İmparatorluğu, Alman İmparatorluğunun tarihe karıştığı, İngiltere dâhil bütün
Avrupa ülkelerinin yerle bir olduğu bir savaşta ülkenize “Haçlı Seferi”
yapılıyor, vatan evlatları üstün düşman silahları karşısında tarladaki hububat
gibi biçiliyor ve siz birliğinize sevkiyatınız esnasında hastalanıyorsunuz ve
tesadüf, hasta olduğunuz için sizi tedaviye alan ordunun komutanı da enişteniz!
Savaş sonuna
kadar tedavi görüyorsunuz! Suriye’ye nakledilen tren dolusu binlerce askerden
bir tek Adnan Menderes’te böyle bal var.
Osmanlı teslim
oluyor, devlet tarihe karışıyor ama bizim Adnan hemen iyileşiveriyor!
Şaşırtıcı değil
mi?
Bunun adı açıkça
“askerlik görevinden adam kaçırmadır!”
Ha bu tesadüf
oldu diyelim!
Bu da mı tesadüf?
Nane molla Adnan’ın
İkinci askerlik şansı kurtuluş savaşının en azgın, vatan evlatlarının her
cephede su gibi harcanıp, toplar, mitralyözler ile buğday gibi biçildiği, kurşun
delikleriyle kevkire çevrildikleri, vatansever çetelerin kadınlı erkekli
dağlarda yatıp düşmana kök söktürdükleri zamanda siz çiftliğinizde İtalyan ordu
komutanıyla yiyip içip eğleniyor, keyif çatıyorsunuz. Askere çağırılınca hemen
İtalyan komutandan “yardım dilenip” sığınacak yer arıyorsunuz.
İtalyanlar bile
kızıp “teşhis koyamadık” diyorlar. Yani “-adam, kalk halkın kurtuluş savaşı
veriyor sen de katıl hain adam!” Demek istiyorlar ama Adnan’da kızaracak yüz
yok tabi ki.
Artık orduya
katılmaktan başka çare kalmadığı bir anda gene bir doktor subay peydah olup,
İzmir’in kurtuluşuna, yani savaşın bitişine kadar sizi tedavi altında tutuyor.
Siz bunlara
“tesadüf” diyorsanız ben hiç askerlik yapmadım, hiçbir şey bilmiyorum demektir.
Ama, 14. Mayıs
1950’de hükümet olur olmaz ve Amerika “NATO Müracaatımızı” askıya almış
bekletirken, Müslüman ve Türk evlatlarını hiç adını duymadıkları “Kore
Yarımadasına”, Asya’nın en doğu noktasına “Komünistlere” karşı savaşa gönderen
kararı şak diye imzalar. Boynuna idam sicimi geçinceye kadar Adnan beyimizin
“gayri meşru cinsel ilişkilerinden” doğan çocukları hala konuşulmaktadır!
“Savaş kararını
korkaklar verir!” Dersem bana kızar mısınız?
1-Kore’ye izin vermiştir.
İngiltere’nin emridir. Kaçarı yoktur. Devleti İngiliz mandası (sömürgesi) o
yapmıştır
2-Kıbrıs konusunda Adnan
Menderes’e kesinlikle “uzak durmasını” tembihlemişse de dinletememiştir.
3-Asla, ölünceye kadar
Kıbrıs’a çıkarma yapılmasını onaylamamıştır. Bunun emperyalist bir oyun
olduğunu çok iyi görmüştür. Ancak, bir senaryo il CHP başına getirilen Bülent
Ecevit ile, Hürriyet ve İtilaf Partisi kökenli Necmettin Erbakan zihniyeti bu
derdi milletin başına sardırmışlardır.
4-Amerika ve İngiltere’nin
bize “koruma sağlaması” dışında onlarla ilişkiye girilmemesini ve Marşal,
Truman doktrinlerinden uzak durulmasını tavsiye ettiyse de dinletememiştir.
5-“Savaştan kaçan Adnan
Menderes’in “Kore Savaşı” ile “Kıbrıs Çetrefiline” milleti bulaştırması tuhaf
değildir. Çünkü adam “asker kaçağıdır” ve ölecekse “Türk evlatları” ölecektir,
Sabetayist Yahudi Adnan ise viskisini yudumlayacaktır? Savaş ona sadece “şöhret getiren” bir
araçtır.
Vatan Evlatları, Kore’de, Kıbrıs’ta ölüm kalım savaşı verirken, bakın Adnan
Menderes ve Celal Bayar ne yapıyorlardı?
“Yirmi bir
yaşındaki Fransız striptizci Colette
Jerry, Bayar'ın, Menderes'in bulunduğu özel gecelere davet ediliyordu.Fransız striptizci Colette Jerry. Ankara'dan sonra Beyrut'a gitti.
Cumhurbaşkanı el Huri'nin oğluyla aşk yaşadı. Ve bir gün otel odasında
zehirlenmiş olarak bulundu! (Efendi -S.464)
2002 Model Menderes RE.T.E’nin Özellikleri;
RE.T.E, 03 Kasım
2002’de hükümete geçtiği için bu deyimi kullandım.
Adnan
MENDERES’ten 42 yıl sonra ülkemizin başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın da
askerliği tartışma konusudur. Bir iki kişi dışında onunla askerlik yaptığını
hatırlayan insanın olmaması, başbakanın kendisinin fotoğraf albümlerinde birisi
Tek Tip denilen çarşı elbisesi bir de eğitim elbisesi ile çekilmiş iki
fotoğrafı dışında resminin olmaması hayli ilginçtir.
26 Şubat 1954
doğumlu Recep Tayyip Erdoğan’ın olağan haliyle 1974’de askerlik yapması
gerekirken 1982’de askerlik yapması daha da ilginçtir.
Benim bildiğim
üniversite nedeniyle en fazla “26” yaşına kadar askerlik ertelenebilmekteydi,
doktora ve mastır eğitimlerine katılan Üniversite öğrencileri ise 28 yaşına
kadar erteleyebiliyorlardı.
Başbakanın
herhangi bir mastır ve doktorası olmadığına göre 1982’de “28” yaşında askere
alınması da hayli ilginçtir.
Ektir;
"Bu konuyu 11 Eylül 2012 günü Ulusal Kananl'da Teoman Alili ile birlikte program yapan eski Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olan Zekeriya Beyaz Hoca açıkladı.
Durum şöyleymiş;
Fatih İmam Hatip Lisesini "futbol düşkünlüğü" nedeniyle çift dikiş le veya çok zayıf karneyle bitirmiş ve Fatih Belediyesine topçu olarak girmiş ama "Muhasebeci" olarak maaş almaya başlamış.
1954 doğumlu olan RE.T.E efendi, 1974'de Kıbrıs Savaşının patlayacağını gören Yahudi yakınlarının telkinleriyle olsa gerek, 1973 yılında İstanbul Eminönü ilçesinde bulunan İstanbul Üniversitesi'nin arka taraflarında bulunan Soğanağa mahallesinde günümüzün açık öğretimini (A.Ö.F.1983'de açıldı. Ben 1984'te girmiştim.) andıran İktisadi İdari İlimler Yüksek okulu adlı devam mecburiyeti olmayan bir "Yüksek Okul" a girmiş ve bu okuldan sekiz yılda yani 1981 yılında mezun olmuştur.
EKTİR; Aşağıdaki diploam örneğinde1980-1981 döneminde mezun olduğu yazılı. Marmara Üniversitesi 1982'de kuruldu. Oysa beyefendi 1973'ten beri bu okula devam eden bir üstün zeka örneğidir.
Bu yüzden Cumhurbaşkanlıuğına aday olan bu zatın halen onu tanıyan bir asker arkadaşı olmadığı gibi ne Üniversite sınıf arkadaşı ne öğretmeni olduğun u söyleyen çıkmamıştır. Sınıf arkadaşı olduğunu söyleyen İsrail'li bir Yahudi olduğunu Zekeriya hoca söylemiştir. Eh artık gerisine siz karar veriniz."
Diğer yandan
çocuklarını da askerden kaçırmıştır. Küçük oğlu Burak “testis kanseri” teşhisi
konularak İstanbul Deniz Hastanesinden aldığı “çürük” raporuyla askerlikten
yırtmıştır. Bunun askerliğini engelleyici bir özelliği varsa bu genç babasının
başbakanlığı döneminde kendisine aldığı yük gemileriyle deniz ticaret filosunda
taşımacılık yapmaktadır. 1998 yılında da ses sanatçısı Sevim Tanürek adlı
kadını arabasıyla çarparak ölümüne neden olmuştur. Demek ki, araba, karı kız
işleri yerinde olan bu gencin sağlığı yerindedir ama askerliğe gelince aynı
Menderes gibi” çürüğe çıkmaktadırlar”.
Büyük oğlu Bilal
Erdoğan da özel “dövizle askerlik” yasası çıkarılarak kışla içinde yanında “40”
tane koruma polisi eşliğinde “40” gün askerlik yaptı.
Adnan Menderes
ile Recep Tayyip Erdoğan’ın futbolculuklarından askerliklerine, tarikatlarından
Amerika hayranlıklarına ve başbakanlıklarına olan benzerliklerinden birisi de
ikisinin de ülkenin başına sorun olan “savaş kararlarına” imza atan
kişilikleridir.
Savaş kararını korkakların verdiği bir dünya!
"Türkiye cumhuriyetini kendi malıymış gibi yedi düvele satan, devleti
bütün komşularıyla savaş ortamına iten kendisini ve evlatlarını,
yandaşlarını askerlikten yırtmaları için durmadan "paralı askerlik
yasası" çıkartan, tek bir Üniversite sınıf arkadaşı, öğretmeni olmayan,
seki yılda bir yüksek okulu ittire kaktıra ancak bitirebilen bir adam
devleti yönetirse, yurt i,çinde ve dışında çok meşhur üniversitlere
bitirip oralarda doktoralar yapmış nam salmış dallamalar de buna
"yağdanlıklık" ederlerse adamın kabahati mi yani?"
Menderes Kore’ye yok yere asker gönderip
kıydırmaktan çekinmediği gibi RE.T.E’de, Kızıldeniz Somali Hint okyanusuna, Libya’nın
işgaline çekinmeden asker göndermiş halen de Suriye’nin işgaline destek olmak
için isyancılara silah, cephane, para ve barınma sağlamaktadır.
Kendileri
askerlikten “it gibi korkanlar” vatan evlatlarının yok yere kıyılmalarına neden
olan “savaş kararlarına” imzayı şak diye basmaktadırlar.
Elli yıl arayla
başbakan olan her iki kişinin de futbolculuklarından “askerlik korkularına”
kadar benzemeleri ilginç değil midir?
Asker
kaçaklarının “savaşa karar vermeleri” ne kadar yersiz ve yanlışsa böyle
insanları umut görüp oy vermek te o kadar akıl fakirliğidir. Bunun da
sorumluları bu adamları halka kurtarıcı olarak pompalayan en başta askeri,
sivil kişiliklerdir.
Yazımı inandırıcı
bulmayanlar, olayları Soner YALÇIN’IN Efendi adlı kitabından yaptığım
alıntıları okuyabilirler.
Adnan Menderes’in Hayatı;
Altay da,
Karşıyaka gibi İttihatçıların takımıydı. Bunun en belirgin göstergesi,
İttihatçıların Maarif nazın Mustafa Necati Bey'in kendine ait odasını Altay'a
tahsis etmesiydi.
Daha sonra
İttihat ve Terakki Cemiyeti İzmir Kâtibi Umumîsi Mahmud Celal (Bayar)
aracılığıyla Altay'a kulüp binası verdi.
Altay İzmir'de
fırtına gibi esti. Kurulduğu yıl, Karşıyaka, Midil-Trablusgarp takımları
arasında yapılan turnuvanın şampiyodu. Bu zafer İzmir sokaklarında, caddelerinde
davul zurna ırak kutlandı. Aynı yıl Altay, Ermeni takımı Armenion'u yenince benzer
sevinç gösterilerine sahne oldu. İngiliz gençlerinden kurulu Pakser'i 4-3, bir
maçı hiçbir zaman unutmadılar: Evliyazade Nejad'ın oynadığı maçta İtalyan
Levantenlerin takımı Garibaldi'yi 10-0 yenince, İtalyan konsolosu,
"İtalyan millî kahramanı Garibaldi küçük düşürüldü" diye kulübü
kapattı!
O yıllarda
Altay'ın kalesini koruyan isim Ali Adnan'dı (Menderes)...
Kaleciler futbol
sahalarının en yalnız futbolcusudur.
Gelecekte
Evliyazadelerin damadı olacak Ali Adnan, çocukluğundan başbakanlığa uzanan
yolda hep yalnız olacaktı.
Son yolculuğuna
çıkarken bile...
Tevfika'nın
ağabeyi Sadık Bey'in Aydın Sarayiçi Mahallesi'ndeki konağında ikinci çocukları
dünyaya geldi: Ali Paşazade Adnan (Menderes)!
Burada iki
ayrıntıya dikkatinizi çekmek istiyorum.
Ali Adnan'ın
doğum tarihi 1899.
Adnan Menderes'le
ilgili kitaplar, makaleler, yazı dizileri, belgeseller hep bu yukarıdaki
cümleye yer veriyor.
Gelin şu cümleyi
biraz açalım...
Ali Adnan'a neden
sadece babaannesi Fitnat Hanım sahip çıkmıştı?
Anne tarafı Ali
Adnan'la niçin ilgilenmemişti? Ya da bu yargı yanlış mıydı?
Yanıtı bulmak
için Ali Adnan'ın anne tarafına yani Hacı Ali Paşa ailesine tekrar dönelim.
Anne tarafından
Hacı Ali Paşa ailesine akraba olan Osman Evliyazade'nin, Hacı Ali Paşa'nın
öldürülmesine ilişkin bu kitabın yazarına yaptığı açıklama da hayli ilginçtir:
Menderes her şeyiyle Amerikancıdır!
İşaretlerine kadar
Tire'den Bayındır'a
kaplıcaya giderken Rum arabacısı tarafından öldürülüyor. Arabacı yolda arabayı
durduruyor, silahını çekiyor. Hacı Ali Paşa cebinden bir kese altın çıkarıp
arabacıya uzatıyor. Arabacı "Malını değil canını istiyoruz" diyerek
Hacı Ali Paşa'yı öldürüyor.
Amerikan Ordusu için "Seni istiyorum!"
Diyorum ya bu
hayat hikâyesi hep gizemlerle dolu...
Bu cinayet, Hacı
Ali Paşa'nın kişiliğiyle ilgili "çizilen tablolara" pek yakışmıyor
doğrusu!
Dr. Mükerrem
Sarol Bilinmeyen Menderes adlı kitabında, Hacı Ali Paşa'yı bakın nasıl
yazıyor:
Hacı Ali Paşa
sert, mütehakkim mizaçlı bir aile reisidir. Az konuşan, ağırbaşlı, çok cesur,
korkusuz yaradılışlı bir insandır. Ali Paşa'nın sürdürdüğü aile düzeni
pederşahî bir düzendir. Son derece muttehakkim olan paşadan yalnız
ailesi değil uzak yakın çevresi de korkmaktadır.(1983, s. 7)
O "astığı
astık, kestiği kestik" Hacı Ali Paşa, canını kurtarmak için arabacıya bir
kese altın teklif ediyor, ama kurtulamıyor!
Neyse, ayrıntıya
girmeyelim.
Fani Ali
Adnan'ın, adını taşıdığı dedesi öldürülmüştü.
Peki ya dayıları?
O yıllarda verem
uğradığı evden kolay kolay çıkmıyordu.
Ali Adnan giderek
zayıflamaya başladı. Fitnat Hanım ne yapsa bu zayıflığın çaresini bulamıyordu.
Sonunda İzmir Gureba Hastanesi hekimlerinden Dr. Şehrî Bey küçük Ali Adnan'a
verem teşhisi koydu.
Fitnat Hanım
uğursuz vereme biricik torununu kurban vermemek için çırpındı. Önce oturdukları
evi değiştirdi, Karşıyaka semtine taşındı. Temiz havası ve ferah bir bahçesi
olan bu evde Ali Adnan
biraz kilo aldı,
sağlığına kavuşmaya başladı.
Üstelik ele avuca
sığmayan afacan bir çocuk olmuştu. Disipline sığmayan mizacı yüzünden sık sık
babaannesini üzüyordu.
Babaannesi çok
disiplinliydi; ilk önceleri Ali Adnan'ın sokağa çıkmasına bile izin vermiyordu.
Hastalık kapmasından endişe ediyordu.
Ali Adnan çok
nadir, dayısı Refik'in ziyaretlerine geldiğinde yanında getirdiği kızı, Sabiha
ile Mesude ablaları ve Sami ağabeyiyle oynuyordu.
Küçük Adnan(!) onun
dışında akranlarını hep evden seyrediyordu.
Sonra yasak
kalktı. Ama yine kurallar vardı: hava kararmadan eve gelinecekti, terli terli
gezilmeyecekti...
Hastalıkla
mücadele yıllarında küçük Ali Adnan okula gidemedi.
Özel hocalardan ders
alıp, okuma yazmayı öğrendi.
İkinci Meşrutiyet
ilan edilir edilmez Uşakîzade Muammerin Arap fırının ilerisindeki konağını okul
binası olması için hibe etti.
Memlekete
"uyanık bir nesil yetiştirmek" amacıyla kurulan okula, "Leylî
(yatılı) ve Neharî (gündüzlü) Merkez İttihat ve Terakki Mektebi" adı
verildi. Okul, iptidaî (ilk), rüştiye (orta) ve idadî (lise) kısımlarından
oluşuyordu.
Göğsünde
kurtuluşu simgeleyen rozeti ve elinde bayrağıyla Âli Adnan bu okulun orta
kısmına gitti.
En sevdiği ders
Ateşoğlu Hayri Bey'in öğretmenliğini yaptığı jimnastik dersiydi.
Bir de salı ve
perşembe günleri öğle sonrası tatillerinden faydalanıp öğretmenler eşliğinde
şarkılar söyleyerek kır gezilerine gitmekten hoşlanıyordu.
Bu arada, Ali
Adnan, okulun orta bölümünü bitirmeden İzmir Kızılçullu'daki Amerikan kolejinin
yatılı bölümüne geçti. Neden böyle bir tercihte bulunmuştu?
O dönemde,
Amerikalı Protestan misyonerlerin Osmanlı İmparatorluğu sınırlan içinde 430
okulu vardı.
Bunlardan biri de
1904 yılında açılan İzmir'deki International American College'di.
Amerikalı
Protestan misyonerlerin Anadolu'daki okullarında!
3 465 öğrenci
öğrenim görüyordu. Bu öğrencilerden biri de artık Ali Adnan olmuştu.
Okulun amacı,
diğer Amerikan misyoner okullarından farklı eğildi: erkek çocuklara ve gençlere,
Hıristiyanlık ilkelerine dair dil, sanat ve bilim eğitimi vermek.
Mahmud Celal
(Bayar) ile Ali Adnan'ın ilk karşılaşmaları Ali Adnan'ın Amerikan koleji
günlerine dayanıyor.
Kolejden üç genç,
ittihat ve Terakki'nin İzmir'deki önemli ismi Mahmud Celalle görüşmek için
yanına gidiyorlar. Temiz giyimli bu üç gençten biri, okullarında misyoner
rahipler olduğunu ve bunların, Müslüman öğrencileri Hıristiyan yapmak için
haddinden fazla çaba sarf ettiklerini söylüyor. Üstelik bazı Türk öğrenciler Hıristiyan
olmuşlardı bile.
Bu üç öğrenciden
biri Ali Adnan'dı.
Mahmud Celal,
öğrencilerin sorunlarıyla ilgilenmiş, okul idaresiyle ve Maarif Müdürlüğü'yle
temasa geçip, tahkikat açtırmıştı.
Bu konu İzmir
basınında bir hafta süren haberlere konu olmuştu...
Hıristiyanlık
propagandası dışında Ali Adnan koleji sevmişti.
İttihat ve
Terakki Mektebi'ndeki durgunluğunu Amerikan kolejinde üzerinden atmıştı.
Hastalıkla Savaştan Kurtulan Asker Menderes
1916 Ekiminde
Harbiye Nezareti'nin askere çağırdığı 1315 (1899) doğumlular arasında,
Kızılçullu Amerikan Koleji son smıf öğrencisi Ali Adnan da (Menderes) vardı.
On yedi
yaşındaydı. Bulunduğu öğrenim düzeyi nedeniyle askerliğini yedek subay olarak
yapacaktı.
Babaannesi Fitnat
Hanım'ın elini öptü ve İstanbul'a doğru yola çıktı. İkisi de ağlıyordu,
birbirlerinden saklayarak.
İstanbul
Erenköy'deki İhtiyat Zabiti Talimgâhı'na katıldı.
Sicil numarası 20
737'ydi.
Anadolu'nun
çeşitli yerlerinden gelmiş yedek subay adaylarıyla birlikte hızlandırılmış bir
askerî eğitimden geçecekti.
Sporcu olduğu
için talimlerde zorlanmıyordu. Tek sorun yemeklerdeydi.
Bir türlü
alışamamıştı asker tayınına.
Haftalık tatili
olan cuma günlerinde İstanbul'a inip geceyi, başkentin en pahalı otellerinden
Meserret Oteli'nde geçiriyordu.
"Savaşın devamı sadece sizin ölümünüz demektir!" Yazılı
Savaşa Giderken Hastalanıp Askerlikten Yırtan TORPİLLİ Menderes;
1917 yılında Ali
Adnan (Menderes), 19. mürettebat devresinden zabit namzedi (asteğmen) olarak
çıktı.
On dokuz
yaşındaydı.
Bu devrenin tüm
diğer mezunları gibi o da, Suriye'deki Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı
emrine verildi.
Ali Adnan
yüzlerce askerle birlikte, 4. Ordu Komutanı Bahriye Nazırı Cemal Paşa'nın
emrine girmek için trenle Suriye cephesine doğru yola çıktı. Mustafa Kemal
Paşa'dan İsmet (İnönü) Paşa'ya, Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'dan Fevzi (Çakmak)
Paşa'ya kadar bir dönemin ünlü isimleri bu cephede görev yapıyorlardı...
Ünlü yazar Falih
Rıfkı (Atay), Cemal Paşa'nın emir subayıydı.
Sivil yaşamında
bir ara Dahiliye Nazın Talat Paşa'nın özel kalem müdürlüğünü de yapan Falih
Rıfkı Zeytindağı adlı kitabında Suriye cephesindeki olayları bir
edebiyatçı gözüyle anlatmaktadır.
Trenin ilk durağı
Pozantı'da, menzil komutanlığı Ali Adnan'ı trenden aldı. Seyyar hastaneye
yatırıldı.
Adnan Menderes'in
biyografisini yazan kitaplara bakılırsa, burada 40 kiloya kadar düştü!
Sonra.
Sonra, İzmir'deki
17. Kolordu Komutanlığı'nın emrine verildi.
Tesadüf! Bu
kolordunun komutanı eniştesi Filibeli Nihad (Anılmış)
Paşa'ydı!
Nihad Paşa, Ali
Adnan'ın halasının kızı Güzide'nin kocasıydı.
Torpilci Paşa Kendisini Savaştan Kurtaramaz;
İlginçtir: Ali
Adnan'ın gidemediği Suriye cephesine, 7 Kasım 1918'de Nihad Paşa 7. Ordu
komutanı olarak atanacaktı!
Menderes’in İtalyan Sevgisi;
Çakırbeyli
Çiftliği'nin doğusunda, Bataköy Köprüsü başındaki italyan Bersaglieri Çekista
Birliği Anadolu'yu terk etmek için son hazırlıklarını yapıyordu. Yirmi iki gün
önce Londra'da yapılan
antlaşmaya göre,
İtalyanlar Anadolu'dan çekiliyordu.
Birliğin komutanı
Kapitan A. Moro'nun konuklan vardı:
Ali Adnan
(Menderes) ve Edhem (Menderes)!
İki yakın
arkadaş, İtalyan askerlere veda ziyaretine gelmişti.
Ali Adnan,
Mondros Müterakesi sonrasında terhis edilince, yalan arkadaşı Edhem'le, Yahudi
mahallesi Kestelli'deki evlerinden ayrılıp birlikte Çakırbeyli Çiftliği'ne
yerleşti.
Ali Adnan
tropikaya, yani zehirli sıtmaya yakalandı. Durumu ağırlaşınca, ilaç ve doktor
bulmak için Edhem, İtalyan komutan Kapitan A. Moro'nun yanına gitti. İtalyan
komutanın emrinde doktor yoktu ama çiftliğe eczacı kalfasını gönderdi.
Ali Adnan'ın
durumu her geçen saat ağırlaşıyordu. İtalyan sağlık görevlisi önce kinin verdi.
Ama ateş düşmedi. Acilen Çine'deki İtalyan Enfermeriya Birliği'ne götürülmesini
tavsiye etti.
Bir katır arabası
bulundu; yatak serildi; Ali Adnan arabaya yatırılarak Çine'ye götürüldü.
Sıcak dayanılacak
gibi değildi. Sivrisinekler aman vermiyordu.
Çine'deki İtalyanlar
Ali Adnan'la yakından ilgilendiler. Emrine Kamaço adında bir İtalyan asker
verdiler. Hastalığın teşhisinden emin olmak için Antalya'daki karargâhtan
uzman bir doktor bile getirdiler. (Olan
hastalığa teşhis konulur. Menderes’te hastalık yok ki teşhis konulsun. Olay
gayet açıktır.”Çürük Raporu”. A.Yavuz)
İtalyan doktor
binbaşıydı. Ve hiç de umutlu konuşmadı. Ali Adnan'ın durumu ağırdı. Rodos'a
giderse belki kurtulabilirdi.
Şevket Süreyya
Aydemir Menderes'in Dramı adlı kitabında, "Fakat beklenmeyen bir şey olur. Bir yerlerden Binbaşı Adil
veya Akif Bey isminde bir Türk doktoru peyda olur. İşe el koyar" diye yazmaktadır.
(2000, s. 57)
Türk doktoru Ali
Adnan'ı alıp Çine'deki Nuri Efendi'nin hanına nakleder, iğneler,
gıdalar ve Türklerin arasında olmak Ali
Adnan'ı iyileştirir!
(Savaş bitince
hemen iyileşiyor. Sabetayistlerin tarikat üyelerini askere göndermemek için
aralarında para topladıklarını Soner yalçın önceki konularda yazmıştı. Adnan
Menderes Kırım göçmeni Yahudi Tatarı “Türk (!)” olduğu için İşgal güçleriyle
arası iyidir. O dönemde, Said-i Kürdi, Kürtlere “askerden kaçmalarını mümkünse
Yunanlılara esir düşmelerini emretmiştir. Yunanlılar esir Kürtleri eğitim,
doğudaki Kürt isyanlarına yolluyorlardı. Kırım Tatarları da, mandacıydılar, Anadolu’da bağımsız Tatar
Devleti düşlüyorlardı. Yunanlılar işgal ettikleri yerlerde Tatarları gece ve
kır bekçisi olarak görevlendiriyor, Kuvayı Milliye’cilerin, çetecilerin ihbar
edilmesinde onlardan yararlanıyorlardı”. Ege ve Marmara bölgesinde bu yaygın
olarak bilinen bir gerçektir. Çetelerin öldürdükleri Tatarlar hiç de az
değildir.
Adnan Menderes
aynı zamanda “İslam Kürdistanı peşinde koşan İngiliz- Vatikan ödüllü Said-i
Kürdi Deliüzzaman’ın Nakşibendi tarikatını “Kürtleştirmesiyle” oluşturduğu yeni
mason dinine girmiş bir Nurcudur. Orduya onun döneminde Nurcular doldurulur.
Amerikancı derin NATO- Gladyo örgütlenmesi hep bu Ermeni kökenli Kürtçü- Nurcu
subayların işidir. A.Yavuz )
Ali Adnan'ın
hayata dönüşünün "Yeşilçam senaryolarım" aratmayacak düzeyde yazıldığı
bir gerçek!
Soru: Ali
Adnan'ın yaşamöyküsünde neden hep "senaryoya" ihtiyaç duyuluyor?
Bu konuda örnek
çok: Ali Adnan'ın yaşamöyküsünü kaleme alan bir avuç yazar, Ulusal Kurtuluş
Savaşı günlerinde Ali Adnan ve Edhem'in "Ay-yıldız Çetesi"ni
kurduğunu yazmaktadır.
Ege'deki Millî
Mücadele dönemini yazan, gazeteci Haydar Rüşdü Öktem'den komutan Rahmi Apak'a,
Çerkez Edhem'den, "Galib Hoca" Celal Bayar'a, komutan Ali
Çetinkaya'dan Vali İbrahim Edhem Akıncı'ya, Kâzım Özalp Paşa'dan Hacim Muhiddin
Çarıklı'ya kadar, dönemi kaleme alanlar anılarında ne Ali Adnan'dan ne de
"Ay-Yıldız Çetesi"nden bahsediyorlar!
"Ay-Yıldız
Çetesi"ni bilen sadece iki kişidir. Ali Adnan ve Edhem! Bir kişi daha var:
çiftliğin kâhyası Mehmed!
Geçelim...
Ali Adnan, daha
İzmir işgal edilmeden önce, 23 Kasım 1918'de kurulan "Müdafaai Hukuki
Osmaniye Cemiyeti"ne katılmamıştı.
Halbuki dayısı
Hacı Ali Paşazade Refik bu toplantılara önce katılmış sonra vazgeçmişti.
Keza işgalden
hemen sonra kurulan "Reddi İlhak Heyeti Milliyesi" üyeleri
arasında da Ali Adnan adı yoktu.
Yörük Ali Efe,
Hüseyin Efe, Kara Durmuş Efe, Kozaklı Mehmed Efe, Mesutlulu Mestan Efe,
Dokuzuncu Hasan Hüseyin Efe, Cafer Efe, Sancaktar'ın Ali Efe gibi Çakırbeyli
Çiftliği'nin bulunduğu bölgede direniş komiteleri kuran milislerin adlan tek
tek yazılıyor ama nedense "Ay-Yıldız
Çetesi"nden kimse bahsetmiyor!
Yine o bölgede
mücadele veren Albay Salaheddin Bey, Binbaşı Saib Bey, Binbaşı Hacı Şükrü,
Yüzbaşı Ahmed, Teğmen Zekâi, Teğmen Şerafeddin, Teğmen Mahmud, Yedek Teğmen
Necmi, Bakırköylü
Teğmen Kadri,
Kütahyalı Receb Çavuş gibi askerlerin adlan yazılıyor ama, yedek subay Ali Adnan'ın hiç adı geçmiyor!
"Ay-Yıldız
Çetesi"nin görev alanı herhalde Çakırbeyli Çiftliği'yle sınırlıydı...
Adnan Menderes Gene Hastalık Dümeniyle Kurtuluş Savaşından
Kaçıyor!
Peki Ali Adnan
Millî Mücadele'ye katılmamış mıydı ?
Katıldı. Hatta
İstiklal Madalyası aldı. Peki ama ne zaman?
Sakarya'da zafer
kazanılıp, Yunan ordusunun ilerleyişi durdurulunca, Mustafa Kemal Büyük
Taarruz'un çalışmalarına başladı ve seferberlik ilan edildi. Subay, er, silah,
yiyecek, içecek miktarını artırmak için kollar sıvandı.
Ankara bu konuda
çok kararlıydı; aksi davranışta bulunanların cezasını İstiklal Mahkemeleri
verecekti!
Ve Ankara'nın
kararlılığı sayesinde Sakarya Savaşı'nda 6 629 olan subay sayısı 8 659'a çıktı.
Er sayısı ise 133 079'dan, 199 283'e fırladı!
Askere
gitmeyenlere ağır cezalarının verileceğinin duyulması asker sayısının artmasına
neden olmuştu. Ankara Hükümeti Osman Bey adında bir topçu yarbayı Söke'ye
gönderdi.
Yarbay Osman,
bölgedeki yedek subayları göreve çağırdı.
İşte bu davete
Ali Adnan ve Edhem de riayet etti.
Ali Adnan,
Yenipazar ile Baltaköy arasındaki Dalama'ya "Süvari Müzaheret
Bölüğü"ne gönderildi. Daha sonra Koçarlı inzibat komutanı Binbaşı Besim
Bey'in emrine atandı.
Evet, orduya yeni
katılan 2 030 subaydan biri de Ali Adnan'dı...
Ali Adnan'ın
başından beri Millî Mücadele'ye katıldığını ispat etmek isteyenler hep Ali
İhsan (Sabis) Paşa'nm 1951'de yayımladığı beş ciltlik Harp Hatıralarım adlı
çalışmasına atıfta bulunuyor.
Kitabın
yayımlandığı tarihe dikkatinizi çekerim: 1951, yani Ali Adnan başbakan; Ali
İhsan Sabis Paşa DP Afyon milletvekili!
Ali İhsan Sabis
Paşa aynca inanılmaz bir İsmet İnönü düşmanıdır;
ona karşı
"ulusal bir kahraman" yaratmayı amaçlamaktadır!
Peki Ali İhsan
Sabis Paşa anılannda ne yazmıştı?
Anlattığı, Malta
sürgünü dönüşü Koçarlı'da gördüğü yedek subay Ali Adnan'ın ne kadar zeki ve
enerji dolu olduğu.
Hepsi bu.
Adnan Menderes'in
hayatını "hamaset destanı" haline getirenler, bu anılardan yola
çıkarak onu, elinde silahı, düşmana karşı cepheden cepheye koşmuş bir
"millî kahraman" yapıvermişler!
Ayıp...
Ali İhsan Sabis
Paşa, sürgünde bulunduğu Malta'dan ne zaman yurda dönmüştü: 27 Eylül 1921.
Biz de aynı
konunun altım çiziyoruz:
Ali Adnan Millî
Mücadele'ye başlangıcından iki yıl sonra, yani İtalyanların bölgeden ayrılmasının
ardından katıldı.
Bu tespit, Ali
Adnan'ın ne kişisel, ne de siyasal yaşamını küçük düşürmez. İsmet (İnönü) Paşa,
Fevzi (Çakmak) Paşa da Ankara'ya gelmekte tereddüt geçirmişlerdir. Hatta
Mustafa Kemal bile İstanbul'daki
girişimlerinden
sonuç alamayınca son çare olarak Anadolu'ya çıkmıştır. Ama bu ne Mustafa
Kemal'i, ne de onun onurlu mücadelesini ufaltır.
İki Büyük Savaşta Askerden Kaçan Adnan Menderes,
Başkalarının Çocuklarını Kore’ye Göndermek veya “Vatansever Solcuları” İçeri
Tıkmak İçin “ANINDA” Karar Veriyor;
DP hükümeti, 15
general ve 150 albayı tasfiye ettiği tam da o günlerde -hem de TBMM'ye bile
sorma ihtiyacı hissetmeden Kore'ye asker gönderme kararı aldı!..
Soğuk Savaş
döneminde, yerini "Batı Bloku" olarak belirleyen Türkiye, NATO'ya
girebilmek için topraklarından binlerce kilometre uzaklıktaki bir savaşa Mehmetçik'i
gönderdi. DP çevreleri, "Milleti harbe sokmamakla erkekliğini
öldürdüler" diye propaganda yaptı. Üniversite öğrencilerinin en büyük
örgütü Millî Türk Talebe Birliği Başkanı (geleceğin büyük işadamı) Can Kıraç,
hükümetin aldığı karardan dolayı şükran bildirisi yayınladı.
Karşı çıkan Doç.
Bellice Boran başkanlığındaki Türk Barışseverler Cemiyeti üyeleri ise
tutuklanıp cezaevine kondu!..8
8. Behice Boran'ın komünist olduğu her halinden belliydi;
saçları kızıldı ve üstelik öğrencilerinin sınav kâğıtlarını kırmızı kalemle
tashih ediyordu! inanın bunlar şaka değil, gerçek.
Ve ne yazık ki Türkiye daha ileri yıllarda,
"Kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu" türküsünün bile komünizm
propagandası yapılıyor diye radyoda söylenmesini yasaklayacaktı.
Ortada tehlike
olunca “çıtkırıldım, yataklara düşen ölümcül hasta olan” Adnan Menderes, iş
başbakanlık olunca hastalık nedir bilmiyor, başkaları hakkında “savaş, ölüm ve
sürgün kararlarını” anında uyguluyordu.
Verdiği kararla
binlerce vatan evladı Kore’de varlığından haberdar olmadığı silahların, Napalm
bombalarının ateşinde gerçekten kızararak öldürülmüşlerdi. Ya Kıbrıs
macerasında Yunanlıların bombaları, evlere doldurarak yakmalarıyla
öldürülenler?
9. 2002 yılında Güney Kore'de Türk Şehitleri Mezarlığı'nı
ziyaret ettim. Anıtmezarlıkta beni en çok duygulandıran, meçhul asker sayısının
fazlalığı oldu. Mehmetçik binlerce kilometre uzaklıkta öyle bir savaşa
gönderilmişti ki, cesedi tanınmayacak hale gelmişti!
Ve sanıyorum Kore Savaşı'nda şehit düşenlerin duygularını
Nâzım Hikmet yazdı: "Benim gözlerimin ikisi de yok / Benim ellerimin ikisi
de yok / Benim bacaklarımın ikisi de yok / Ben yokum / Beni, üniversiteli yedek
subayı, Kore'de harcadınız, Adnan Bey / Elleriniz itti beni ölüme / vıcık vıcık
terli, tombul elleriniz / Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan / ve ben kan
içinde ölürken çığlığımı duymamanız için / kaçırdı sizi bacaklarınız '
arabanıza bindirip..."
Aslında sanık
sayısı 187'ydi. Ancak 20 kişi "pişmanlık yasası"ndan yararlanarak
itirafçı oldu. Bu nedenle bu dava 167 kişi olarak bilinmektedir. İşkenceli
sorgular sonucu" okul öğretmeni Hasan Basri Alp öldürüldü. Haberi alan
öğretmen eşi denize atlayarak intihara teşebbüs etti. İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü son sınıf öğrencisi Kemalettin Özerdem aklını
kaybetti; aynı fakülteden Şafak Yurdanur, işkencelere dayanamayarak iki kez
kendini öldürmek istedi. Ressam Nuri iyem sinir krizleri geçirdi. Ama Türkiye NATO’ya
girmişti...
Bu yazıdan 22 gün sonra Malatya Erhaç'tan kalkan bir keşif uçağımız Kandil yerine Suriye Hatay üzerinde sınır ihlali yapar Lazkiye Limanındaki Rus donanmasının resimlerini çeker endişesiyle Suriye tarafından Akdeniz'e düşürüldü. Savaş tamtamlarını cumhuriyet döneminde asker kaçağı sivil başbakanlar vermiştir tespitim bir kez daha onaylandı. Vatandaş karikatürü güzel çizmiş ben de konuşturdum. Konuşma metinlerine itiraz edenler sayfaların altında "En Çok Okunanlar" listesinden istedikleri yazıyı seçip gerçekleri öğrenebilirler.
Küresel emperyalist Yahudi şatanist sermaye İncil ve Tevrat'ın Kıyamette Çıkacak Olan Deccal ayetleri gereğince Türk ve Müslüman soylarını kurutmak ve yeryüzünü Yahudilere teslim etmek için bu savaşı çıkarmaktadırlar! İlgili yazılarım; http://keykubat.blogcu.com/g-w-bush-t-erdogan-ve-yecuc-mecuc-1_19394861.html
Özellikle, Yezidi Kürtlere kökeni dayanan Said-i Kürdi’nin
İngiliz istihbarat masalarında hazırladığı Nurcu/ Kürtçü İslâm’i tarikatın
içinden gelen Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Necmettin Erbakan,
R.Tayyip Erdoğan gibi siyasilerin sürekli “içki düşmanlıklarının” aslında
İslamiyet’e dayalı olarak değil, kendi Yezidi, Yahudi kökenleri yüzünden ve
biraz da “kadınların oylarına istekli” olmalarından dolayı olduğuna siz de
karar vereceksiniz!
İçki insanlık tarihinin başından beri bütün dinlerde
kutsaldır ve tanrılara adakların başında yer alır. Hıristiyanlar bile halen
şarapla vaftiz geleneğini ve ayinlerde şarap içme geleneğini korumaktadırlar.
İçki ve kumar yasağının, “haram” şekline nasıl geldiğini
Kuran’ın Bakara Suresi “2.219”. ayeti tefsirinde (açıklama) Elmalılı Hamdi
Yazır yaklaşık “77” yıl önce 1935’lerde yazdığı Kur’an Tefsirinde, Müslüman Arap Tefsircilerin tespitlerini Türkçeye cevirerek açıklamıştır;
Obama'nın Çocuğu
HAMR: Âyet metninde yer
alan "hamr" kelimesi, örtmek anlamına masdar olduğu halde, çiğ üzüm
şırasından keskinleşmiş ve köpüğünü atmış olan şaraba isim olmuştur. Çünkü
şarab aklı bürüyüp örter ve bir deyim ile, kafayı dumanlar ki buna
"humar" denilir. "Hamr" kelimesinin bu üzüm şarabına isim
olarak verilmesi özel bir isimlendirmedir. Bu nedenle "hamr" kelimesi
bir de genel olarak akla humar veren, yani "kafayı dumanlandıran şey"
anlamına kullanılır ki bu mânâya göre sarhoşluk veren şeylerin hepsi "hamr"dır.
İbnü Ömer hazretlerinden rivayet
edilmiştir ki şarabı haram kılan âyet indiği gün, şarap beş şeyden: üzümden, hurmadan buğdaydan, arpadan,
darıdan idi.
Ve hamr, aklı bürüyüp örten demektir. Ebu Davud'da Numan b. Beşir'den
rivayet olunduğu üzere, Resulullah
(s.a.v.) buyurmuştur ki: "(1)Üzümden bir şarap, (2) hurmadan
bir şarap, (3) baldan bir şarap, (4) buğdaydan bir şarap, (5) arpadan
bir şarap vardır." demektir.
Buna dayanarak İmam Mâlik ve Şâfiî ve bunlardan önce veya sonra gelmiş bir
çok âlimler ve fıkıhçılar, Kur'ân'daki hamr (şarab)ın genel anlamı ile mutlak
olarak sarhoşluk verici demek olduğuna ve dolayısıyla her çeşit sarhoşluk
verici nesnelerin Kur'ân âyeti ile aynen haram bulunduğuna ve her birinin
yalnız sarhoşluk verme derecesi değil, damlalarının bile içilmesinin ve
kullanılmasının, alınıp satılmasının asla caiz olamayacağına hükmetmişlerdir.
Çünkü bundan sonra Maide
Sûresinde: "İçki, kumar, putlar ve fal okları hep şeytanın
işinden olan murdar bir şeydir. O halde ondan kaçının." (Maide, 5/90) buyurularak aynen
"necis", yani pis olduğu beyanı ile kaçınma emri buna
dayandırılmıştır.
Fakat İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretleri ile beraber sahabe ve tabiinden
birçok alimler ve fıkıhçılar "hamr" kelimesinin açık ve kesin olan
anlamı, özellikle üzüm şarabı olduğundan; inkarı, insanı küfre sokacak biçimde
Kur'ân âyeti ile "li aynihi" (bizzat) haram olan şarabın bu olduğuna
ve diğer sarhoşluk verici nesnelerin aynen ve bizzat değil, sarhoşluk verici
olmalarından dolayı Kur'an'ın bu âyetine kıyası uygun düşerek, "Her sarhoşluk verici şey haramdır."
gibi hadis-i şeriflerle haram olduklarına ve dolayısıyla hamrın aynen
necis olması yüzünden bir damlasının bile içilip kullanılması kesinlikle
haram ve Müslüman için alınıp satılması caiz olmadığına;ancak üzüm şarabı bulunmayan ve ondan
yapılmış olmayan diğer sarhoşluk verici nesnelerin haramlığı, ancak
sarhoşluk verme niteliği ile sabit olduğundan, içilmekten başka bir şekilde kullanılmaları için, alınıp
satılmasının da caiz olabileceğini söylemişlerdir.
Demek olur ki Kur'ân âyeti, üzüm şarabının aynen, haramlığında kesin
hüküm ifade eder. Bu âyetin diğer sarhoşluk verici nesneleri kapsamına
alması sözcük olarak değil haramlığın hikmeti olan "sarhoşluk verme"
sebebi dolayısıyla ve hadisi şeriflerin açıklamaları iledir. Kur'ân'daki
sözcüklerin genel anlam ifade etmesi muhtemel ise de, özel anlamda olduğu gibi
kesinlik ifade etmez. Buna göre,İslâm dininde genel olarak sarhoşluk veren şeylerin, sarhoşluk verici olarak
kullanılmaları haram; fakat üzüm şarabı aynen v e mutlak olarak haramdır. Ve
bunu inkar eden kâfirdir. Üzüm şarabının ve bundan yapılmış olan sarhoşluk
verici şeylerin, bizzat kendisi necistir.Öbürlerinin ise necis olması şüphelidir. Mesela üzerine
şarab, şampanya, rakı, konyak dökülmüş olanlar, her halde yıkamadıkça namaz
kılamazlar.
Fakat üzüm şarabından yapılmış
olmayanispirto, bira ve
diğer sarhoşluk verici şeyler içilemezse de elbiseye veya bedene sürülmesi de
namaza engel olur diye iddia edilemez.
Ebu Hanife hazretleri bu şekilde şaraptan
başka sarhoşluk veren şeylerin bizzat kendisinin ve damlasının necis ve haram olmadığına ve
dolayısıyla sarhoş etme derecesine varmaksızın, fasıklara ve kâfirlere benzeme
kastı da bulunmaksızın, kuvvet için
az bir miktarda içilmesinin caiz olabileceğini söylemiş ise de,
"Fethu'l-Kadîr" de "Kitabu'l-Eşribe"de açıklandığı üzere, üç mezheb ile Hanefi mezhebinde dahi
tercih edilen, "Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır." hadis-i şerifi gereğince, çoğu
sarhoş edenin azının da haram olmasıdır.
Şer'an içme açısından
bütün sarhoş edici şeyler, âyetin genel anlamı ile hamr (içki)dır. Günümüzün fen bilimcilerinin, Kimya ilmine
göre düşünceleri de "ihtimar"
(kendiliğinden köpürüp kabarma, ekşiyip mayalanma) denilen kimyasal bir olay
olma itibarıyla, her çeşit sarhoşluk vericinin hamr özelliğinde ortak olmasıdır
ki buna Arapça "el-kuhl"
kelimesinin Frenkleştirilmişi olan "alkol",
"el-küûl" veya sadece "küûl" derler.
Bu, hamrın genel anlamına uygun ise de, aynı zamanda özel anlamının esas
olduğuna da işaret etmektedir. Doktorluk ve tedavi açısından konuya bakınca, bu
açıdan konu, "Kim mecbur
kalırsa, diğerinin hakkına tecavüz etmemek ve zaruret miktarını geçmemek şartı
ile..." (Bakara, 2/173)
ruhsatına uyarak, zaruret ve zaruret hükmünde bulunan ihtiyaç meselelerin den
birisi olur.
İslâm dininde şarabın ve sarhoşluk verici nesnelerin yasak edilmesi
tedricen (aşama ile) olmuştur.
İslâm'ın geldiği ilk zamanlar,
henüz şarap mübahtı (Haram veya Günah değildi).
Bakara Suresi
2:219-“Ey Muhammed! Sana şarap içmeyi ve kumar oynamayı, şarabı ve
kumarı soruyorlar.De ki;İkisinde de büyük günah
vardır. İnsanlara bazı yararları varsa da günahları yararlarından daha büyüktür…”
Bunu soranlar Hz. Ömer ve Muaz ile
birlikte sahabeden birtakım kişilerdi. "Ya Resulallah şarap hakkında bize
bir fetva ver, çünkü aklı gideriyor." dediler ve bu âyet indi.
Bu konuda derece derece dört âyet
inmiştir.
1-Önce Mekke'de, "Hurma
bahçelerinin ve üzüm bağlarının meyvelerinden de, hem bir sarhoşluk verici şey
çıkarırsınız, hem de bir güzel rızık." (Nahl, 16/67) âyeti inmişti. O zaman Müslümanlar da
içerler, Hz. Peygamber ses çıkarmazdı.
2-İkinci olarak yukarıda
geçtiği üzere Hz. Ömer, Muaz
ve diğer bazı sahabelerin, "Ey Allah'ın Resulü, şarap hakkında bize bir
fetva ver, çünkü o aklı gideriyor." diye hükmünü sormaları üzerine
bu âyet indi ve ilk haram kılma bununla başladı.
Bu âyette yasaklık açık olmakla birlikte caiz olma ihtimali de yok
değildi. Bunun üzerine hemen terk edenler bulunduğu gibi, henüz terk
etmeyenler de vardı. Sonra bir namaz olayı üzerine, "Ey iman
edenler! Sarhoş iken namaza yaklaşmayın." (Nisa, 4/43) âyeti indi.
Bunun üzerine içenler pek azaldı
ise de yine vardı. 3-Bir gün İtban b. Mâlik,
Sa'd b. Ebi Vakkas ile beraber birkaç kişiyi davet etmiş, içki içmişler,
sarhoş oldukları zaman, övünmeye ve şiir söylemeye başlamışlar. Bu
sırada Sa'd, Ensardan birinin
hicvini (şiir yolu ile yerme) konu alan bir şiir okumuş, o da bir çene
kemiği ile ona vurup başını yarmıştı.
Bundan dolayı Sa'd, Hz. Peygambere giderek şikâyet etmiş, bunun
üzerine Resulullah'ın: "Allah’ım! Şarap hakkında bize yeterli beyanda
bulun!" diye, dua etmesi üzerine Mâide
Sûresindeki:
"Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları hep şeytanın
işinden olan murdar bir şeydir. O halde ondan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.
İçki ile kumarda şeytan sırf aranıza düşmanlık ve kin düşürmeyi ve sizi Allah'ı
anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister. Artık vaz geçiyorsunuz değil mi?"
(Maide, 5/90,91) âyetleri
inmiş ve bununla şarabın haramlığı
son derece şiddetli bir şekilde yasaklanmıştır.
Hz. Ömer bunu dinleyince,
"İnteheynâ ya Rabbî" yani tamamen vazgeçtik ya Rabbî demiştir. Hz. Ali'nin: "Bir kuyuya
bir damla şarap düşse, sonra oraya bir minare yapılsa, o minarede ezan
okumazdım ve bir damla şarap bir denize düşse sonra o deniz kuruyup da yerinde
otlar bitse orada hayvan gütmezdim." dediği, Abdullah b. Ömer hazretlerinin de: "Bir parmağımı
şaraba sokmuş olsam, o parmak bende
kalmazdı, yani keser atardım." dediği nakledilmiştir ki ilâhî emir
üzerine Resulullah'ın ashabının, ne büyük iman ve takvaları bulunduğunu
anlamalıdır. Allah cümlesinden razı olsun.
Hanefi Mezhebinin kurucusu İmam-ı Âzam Ebu Hanefi’nin yorumuna katılmamak
elde değildir. Çünkü İslam Hicaz Araplarına tebliğ edildiğinde Araplar birden
bire eski alışkanlıklarını terk etmiş değillerdi ve doğdukları toplumun eski
gelenekleri halen günlük yaşamlarında etkiliydi.
Sabilik dininden doğan Yahudilik dini de sadece Yahudiler tarafından
uygulanılan bir din değildi ve Ortadoğu coğrafyasında özellikle İran, Irak,
Suriye, Anadolu, Yemen, Umman ve Mısır’da Yahudi olmayanlarca da uygulanılan
bir dindi. Bu dinin farklı mezhepleri de vardı ve bazı Yahudi mezhepleri
arasında Tevrat’ta geçtiği gibi Ba’al, Hadad (Er Ramman/ Rahman), Astarte,
İştar, El Kaum, Hubel, El Lah (Allah), Sin, El Lat, El Uzza, Menat, Talip,
Ruda, El Ruha (Şeytan), Attar gibi Sabi tanrılarına tapınma kültü de vardı.
Yahudiler bunları her ne kadar “sapık/sapkın” ilân ettiyseler de bu tarikatlar
vardı.
Sabi tanrıları olsun yeryüzündeki başka milletlerin tanrıları olsun hepsinde
tanrılara sunulan adaklar arasında büyük baş, küçük baş ve güvercin gibi kuşlar
“adak kurbanı” olarak kesiliyor ve kemikleri kül oluncaya kadar başlarında
beklenilerek yakılıyordu. Ayrıca adaklar/sunular arasında tahıllar ve bunlardan
yapılan içkiler ve otlardan buhurlar da yer almaktaydı.
İçki sunuları, bir miktar içkinin putun önünde bulunan bir kaba konularak ya
da dört bir yana saçılarak dökülüp kalanın adak adayan tarafından içilmesi
şeklinde yapılıyordu.
El Lah/ El İlah Türkçesiyle Allah da İslâm öncesi bir puttu ve peygamberin
babasının adı da “Abdullah” idi.
Yani, Arapça “Abd=Köle/Kul; el Lah=Allahın”
anlamına gelen iki isim ve bir belirteçten oluşan ve “Allah’ın Kulu” demekti ve
peygamberin de kendisine seçtiği sekiz addan birisi de Abdullah’tır.
Ayrıca Zümer Suresi (39;38). Ayetinde “-"Andolsun
onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, elbette 'Allah'
derler." İfadesinde “Allah” adının İslâm öncesi olduğu ve Kureyş’li
Müşriklerin de “Allah” adlı tanrıya taptıklarına işaret etmektedir.
Bundan başka Peygamber Efendimizin
dedesi Abdülmuttalib Fil vak'asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; "Ey Allah'ım!(*) Kul kendi evini korur, Sen de evini koru! Onların haçı ve hilesi düşman olarak senin tedbirine galip gelmesin!" diye Allah'a yalvardığı Fil
Suresinde ve tefsirinde geçmektedir.
Fil veya Kırlangıç (Ebabil Kuşları) olayı,
Hıristiyan olan Yemen kralı Eblehe’nin Hicaz Araplarını “çöl şeytanlarına ve
cinlerine taparak putperestlik yaptıkları” için onları zorla Hıristiyanlığa
geçirmek amacıyla fillerden oluşan ordusuyla Kâbe’ye saldırıya geçtiğinde
gerçekleşmiştir. Olay peygamberin doğumundan iki yıl önce olmuştur.
İşte, Kâbe’deki 360 puttan en büyüğü olan El Lah/ Hubel putuna bile Araplar
“içki sunularında/adaklarında” bulunuyorlardı.
İster kuzey Arabistan ister güney Arabistan tanrıları olsun hepsine “içki sunusu”
yapılıyordu. Bu gelenek Nuh peygamberin Sümer uyarlaması olan Ziusudra, Babil
uyarlaması olan Utnapiştum’un tufan sonrası gemi karaya oturduğunda yaptığı
“sunu/adak” ayininden kaynaklanmış görülmektedir. Sabiler de Nuh peygamber göğe
çekildiği için tanrı derecesine yükseltilmişti ve Sabiler Nuh’tan ürediklerine
inanırlar tanrılarına “Nuha” derlerdi.
Ama Sabi tanrılarından tespit edebildiğim sadece birisine “içki sunusu”
yapılmamaktaydı o da Nebatilerden kalma bir tanrı olan El Kaum’du.
El Kaum (Arapça) =Nebatilerde ,gece ve
savaş tanrısı olarak tapınılır, kervanların koruyucusu olduğuna
inanılırdı. “İnsanların arkadaşı” adıyla da anılırdı. Gene Nebatilerde, “Şerefine toprağa içki dökülmeyen, içki
içmeyen, ihsanı, ikramı bol bahşeden, tanrıydı. (Encyclopaedia of Religion and Ethcis, op. cit., p. 663.)
Bu tanrı ya tapınma kültünden kalan “içki içmeme geleneğini” Tevrat’ta da
görüyoruz. Oysa Yahudilerde içki içmek yasak değildir. Nuh’un tufan sonrası
gemi karaya oturduğunda bir bağ dikip yetişen üzümden şarap yapıp içtiği,
serhoş olduğu Tavrat’ta sabittir. Ancak ileride Tevrat’ta “Üzümden yapılan
şarabı” lanetler. İşte buna bir örnek;
Rekavlılar'ın Bağlılık Örneği
BÖLÜM 35
Yer.35: 1 Yahuda Kralı Yoşiya oğlu Yehoyakim döneminde RAB Yeremya'ya
şöyle seslendi:
Yer.35: 2 "Rekavlılar'ın evine gidip onlarla konuş.
Onları RAB'bin
Tapınağı'nın odalarından birine götürüp şarap içir."
Yer.35: 3 Bunun üzerine Havassinya oğlu Yirmeya oğlu
Yaazanya'yı,
kardeşlerini, bütün çocuklarını ve Rekav ailesinin öbür üyelerini yanıma alıp
Yer.35: 4 Tanrı adamı Yigdalya oğlu Hanan'ın oğullarının RAB'bin
Tapınağı'ndaki odasına götürdüm. Bu oda önderlerin odasının bitişiğinde,
kapı görevlisi Şallum oğlu Maaseya'nın odasının üstündeydi.
Yer.35: 5 Rekav ailesinin üyelerinin önüne şarap dolu
testiler, kâseler koyarak, "Buyrun,
şarap için" dedim.
Yer.35: 6 Ne var ki, "Biz şarap içmeyiz" diye karşılık verdiler, "Çünkü
atamız Rekav oğlu Yehonadav bize şu buyruğu verdi: 'Siz de soyunuzdan
gelenler de asla şarap içmeyeceksiniz!
Yer.35: 7 Ayrıca ev yapmayacak, tohum ekmeyecek, bağ
dikmeyeceksiniz.
Böyle şeyler edinmeyecek, ömür boyu çadırlarda yaşayacaksınız. Öyle ki, göç ettiğiniz topraklarda uzun süre yaşayasınız.
Yer.35: 8 Atamız Rekav oğlu Yehonadav'ın bize buyurduğu her
şeyi yaptık. Kendimiz de karılarımız, oğullarımız, kızlarımız da hiç şarap
içmedik.
Yer.35: 10 Çadırlarda yaşadık; atamız Yehonadav ne
buyurduysa hepsini yaptık.
Yer.35: 11 Ama Babil Kralı Nebukadnessar bu ülkeye
saldırınca, 'Haydi, Kildan* ve Aram ordusundan kaçmak için Yeruşalim'e gidelim
dedik. Bunun için Yeruşalim'de kaldık."
Yer.35: 12 Bundan sonra RAB Yeremya'ya şöyle seslendi:
Yer.35: 13 "İsrail'in Tanrısı, Her Şeye Egemen RAB
şöyle diyor: 'Git,
Yahuda halkına ve Yeruşalim'de yaşayanlara şunları söyle:
Sözlerimi dinleyerek hiç ders almayacak mısınız, diyor RAB.
Yer.35: 14 Rekav oğlu Yehonadav, soyuna şarap
içmemelerini buyurdu; buyruğuna uyuldu. Bugüne dek şarap içmediler. Çünkü atalarının
buyruğuna uydular. Bense size defalarca seslendiğim halde beni dinlemediniz.
Yer.35: 15 Defalarca size kullarım peygamberleri gönderdim.
Kötü
yolunuzdan dönmeniz, davranışlarınızı düzeltmeniz, başka
ilahların ardınca gidip onlara tapınmamanız için hepinizi
uyardılar. Ancak o zaman size ve atalarınıza verdiğim toprakta
yaşayacaksınız. Ama kulak verip beni dinlemediniz.
Yer.35: 16 Rekav oğlu Yehonadav'ın soyu atalarının verdiği
buyruğu
tuttu, ama bu halk beni dinlemedi.
Yer.35: 17 "Bu yüzden İsrail'in Tanrısı, Her Şeye
Egemen RAB diyor ki,
'İşte, Yahuda ve Yeruşalim'de yaşayan herkesin başına sözünü
ettiğim her felaketi getirmek üzereyim. Çünkü onları uyardım, ama
dinlemediler; onları çağırdım, ama yanıt vermediler."
Yer.35: 18 Yeremya Rekav ailesine şöyle dedi:
"İsrail'in Tanrısı, Her
Şeye Egemen RAB diyor ki, 'Atanız Yehonadav'ın buyruğuna uydunuz,
onun bütün uyarılarını dikkate aldınız, size buyurduğu her şeyi yaptınız.
Yer.35: 19 Bunun için İsrail'in Tanrısı, Her Şeye Egemen RAB
diyor ki,
'Rekav oğlu Yehonadav'ın soyundan önümde hizmet edecek olanlar
hiçbir zaman eksilmeyecek."
Buraya kadar görüldüğü gibi “üzümden yapılan şarap pis” olarak geçmektedir.
Ama, buğday, Arpa (Bira), Hurma ve öteki hububat ve meyvelerin “pis” olduğu
söylenemez çünkü temel besin maddelerimizdir.
İmam-ı Âzam Ebu Hanife’nin tespitleri dini açıdan doğrudur. Bu da “üzüm
şarabı” dışındakilerin başkalarına zarar vermedikçe “içilebilir” olduğu
anlamına gelir. İçkiyi yasaklayan ayetlere dikkatle bakılırsa, peygambere
yakınlığıyla bilinen birkaç kişinin isteklerini “ısrar” derecesine
vardırmalarını göz önüne almak gerekir.
Onlara” yok olmaz” denilseydi belki peygamber zamanında muhalefet
büyüyecekti. Kurban kesmek, Hacer-ül Esved (Kara Taş) öpmek gibi birçok
putperest geleneğin İslâm’da bulunma nedeni böyle şeylerdir.
Zaten Kur’an’da dört ayette yer alan “içki ve kumar” konusundan sadece
“içkinin” dini siyasi amaçları için istismar eden politikacılarca istismar
edilmesi dikkat çekicidir.
Ülkemizin siyasilerinin, gerçek bir soygun aracı olan Kumar, baht ve talih
oyunlarını devlet eliyle oynatıp teşvik etmelerini Yahudi peygamberlerinin
“bahisçi, hileci” oluşlarına, Hıristiyanlar arasında bahis ve her türlü kumarın
dinen serbest olmasına bağlarsak bence doğru yapmış olacağız.
Çünkü asıl önlenmesi gerekenin “kumar” olduğunu şimdi okuyacaksınız!
MEYSİR: Meysire gelince
yüsür veya yesardan mimli masdar olarak kumar oynamak anlamınadır. Kumarda
ya kolaylıkla zahmetsiz mal çarpmak veya çarptırmak vardır. Kumar demek de
zar gibi ne olacağı belli olmayan tehlikeli bir şeye bağlanarak mal vermek veya
almak demektir.
Cahiliye devrinde Araplar gerek kendilerine ve gerekse Acemlerden ve
diğerlerinden belledikleri "nerd"
yani tavla, "satranç"
ve diğerleri gibi oyunlarla kumar oynarlardı.
Kısacası frenklerin piyango dedikleri tarzda bölüşme yolu ile bir kumarları
vardı ki bunu "hayır"
bile sayarlar ve övünerek yaparlardı.
Şöyle ki: Zar yerinde "ezlâm ve aklâ" denilen on adet okları vardı. Bunlara: Fezz, tev'em, rakib, hils,
nafis, müsbil, muallâ, menih, sefih, vağd derlerdi. Menih, sefih, vağddan başka
diğerlerinin bir hissesi bir payı olurdu.
Meselâ, piyango çekilmek üzere, bir deve kesilir, yirmi sekiz hisseye
ayrılır; fezze bir, tev'eme iki, rakibe üç, hilse dört, nefise beş, müsbile
altı, muallaya yedi, hisse ayrılır. Menih, sefih vağd okları boş ve mahrumdur.
Bu on kalemin hepsi "rebâbe" denilen bir torbaya atılıp adaletli
kişinin önüne konulur, o da torbayı çalkalayıp elini sokar, katılan herkes
adına bir ok çeker, hissesi bulunan ok çıkanlar belirlenmiş olan hisseyi
alırlar, boş ok çıkanlar da mahrum kalırlar ve fakat devenin bedelini öderler.
Hisse çıkanlar da da paylarına çıkan hisseyi fakirlere verirlerdi.
Böylece meysir öncelikle diğer
kumarlara göre ehven-i şer (şerrin en hafifi) görünen ve hayır zannedilen
böyle dağıtım ve bölüşme; yani piyango tarzına denilmiş ve bundan, bütün
kumarlara da "meysir"
denilmiştir.
Hatta bir hadis-i şerifte, çocukların aşık ve ceviz oynamalarının bile
meysirden olduğu beyan edilmiştir. İki kişiden biri diğerine şu kadar yumurtayı
yiyebilsen şu senin olsun demişti. Bunlar Hz. Ali'ye hüküm vermesi için
başvurdular. Hz. Ali bu kumardır diye izin vermedi. Zaten hayır namına piyango
haram olunca diğer kumarların haydi haydi haram olacağı anlaşılır. Şarap ile
kumarın bir soruda bir araya getirilmesi de sarhoşluk veren şeylerle kumarın
beraber bulunduklarına işarettir.
Cevaben de ki: bunlarda
büyük bir zarar ve günah vardır. Genel olarak ikisi de malları telef ve
insanları perişan eder. Çoğu zaman bunlar birbirini sürükler. Önce şarap
aklı giderir; akıl ise hem dinin, hem dünyanın dayanağıdır. Artık sarhoşlukla
öyle cinayetler yapılır ve kumarbazlıkla öyle fenalıklara düşülür ki bunlar
saymakla bitmez, ancak "büyük
günah" adı ile anlaşılır.
Bununla birlikte, bunlarda insanlara bazı yararlar da vardır. Bu cümleden
olarak biraz neşe ve lezzet duyulur, birço k ticareti yapılır. Korkaklara
cesaret ve mizaca kuvvet gelir. Kumarda, bazıları bedavadan mal ele geçirir.
Günahları da faydalarından, zararları yararlarından çok büyüktür.
Şu halde yararları gerçek ve sağlam bir yarar değildir. Verdikleri neşe
humar (aklı örtmek)a dönüşür. O gelip geçici cesaret, felaket nedeni olur. O
gelip geçici mizaç kuvveti, sağlığı bozar; kazanılan malın hayrı olmaz, bir kâr
yüz zarar getirir. Buna tutulanlar yakalarını zor kurtarır. Kısacası neşe ve
lezzetleri kişisel ve ge l ip geçici olduğu halde; zararları, ortaya
çıkardıkları kötü sonuçlar, hem kişisel ve sosyaldir, hem bedensel ve hem de
ahlâkidir.
Bulaşıcı hastalıklar gibi herkese geçicidir. Cezasını başında çekmeyenler
sonunda çekerler. Hayali olan bir parça kâr için, kesin ve genel bir zarara
düşmek de akıl işi değildir. Zararı gidermek, yarar sağlamaktan önce gelir. Şu
halde bunların aklen haram olması gerekir. Bu âyet de böyle delâlet-i
iltizamiye (dolaylı bir delaletle) şer'an bunların haramlığını ifade etmiş
olur. Kur'ân'da şarap hakkında başka bir âyet olmasaydı, sadece bununla şarabın
haramlığı sabit olurdu. Ancak bu haram kılma, bizzat ifadenin kendi
kelimesinden açıkça anlaşılan bir haram kılma olmazdı; aklına güvenerek
zararlarını sınırlayıp ve yararlarından istifade edeceğini zannedenler
bulunabilirdi. Bunun için, ashabı kiram arasında bu akla dayanan haramlıktan,
şer'i haramlık anlamayan kişiler olmuş, daha sonra, "Murdardır, ... ondan
kaçının" (Maide, 5/90) emri ile açık ve mutlak bir şekilde şer'i haramlık
meydana gelmiştir.
Kısacası, şarap içmeyiniz veya sarhoşluk veren şeyleri kullanmayınız, kumar
oynamayınız, piyango ile hayır yapılır zannetmeyiniz; bunların, kötülüğü
hayrından, günahı yararından çok büyüktür. Buna karşı, hayır olmak üzere sana
ne harcayacaklarını yine soruyorlar, iki anlama gelir. Birisi nereye harcama
yapılacağını sormak, diğeri de ne verilerek harcama yapılacağını sormaktır ki
birincisinde, yani nafaka verilecek, mal harcanacak kimseler ve yerler,
ikincisinde de verilecek mal, yani bizzat nafakanın kendisi sorulmuş olur.
Yukarda birincisinin cevabı verilmişti. Şimdi kumarın yasak edilmesinden sonra,
ikincisine cevap olarak, de ki fazlasını harcayınız. Yani malınızın gerekli
ihtiyaçlarınızdan fazlasını infak ediniz.
Piyango, kumar gibi gayri meşru araçlarla değil, meşru nedenlere
sarılarak mal kazanınız. Ve bu maldan kendinizin aile ve çocuklarınızın gerekli
ihtiyaçlarına yeterli olanından fazlasını yukarda açıklanan yerlere ve hayır
yerlerine harcayınız. Diğer ayetlerde de görüleceği üzere küçük çocuklar, eş,
muhtaç olan ana-baba ve bunlarla aynı hükümde olan usul (dedeler, nineler),
kişinin ailesinden ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerdendir ve bunların
nafakası, kişinin kendi nafakasından sayılır.
Dolayısıyla hayır yapacağız diye
kendinizi ve bakmakla yükümlü olduğunuz ailenizi (ehl ü ıyal) nafakasız
bırakmak caiz olmaz. Hayır yerlerine harcama bunların fazlasından yapılır. İşte
böyle Allah sizin için şer'i hükümlerine delalet eden, onları gösteren âyetler,
nasslar, deliller açıklayacaktır ki, siz bunları düşünesiniz, düşünüp te
bunların amaçlarını öğrenesiniz ve gereğince amel edesiniz. “
Ey siyasiler, hükümet bütçesine içki de kumar da gelir
getirmektedir. İçki kafayı dumanlar şerhoş eder, muhtelif kötülükleri vardır,
hatta serhoşlukla cinayet de işlenebilir. Peki ya kumarda olmaz mı?
Hem de daniskası olur, hem de “organize cinayetler her gün
yaşanmaktadır. Oysa serhoşluk arızi olaylardır, her içen de cinayet işlemez.
Cinayet işleyen serhoş sayısı, trafik kazası yapan sürücü sayısından azdır.
Kaza yapan sürücülerin oranı “alkolsüzlere göre daha fazladır, çünkü hiç kimse
kaza yapınca hem kendisinin hem de öteki aracın masraflarını ödemeye cesaret
edememektedir ve içki içileceği zaman ya taksi kiralanmakta ya da “içki
kullanmayan” bir arkadaş otomobilde muhakkak bulundurulmaktadır.
Ama kumar ile yapılan organize soygun ve cinayetlere tedbir
almak kolay değildir.
Kur’anda beytülmaldan (devlet malından) çalanların, “ölü
kardeşinin etini çiğnemekle” itham edilen dedikoducuların, koğucuların,
ispiyoncuların, iftiracıların neden kötülüklerini yasaklamıyorsunuz ya da öne
çıkarmıyorsunuz?
İşsizlikten insanlar cebinde son kuruşlarını buralara yatırır oldular
Yoksa, Tevrat'ın Yakup (Topuk tutan, hileci demektir) peygamberin "bir tas çorbayla" ağabeyini kandırıp "ağabeylik hakkını" alması, boynuna keçi derisi bağlayıp ağabeyi Esav (kıllı demek) kılığına girip babası kör İshak'a kendisini "peygamber" olarak kutsatması yüzünden "hileyi, yalanı, dolanı "mübah sayan" Yahudilerden misiniz?
Ya da neden devlet makamlarını, dairelerini “babanızın
dükkanı” haline getirerek Allah’ın sevgisi terine dünyalıkları İsviçre
Bankalarına doldurma hevesine giriyorsunuz? O bankalar emniyetli değildir,
vakti gelince size ödeme yapmayabilirler! Araştırınız. Yazdım.
Niye şehitlerin, yetimlerin, dulların, emeklilerin,
çalışanların haklarını gasp eden yasalar çıkartıp duruyorsunuz? Hani siz
“Allah’ın yolunda” insanlardınız?
İçki yasağı, içki zammı yapınca Müslüman mı olduk
sanıyorsunuz?
Okuyun bakalım “Allah yolunda olanlar” sizler gibi mi
oluyormuş?
Bakın, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri 18.yüzyılda
yaptığı “hadis derlemelerinde neleri derlemiş;
1-Mümin, kalbine iman nuru doğunca
sevinir. Onun alameti (işareti) de ahrete gideceğini bilmek ve ona göre yol
hazırlığını yapmaktır.
2-Ölümü ibretle anlayan dünyaya
önem vermez.
3-Ölümü düşünenin nefsi temiz,
kalbi uyanık olur.
4-Dünyadan ikrah eden (bunalan)
velilerdir.
5- Allah’ın hidayeti ölümü idrak
edene verilir.
6-Halkın akıllısı, ölümü düşünen ve
ahret tedarikini (hazırlık) yapandır.
7- Ey ümmetim, emellerinizi kısın,
ölümü düşünün!
8-Mümin ölümden korkmasın, bir
evden öbürüne taşındığını bilsin!
9-Ölüleri hayırla anın,
kötülemeyin!
10-Ölüm Müminin rahatı ve sürurudur
(sevincidir).
11-Ölüm, miminin mutlu bayramıdır
ve Allah’a kavuşmadır.
12-Dünya müminin zindanı, ölüm o
zindandan kurtuluştur.
13- Hiçbir mümin yoktur ki ölüm
onun için hayırlı olmasın!
14-Dostlarımdan gelen iyi haber
“ölüm haberidir.!”
15-Alla’a kavuşmak ölümle
olduğundan kendime ve dostlarıma isterim!
16-Allah’a kavuşmak isteyen mümin
ölümü ister!
17-Ölüm dünya dertlerinden
kurtulma, Allah sevgisine kavuşmadır.
18- Müminin ölümü halktan uzak Allah’a yakın olmaktır.
19-Sanma ki ölüm yokluktur. Ruhun bedenden
ayrılışı ve ebedi yaşamasıdır.
20- Siz yok olmak için değil, bir
evden öbür eve taşınmak için yaratılmışsınız!
21-Nefsin dört evi vardır; Ana
rahmi, dünya, Berzah alemi, Ahiret alemi. Her birinin yaşayışı ayrıdır. Çocuk
ana rahminden dünyaya gelmek istemediği gibi mümin de dünyadan gitmek istemez.
Çocuk ana sütünden lezzet aldıkça eski yerine gitmek istemediği gibi, mümin de
ölümle Allah’a kavuşunca dünyaya dönmek istemez, dünyayı unutur gider!
22-Müminin ruhu hamurdan kıl çeker
gibi bedenden çıkar. Azrail o ruhu şefkatle alır gider.
23-Ölüm esnasında müminin ruhu
meleğin güzelliğiyle meşgul olduğu için elem duymaz.
24-Ölüm esnasında Allah kulunun
yardımcısıdır!
25-Ölümle ruh bedenin ağırlığından,
külfetinden, üzüntüsünden kurtulur ve selamete kavuşur.
26-Ölüm, ruhun mahpus olduğu
kafesten kurtulmasıdır!
Ruhlar berzah aleminde kuşlar gibi küme küme uçarlar ve
haftada bir gün dünya alemine gelip giderler. İkinci dirilişte her kişi en
güzel ahlakına göre haşrolur.
Hayvani ruhu kalbine hakim ve galip gelen insan ölümden
korkar ve kaçar. Nefsine bağlı olan insan dünya hayatını sever, mal servet
toplar.
Allah’ın yardımıyla insan ruhu, hayvani ruha galip gelince
kâmil olur ve ölümden korkmaz, seve seve onu karşılar.
Çünkü insan ruhu melekler alemindendir. Asli vatanına
meyillidir. Ona dönmek ister, dünyanın zahmet ve eleminden korkulu ve
kaçkındır.
Kâmil ruh, ölümle ebedi alemde Allah’a yakın ve onun sevgisi
ile mest olur. Nitekim Hz. Ali (R.A), “Uzun ömür, ruha azaptır. Ölümse ruha
rahat ve sevinçtir” buyurmuştur.
Birisi kâmil bir zata, bir yıl sonra öleceğini rüyasında
gördüğünü söyleyince adam ağlamış. Öbürü de;
-Hani sen dünyaya düşkün değildin, ölümü duyunca ağlamaya
başladın! Deöiş.
Kâmil kişi de;
-Ben her an ölümü gözlüyordum ama eğer rüyan doğru çıkarsa
daha bir yıl dünyanın zahmetlerini çekeceğimi düşünerek ağladım! Demiş.
Dünyayı saran kumar makinaları
Haz. Peygamber (S.A.V) “Mütü kable en temütü” bu da “Ölmeden önce ölünüz!” demiştir.
Ölmeden önce “tabii, ebedi hayatı” yaşayınız demektir.
Biliniz ki mallarınız ve
evlatlarınız sizin için “fitnedir. Muhakkak ki Allah’ın yanında daha büyük
ecirler (sevaplar) vardır.
O mal ve oğullar hep dünya
hayatının ziynetleridir. Baki kalacak olan iyi hareket ve amelleriniz ise
Allah’ın yanında sevapça daha hayırlıdır, emelce de hayırlıdır.
Eymüminler tövbe ediniz ki felaha
eresiniz!
Dünya hayatına kendini kaptıranların yeri cehennem, Allah’tan
korkan ve nefsini dünya heva ve heveslerinden çekenlerin yeri ise cennettir.
Çoklukla böbürleniş sizi o kadar çok oyaladı ki gidip
mezarlar ziyaret ettiniz (Arkeoloji/Mezar hırsızlığı). Bundan
sakının. İleride bu övünmenizin sonucunun ne olduğunu bileceksiniz, sakının!
Bileceksiniz!
Ey Ademoğlu, eğer beni
sevmek istersen dünya sevgisini kalbinden çıkart.Çünkü benim sevgim ile dünya
sevgisi aynı kalpte birleşmez. Tıpkı su ile ateşin birleşemedikleri gibi.
Dünya mümin zindanı
kâfirin cennetidir.
Zengin, Allah’ın
verdikleriyle kanaat edendir!
İnsanlar gaflet
uykusundadırlar. Ancak öldükleri zaman uyanırlar. Fakat, heyhat iş işten
geçmiştir. Ey insanoğlu, sen dünyaya taptın. Beni görmeyi unuttun. Böylece sen
“dışı güzel, içi berbat bir mezara” benzersin!
Peygamberin
hadislerinden;
İki insana gıpta
(özenme) edilir;
1-Ona mal vermiş,
malını muhtaçlara verir
2-Ona Kur’an vermiş,
gece gündüz okur!
Ne güzeldir ki salih
kimsenin helal malı ola!...(Kynk, E.İ.Hakkı Hazretleri Marifetname S.60-61-62-63-73)
Allah aşkına buraya kadar okuyanlar bir düşünsün “Allah
adıyla hükümeti götürenlerden” hangisinde bu özellikleri görüyorsunuz?
Hadi, ötekiler dindar değiller zaten, onlara her şeyi bu
“dindar (!) ve kindar siyasetçiler, “çamur at, çamur düşerse izi kalır!” babından
her türlü yalan, dolan, iftirayı atıyorlar ya da doğru söylüyorlar. Ama onlar
“din ile siyaset yapmıyorlar!
Ya “dindar (!) ve kindar olan başımızdakilerde bu “Allah
korkusunu” görüyor musunuz?
Bu Cengiz Han heveslisi, kayıkçının oğlu başbakanın Amerika güdümündeki "Savaş Çığırtkanlığı" bütün milletin ve dünyanın başını derde sokacaktır.
Yoksa bunlar, geçmişte Yahudilerden ayrılmış Sabi Nebatilerin
“içki içmeyen, içki sunusu kabul etmeyen tanrısı” El Kaum’a tapan ve ilk doğan
evlatlarını ona kurban eden, Yahudilerce bile sapık ilan edilen Yahudilerden
midirler?
26 Mayıs 2025; Suudi Arabistan 2026'da 600 noktada içki satışına izin verecek. Kuran diğer dinler gibi ceza vermemiş. Adam Kurana uygin hareket ediyor.
Kaç yıldır “vatan millet tehlikede”
denildi, kafayı yedik!
Hükümet muhalefet demeden yazıp çiziyoruz,
durmadan okumaktan yazmaktan beynimiz aşırı yüklemeden sürmenaj olmak üzere,
belki oldu da fark etmiyoruz.
Ne diye yazıyoruz bunca yazıyı!
Generaller, albaylar, teğmenler, polisler,
gazeteciler ve milletvekilleri, yazarlar tutuklanıp, bir haber furyası,
kameralar eşliğinde gecenin bir vakti yataklarından kaldırılıp götürülüyorlar,
yıllarca dava iddianameleri bile hazırlanmadan tutuldular ve tutuluyorlar.
SİLİVRİ KOLONİ TİYAROSU
İçeri tıkılanlara ve onları savunanlara
göre ülke tehlikede, devlet tasfiye edilmektedir.
İstanbul’un ücra ilçesi Silivri’de bir
tiyatro sahnesi kuruldu, kurbanlar orada geceli gündüzlü tutuluyorlar.
Silivri tiyatrosunda bir mağduriyet
var ama benim anlamadığım konu şöyle.
Ordu “çift taraflı” oynamaktadır.
Bir kısım muvazzaf ve emekli askerler
Silivri'de tiyatro mahkemelerde eza çekerken bir kısım emekli askerler AKP
yandaş medyalarında demokrasi dersleri veriyor, AKP emirlerine emret deyip
Libya, Kızıldeniz geziyor, Suriye sınırlarında tehdit turları atıyor.
Bunlar Ordumuzun mensupları ve mevcut
komutanlarıdır.
Amerika emredince “kitle operasyonlarıyla,
sağ-sol, Alevi-Sünni kamplaşmaları yaratılarak milleti karışıtırıp, “Şartlar
Olgunlaştı” diyerek darbe yapanlar, tam darbe yapılacak zamanda ya yandaşlık
yapıyorlar ya da Silivri'de kümese girmiş gıdaklıyorlar!
Siz nasıl açıklıyorsunuz?
Cumhuriyetin ve devletin tasfiyesi apaçık
ortadayken darbe yapmayıp Silivri'ye teslim olan ordu vazifesini yapmamıştır!
Ya da o ordu satılmıştır da "kurbanlar
da içeri tıkılmıştır." Bu gazete haberi işin aslını 1971 cuntasını yapan Memduh Tağmaç paşanın "Komünizme karşı Amerikancı ittifak çağrısında bu günkü AKP kadrosunu görüyoruz.. Bu da ordunun daha o dönemlerde Nurcu ve Işıkçı tarikatın eline geçmiş olduğunun delillerini bize vermektedir.
Resimdeki bilgiler iyice okunduğunda görüyoruz ki AKP eliyle devletin tasfiyesi tesadüfi bir ihanet örgütlenmesi değil çok önceden kurgulanmış bir tiyatronun sahneye konulmasıdır ve Silivri işbirlikçi bir tiyatrodur. Tespit doğru yapılmadıkça ne Silivri
anlaşılır ne de AKP siyasetleri gün ışığına çıkar. Ne de millet bir yerde
toplanır.
Genel kurmay başkanı orada her çağırılışta
topuk salami verip (Bülent Arınç öyle istiyor) "Emret komutanım"
çektikçe vatandaş kendisini emniyette hisseder ve haklı olarak tepki göstermez.
Zaten Atatürk’ün ölümünden beri darbelerle
sindirildiğini de unutmamak lazım.
Amerika'nın emrine göre halka muamele yapanlar!
Ordunun kümese gidip yargılanma bekleyecek
zamanı mı?
Madem durumu önceden gördünüz bu adamı
iktidar olmadan niye bitirmediniz?
Deniz Baykal’a niye önünü açtırdınız?
Eğer RE.T.E gerçekten vatan millet için büyük tehlikeyse, durumu önceden de görüldüyse, bu güne kadar kaybedilenlere bir de Tayyip efendi, başbakan olmadan eklenseydi kim farkeder di?
Adnan Kahveci bir kazada gidiverdi.
Cesedi bulunamayan nice insanlar var.
Atatürk’ün bile ölümünden vasiyetnamesine
her şeyi hala faili meçhul!
Demek ki tehlike değil. Başından beri Kenan Evren'inden sıkıyönetim komutanlarına, onlardan sıradan generallere kadar herkesle V.I.P salonlarında maç izlemekten her şeye kadar ordu bu adamın yanındaydı.
Kaç maçta çok yakınlarında görev yaptığımda bu adamın başbakanlığı konuşulmuyordu bile.Bu durumda şu sonuç çıkıyor;
Amerika'nın emrine rağmen "arabuluculuk"
isteyenler!
Ortada devletin varlığını tehdit eden bir
tehlike yoktur.
Ama Türkiye Cumhuriyeti yeni dünya
düzeninde bir projeye ortak olmuştur, bu proje gereği halkın ve öteki dünya
devletlerinin kafasını karıştırmak için sinsi bir siyasete herkes ortak
edilmektedir.
Yapılan sade ve sadece olabildiğince “kafa
ütülemek ve göz boyamaktır”.
Böylece dumanlanan ortalıkta kurtlar rahat
gezerler!