"Türkiye Türklerindir +40" Bloguna Hoş geldiniz!!!

Ey Türk Milleti!
Birinci vazifen seni İslamcılık ve Türkçülükle benliğinden koparan, Araplaştıran din, devlet, ticarette sana yer vermeyen, seni küçük dereceli askeri görevlere vererek ölüme süren, sana hocalık, başbuğluk eden hainlere giydirdiğin tacı geri almaktır. Bunu yapabilmen için seni uyandıracak her türlü bilgi ve belge mevcuttur. Ya özgürlüğünü kazan ya da öl. Kölelikle atalarının kemiklerini sızlatma. Arap Rumların ırkçı kinci ensest sapık dinlerinden çık. Kurtuluşun başlangıcı burasıdır. Aklen kurtulmadıkça saltanatın da olsa kölesindir unutma. Sen özgür birey olmadıkça kardeşliğin önemi yoktur. Devletin her yüksek kademesine göz dik yerini al. Tırsma. Çabala, savaş ve kazan! Birlikte yaşadığın kavimlerle kardeşlik o zaman daha güzel olacaktır. Alaeddin Yavuz

Tarih boyunca atalarımız günümüzdeki kadar, her türlü bilgiye ulaşabilecek böyle bir çağ yaşamadılar.
Bizler tümünden şanslıyız. Buna dayanarak, blog içerikleri binlerce yıldır doğru bilinenleri sorgulamaktadır.
İster bu bloğda, ister okulda, camide veya başka yerde hiçbir yazılanı, öğretileni “sorgulamadan, araştırmadan” doğru kabul etmeyiniz!
Vatan-Millet davası,hiçbir kurum veya kuruluşa havale edilemez, milletçe sahiplenilmedikçe hiç bir dava milli değildir.
Davasına sahip çıkmayan halk da millet değil sürüdür. Adilyargıç/Keykubat.

Blog yazılarının telif hakları-copyright © “adilyargic; adilyargicc; keykubat.blogspot.com ve keykubat.blogcu.com” rumuzlarıyla yazan Alaeddin Yavuz’a aittir.
Hala okumak istiyorsanız buyurunuz.

Saygılar, sevgiler!

Hakkımda

Fotoğrafım
Balıkesir , Bandırma , Türkiye
KENDİLERİ İÇİN PLAN YAPMAYAN MİLLETLER, BAŞKALARININ KENDİLERİ İÇİN YAPTIKLARI PLANLARA RAZI OLURLAR.Keykubat- ATATÜRK'TEN SONRA ÜLKEMİZDEN TÜRK ve MÜSLÜMAN HALKLAR İÇİN PLAN YAPAN ve EZİLEN HALKLARA ÖNDER OLACAK SİYASET İZLEYEN BİR LİDER ÇIKMAMIŞ, ARDILLARI,ONUN İZLEDİĞİ ANTİ EMPERYALİST SİYASETİ TERK ETMİŞ,DEVLETİ AB-D KUCAĞINA ATMIŞ VE ONLARA BAĞLILIĞI ATATÜRKÇÜLÜK SAYMIŞ,HALKIMIZIN DİNİ VE IRKİ DEĞERLERİNİ AŞAĞILAYARAK TAHRİK ETMİŞ, KADEMELİ OLARAK HALKIMIZI HIRİSTİYANLAŞTIRMAK İÇİN DIŞ GÜÇLERCE GİZLİ-AÇIK DESTEKLENEN SAPIK DİNCİ YAPILANMALARI GÜÇLENDİREREK,İKTİDARA TAŞIMIŞ,IRK,MEZHEP BAĞLAMINDA KARŞILIKLI DÜŞMANLIKLAR YARATMIŞ, ÜLKENİN KAYNAK VE SERMAYESİNİ YABANCILARA PEŞKEŞ ÇEKMİŞ,YUKARIDA SAYILAN AB-D PROJELERİNE GÖRE ASKERİ DARBELERLE KENDİ MİLLETİNİ SİNDİREREK BÖLÜNMENİN YAŞANDIĞI BÖYLE GÜNLERDE BİLE TEPKİSİZ KALMASINI SAĞLAYAN KORKU ORTAMINI HAZIRLAMIŞ,BENZER MUHTELİF İHANETLER İÇİNDE BİR ŞEKİLDE YER ALMIŞLARDIR.İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ GÜNÜN DURUMU BUDUR-Keykubat İNSAN,PRANGA VURULMAKLA,KIRBAÇLANARAK ÇALIŞTIRILMAKLA ESİR OLUR.ESİRLİĞİ YAŞAM BİÇİMİ OLARAK BENİMSERSE KÖLE OLUR. VATANINIZA,DEĞERLERİNİZE,ÖZGÜRLÜĞÜNÜZE SAHİP,HER TÜRLÜ EMPERYALİZME KARŞI ÇIKIN!!! Keykubat

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Translate

Bu Blogda Ara

2 Mayıs 2012 Çarşamba

SAVAS KARARI VEREN ASKER KAÇAGI BASBAKANLAR


DEVLETİ SAVAŞA SOKAN ASKER KAÇAĞI BAŞBAKANLAR

Bir insanın üniforma giyip kışlada asker tayini yemesiyle ya da vatan evlatları cephelerde bilmedikleri silahlarla kıyılırken, askeri hastanede torpille ağırlanarak arazi olanların, savaş bitince iyileşip yiğitlik taslayanların “asker kaçağı” olmadıklarını kimse iddia edemez.
Bize yıllardır “kahraman” olarak tanıtılan iki siyasimizin aslında nasıl bir “asker kaçağı “olduklarını ve her ikisinin de devleti çekinmeden savaşa soktuklarını okumak isteyenler buyursunlar!

Asker Kaçağı Adnan Menderes;

I.Dünya Savaşı Haritası- Kırmızılar Osmanlı, Almanya,
Avustuırya- Macaristan ve Bulgaristan! Yeşiller ise rakiplerimiz
Yıllar 1914-1916’lardır. I.Dünya Savaşı- Osmanlı üzerine yönelmiş bir “Haçlı Seferine” dönmüştür. Osmanlı İmparatorluğu son nefesini tükettiği savaşlarda bütün gençlerini tüketiyor, lise öğrencileri bile gönüllü askere yazılıyorlar, köylerden “kilosu “40 kg’yi” geçen delikanlılar tek tek toplanıp cephelere sürülüyor. Bu kararlılık nedeniyle sıkıyı görünce hastalanan nane molla Adnan Menderes bey (!) güç bela askere yollanıyor.
Acemi eğitiminde İstanbul’da haftalık izninde otellerde keyif çatıyor, kirlenen çamaşırlarını yıkatmak için ninesini Aydın’dan İstanbul’a çağırıyor, yaşlı nineciği geliyor, çamaşırlarını yıkıyor.
Adnan bey gene hasta raporlarıyla eğitimden kaytarıyor, onun kışlaya dönemsinin ardından nineciği otel odasında “torunu askere gidip ölecek” diye kahrından ölüyor.
Sonunda Suriye Yıldırım Ordularına tayini çıkıyor, Atatürk gibi bir komutanın emrinde savaşma şansını kara talih(!), “dümenden hastalığı”  önlüyor.   
Adnan Menderes’e askere gitme şansı ömründe “iki kez” gelir. Birincisi, I.Dünya Savaşında Suriye Yıldırım Orduları Komutanlığına “yedek subay” olarak tayini çıkan, çocukluğundan beri “hastalıklı” olduğu yazılıp beyinlere işlenilen, 1950-60 yıllarının merhum başbakanı, o zamanki “yedek subay adayı” nanemolla- çıtkırıldım Adnan Menderes nasıl oluyorsa Pozantı’ya tren geldiğinde birden hastalanıverir. Beyefendi için asker treni durdurulur, 17. Kolordu Kışlasına haberler salınır, görevli askerler gelir ve kışlada “savaş bitinceye kadar tedavi” görür. Şansın da böylesi olmaz demeyin Pozantı’daki Kolordunun komutanı da Adnan Menderes’in eniştesi Filibeli Nihad Anılmış Paşa değil midir?

Ve hastalandığı yer de tamı tamına eniştesinin kolordusunun bulunduğu yer.
Hadi buna “Yahudi Şansı” diyelim! Bu seferlik olsun.

İkincisi, İzmir İtalyan- Yunan işgali altındadır, onlarca efeler köylü vatanseverlerden çeteler kurmuşlar, yok yoksul halleriyle, çakaralmaz av tüfekleriyle, üstün nitelikli silahlarla teçhiz edilmiş işgal ordularına karşı çatır çatır savaşırken, Celal Bayar (Küçük Ağa) Ege- Marmara bölgesinde bu örgütlenmeleri yürütüp dağlarda ölüm kalım savaşı verirken Adnan Menderes piyasada yoktur. Bölgeyi 1921’de İtalyan kuvvetleri terk edince, Atatürk oraya bir subay gönderir ve askere toplamaya başlar, katılmayanlara verilecek ceza “ölüm” veya daha beteridir.
Haliyle bizim Adnan Menderes te naçizane katılmak zorunda kalır ve o ne?
Adnan gene hastalanır!
Altay takımında santrfor oynarken, çiftlikte çapkınlık yaparken bir şeyi olmayan Adnan, savaşa katılma durumu kesinleşince gene hastalanıverir?

Bu hastalık ta hep savaş kokusunu alınca beliriyor nemenem hastalıksa işte öyle!

Önce, arasının iyi olduğu bölgeden ayrılmakta olan İtalyan askerlerinin komutanına başvururlar, adam her şeyi seferber eder ama, doktorlar Adnan beye “hastalık teşhisi” koyamazlar!
Bana sorarsanız “hastalığı “askerlik korkusudur” ve buna hiçbir doktor kolay teşhis koyamaz.
Neyse dümenden tedaviler falan derken;
O ne?
Gene bir tanıdık Binbaşı Adil veya Akif Bey isminde bir Türk doktoru subay peydah oluverir ve bizim Adnan Menderes’i acilen hastaneye yatırır ve gene Savaş sonuna kadar “tedavi görür” ve ne hikmetse İzmir kurtarıldıktan sonra bizim Adnan iyileşiverir!

İzmir’in kurtuluşuna sevincinden olabilir mi sizce? (!)

İki büyük savaş düşünün, ilki, I.Dünya Savaşı, Osmanlı’nın, Rus Çarlığı, Avusturya- Macaristan İmparatorluğu, Alman İmparatorluğunun tarihe karıştığı, İngiltere dâhil bütün Avrupa ülkelerinin yerle bir olduğu bir savaşta ülkenize “Haçlı Seferi” yapılıyor, vatan evlatları üstün düşman silahları karşısında tarladaki hububat gibi biçiliyor ve siz birliğinize sevkiyatınız esnasında hastalanıyorsunuz ve tesadüf, hasta olduğunuz için sizi tedaviye alan ordunun komutanı da enişteniz!
Savaş sonuna kadar tedavi görüyorsunuz! Suriye’ye nakledilen tren dolusu binlerce askerden bir tek Adnan Menderes’te böyle bal var.

Osmanlı teslim oluyor, devlet tarihe karışıyor ama bizim Adnan hemen iyileşiveriyor!
Şaşırtıcı değil mi?
Bunun adı açıkça “askerlik görevinden adam kaçırmadır!”

Ha bu tesadüf oldu diyelim!
Bu da mı tesadüf?
Nane molla Adnan’ın İkinci askerlik şansı kurtuluş savaşının en azgın, vatan evlatlarının her cephede su gibi harcanıp, toplar, mitralyözler ile buğday gibi biçildiği, kurşun delikleriyle kevkire çevrildikleri, vatansever çetelerin kadınlı erkekli dağlarda yatıp düşmana kök söktürdükleri zamanda siz çiftliğinizde İtalyan ordu komutanıyla yiyip içip eğleniyor, keyif çatıyorsunuz. Askere çağırılınca hemen İtalyan komutandan “yardım dilenip” sığınacak yer arıyorsunuz.
İtalyanlar bile kızıp “teşhis koyamadık” diyorlar. Yani “-adam, kalk halkın kurtuluş savaşı veriyor sen de katıl hain adam!” Demek istiyorlar ama Adnan’da kızaracak yüz yok tabi ki.
Artık orduya katılmaktan başka çare kalmadığı bir anda gene bir doktor subay peydah olup, İzmir’in kurtuluşuna, yani savaşın bitişine kadar sizi tedavi altında tutuyor.

Siz bunlara “tesadüf” diyorsanız ben hiç askerlik yapmadım, hiçbir şey bilmiyorum demektir.

Ama, 14. Mayıs 1950’de hükümet olur olmaz ve Amerika “NATO Müracaatımızı” askıya almış bekletirken, Müslüman ve Türk evlatlarını hiç adını duymadıkları “Kore Yarımadasına”, Asya’nın en doğu noktasına “Komünistlere” karşı savaşa gönderen kararı şak diye imzalar. Boynuna idam sicimi geçinceye kadar Adnan beyimizin “gayri meşru cinsel ilişkilerinden” doğan çocukları hala konuşulmaktadır!

“Savaş kararını korkaklar verir!” Dersem bana kızar mısınız?
İsmet İnönü hakkında iddia edilen bütün olumsuzluklarına rağmen savaş konusunda hep tedbirli olmuştur ve kaçınmıştır.
Kore Savaşından bir görüntü
1-      Kore’ye izin vermiştir. İngiltere’nin emridir. Kaçarı yoktur. Devleti İngiliz mandası (sömürgesi) o yapmıştır
2-      Kıbrıs konusunda Adnan Menderes’e kesinlikle “uzak durmasını” tembihlemişse de dinletememiştir.
3-      Asla, ölünceye kadar Kıbrıs’a çıkarma yapılmasını onaylamamıştır. Bunun emperyalist bir oyun olduğunu çok iyi görmüştür. Ancak, bir senaryo il CHP başına getirilen Bülent Ecevit ile, Hürriyet ve İtilaf Partisi kökenli Necmettin Erbakan zihniyeti bu derdi milletin başına sardırmışlardır.
4-      Amerika ve İngiltere’nin bize “koruma sağlaması” dışında onlarla ilişkiye girilmemesini ve Marşal, Truman doktrinlerinden uzak durulmasını tavsiye ettiyse de dinletememiştir.
5-      “Savaştan kaçan Adnan Menderes’in “Kore Savaşı” ile “Kıbrıs Çetrefiline” milleti bulaştırması tuhaf değildir. Çünkü adam “asker kaçağıdır” ve ölecekse “Türk evlatları” ölecektir, Sabetayist Yahudi Adnan ise viskisini yudumlayacaktır?  Savaş ona sadece “şöhret getiren” bir araçtır.

Vatan Evlatları, Kore’de, Kıbrıs’ta ölüm kalım savaşı verirken, bakın Adnan Menderes ve Celal Bayar ne yapıyorlardı?
Menderes zamanı Striptiz olayları

Yirmi bir yaşındaki Fransız striptizci Colette Jerry, Bayar'ın, Menderes'in bulunduğu özel gecelere davet ediliyordu. Fransız striptizci Colette Jerry. Ankara'dan sonra Beyrut'a gitti. Cumhurbaşkanı el Huri'nin oğluyla aşk yaşadı. Ve bir gün otel odasında zehirlenmiş olarak bulundu! (Efendi -S.464)

2002 Model Menderes  RE.T.E’nin Özellikleri;

RE.T.E, 03 Kasım 2002’de hükümete geçtiği için bu deyimi kullandım.
Adnan MENDERES’ten 42 yıl sonra ülkemizin başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın da askerliği tartışma konusudur. Bir iki kişi dışında onunla askerlik yaptığını hatırlayan insanın olmaması, başbakanın kendisinin fotoğraf albümlerinde birisi Tek Tip denilen çarşı elbisesi bir de eğitim elbisesi ile çekilmiş iki fotoğrafı dışında resminin olmaması hayli ilginçtir.
26 Şubat 1954 doğumlu Recep Tayyip Erdoğan’ın olağan haliyle 1974’de askerlik yapması gerekirken 1982’de askerlik yapması daha da ilginçtir.
Asker RE.T.E.nin askerliğini okuyunuz!TIKLA

Benim bildiğim üniversite nedeniyle en fazla “26” yaşına kadar askerlik ertelenebilmekteydi, doktora ve mastır eğitimlerine katılan Üniversite öğrencileri ise 28 yaşına kadar erteleyebiliyorlardı.
Başbakanın herhangi bir mastır ve doktorası olmadığına göre 1982’de “28” yaşında askere alınması da hayli ilginçtir.

Ektir;
"Bu konuyu 11 Eylül 2012 günü Ulusal Kananl'da Teoman Alili ile birlikte program yapan eski Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olan Zekeriya Beyaz Hoca açıkladı.
Durum şöyleymiş;
Fatih İmam Hatip Lisesini "futbol düşkünlüğü" nedeniyle çift dikiş le veya çok zayıf karneyle bitirmiş ve Fatih Belediyesine topçu olarak girmiş ama "Muhasebeci" olarak maaş almaya başlamış.
1954 doğumlu olan RE.T.E efendi, 1974'de Kıbrıs Savaşının patlayacağını gören Yahudi yakınlarının telkinleriyle olsa gerek, 1973 yılında İstanbul Eminönü ilçesinde bulunan İstanbul Üniversitesi'nin arka taraflarında bulunan Soğanağa mahallesinde günümüzün açık öğretimini (A.Ö.F.1983'de açıldı. Ben 1984'te girmiştim.) andıran İktisadi İdari İlimler Yüksek okulu adlı devam mecburiyeti olmayan bir "Yüksek Okul" a girmiş ve bu okuldan sekiz yılda  yani 1981 yılında mezun olmuştur.

EKTİR; Aşağıdaki diploam örneğinde1980-1981 döneminde mezun olduğu yazılı. Marmara Üniversitesi 1982'de kuruldu. Oysa beyefendi 1973'ten beri bu okula devam eden bir üstün zeka örneğidir.
Ektir-24 Nisan 2014'te Yusuf Hallaçoğlu'nun yayınladığı diploma örneği

Bu yüzden Cumhurbaşkanlıuğına aday olan bu zatın halen onu tanıyan bir asker arkadaşı olmadığı gibi ne Üniversite sınıf arkadaşı ne öğretmeni olduğun u söyleyen çıkmamıştır. Sınıf arkadaşı olduğunu söyleyen İsrail'li bir Yahudi olduğunu Zekeriya hoca söylemiştir. Eh artık gerisine siz karar veriniz."

Diğer yandan çocuklarını da askerden kaçırmıştır. Küçük oğlu Burak “testis kanseri” teşhisi konularak İstanbul Deniz Hastanesinden aldığı “çürük” raporuyla askerlikten yırtmıştır. Bunun askerliğini engelleyici bir özelliği varsa bu genç babasının başbakanlığı döneminde kendisine aldığı yük gemileriyle deniz ticaret filosunda taşımacılık yapmaktadır. 1998 yılında da ses sanatçısı Sevim Tanürek adlı kadını arabasıyla çarparak ölümüne neden olmuştur. Demek ki, araba, karı kız işleri yerinde olan bu gencin sağlığı yerindedir ama askerliğe gelince aynı Menderes gibi” çürüğe çıkmaktadırlar”.

Büyük oğlu Bilal Erdoğan da özel “dövizle askerlik” yasası çıkarılarak kışla içinde yanında “40” tane koruma polisi eşliğinde “40” gün askerlik yaptı.
Adnan Menderes ile Recep Tayyip Erdoğan’ın futbolculuklarından askerliklerine, tarikatlarından Amerika hayranlıklarına ve başbakanlıklarına olan benzerliklerinden birisi de ikisinin de ülkenin başına sorun olan “savaş kararlarına” imza atan kişilikleridir.

Savaş kararını korkakların verdiği bir dünya!
"Türkiye cumhuriyetini kendi malıymış gibi yedi düvele satan, devleti bütün komşularıyla savaş ortamına iten kendisini ve evlatlarını, yandaşlarını askerlikten yırtmaları için durmadan "paralı askerlik yasası" çıkartan, tek bir Üniversite sınıf arkadaşı, öğretmeni olmayan, seki yılda bir yüksek okulu ittire kaktıra ancak bitirebilen bir adam devleti yönetirse, yurt i,çinde ve dışında çok meşhur üniversitlere bitirip oralarda doktoralar yapmış nam salmış dallamalar de buna "yağdanlıklık" ederlerse adamın kabahati mi yani?"

 Menderes Kore’ye yok yere asker gönderip kıydırmaktan çekinmediği gibi RE.T.E’de, Kızıldeniz Somali Hint okyanusuna, Libya’nın işgaline çekinmeden asker göndermiş halen de Suriye’nin işgaline destek olmak için isyancılara silah, cephane, para ve barınma sağlamaktadır.
Kendileri askerlikten “it gibi korkanlar” vatan evlatlarının yok yere kıyılmalarına neden olan “savaş kararlarına” imzayı şak diye basmaktadırlar.

Elli yıl arayla başbakan olan her iki kişinin de futbolculuklarından “askerlik korkularına” kadar benzemeleri ilginç değil midir?
Asker kaçaklarının “savaşa karar vermeleri” ne kadar yersiz ve yanlışsa böyle insanları umut görüp oy vermek te o kadar akıl fakirliğidir. Bunun da sorumluları bu adamları halka kurtarıcı olarak pompalayan en başta askeri, sivil kişiliklerdir.



GEMİLERDE TALİM VAR

Gemilerde talim var,
Hükümette Tayyip var
Savaşa girelim der
Asker kaçaklığı var

Hani benim Memedim
Memedim, kendine gel diyeceğim
Gelmezsen sana Haçlı diyeceğim!

Gemi gelir yanaşır
İçi Nurcu kaynaşır,
ABeDe maşaları,
Savaş diye ağlaşır!'

Hani benim Memedim
Memedim, kendine gel diyeceğim
Gelmezsen sana Haçlı diyeceğim!


Yazımı inandırıcı bulmayanlar, olayları Soner YALÇIN’IN Efendi adlı kitabından yaptığım alıntıları okuyabilirler.

Adnan Menderes’in Hayatı;


Altay da, Karşıyaka gibi İttihatçıların takımıydı. Bunun en belirgin göstergesi, İttihatçıların Maarif nazın Mustafa Necati Bey'in kendine ait odasını Altay'a tahsis etmesiydi.
Daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti İzmir Kâtibi Umumîsi Mahmud Celal (Bayar) aracılığıyla Altay'a kulüp binası verdi.
Altay İzmir'de fırtına gibi esti. Kurulduğu yıl, Karşıyaka, Midil-Trablusgarp takımları arasında yapılan turnuvanın şampiyodu. Bu zafer İzmir sokaklarında, caddelerinde davul zurna ırak kutlandı. Aynı yıl Altay, Ermeni takımı Armenion'u yenince benzer sevinç gösterilerine sahne oldu. İngiliz gençlerinden kurulu Pakser'i 4-3, bir maçı hiçbir zaman unutmadılar: Evliyazade Nejad'ın oynadığı maçta İtalyan Levantenlerin takımı Garibaldi'yi 10-0 yenince, İtalyan konsolosu, "İtalyan millî kahramanı Garibaldi küçük düşürüldü" diye kulübü kapattı!
O yıllarda Altay'ın kalesini koruyan isim Ali Adnan'dı (Menderes)...
Kaleciler futbol sahalarının en yalnız futbolcusudur.
Gelecekte Evliyazadelerin damadı olacak Ali Adnan, çocukluğundan başbakanlığa uzanan yolda hep yalnız olacaktı.
Son yolculuğuna çıkarken bile...

Tevfika'nın ağabeyi Sadık Bey'in Aydın Sarayiçi Mahallesi'ndeki konağında ikinci çocukları dünyaya geldi:  Ali Paşazade Adnan (Menderes)!
Burada iki ayrıntıya dikkatinizi çekmek istiyorum.
Ali Adnan'ın doğum tarihi 1899.

Adnan Menderes'le ilgili kitaplar, makaleler, yazı dizileri, belgeseller hep bu yukarıdaki cümleye yer veriyor.
Gelin şu cümleyi biraz açalım...
Ali Adnan'a neden sadece babaannesi Fitnat Hanım sahip çıkmıştı?
Anne tarafı Ali Adnan'la niçin ilgilenmemişti? Ya da bu yargı yanlış mıydı?
Yanıtı bulmak için Ali Adnan'ın anne tarafına yani Hacı Ali Paşa ailesine tekrar dönelim.
Anne tarafından Hacı Ali Paşa ailesine akraba olan Osman Evliyazade'nin, Hacı Ali Paşa'nın öldürülmesine ilişkin bu kitabın yazarına yaptığı açıklama da hayli ilginçtir:
Menderes her şeyiyle Amerikancıdır!
İşaretlerine kadar

Tire'den Bayındır'a kaplıcaya giderken Rum arabacısı tarafından öldürülüyor. Arabacı yolda arabayı durduruyor, silahını çekiyor. Hacı Ali Paşa cebinden bir kese altın çıkarıp arabacıya uzatıyor. Arabacı "Malını değil canını istiyoruz" diyerek Hacı Ali Paşa'yı öldürüyor.
Amerikan Ordusu için "Seni istiyorum!"

Diyorum ya bu hayat hikâyesi hep gizemlerle dolu...
Bu cinayet, Hacı Ali Paşa'nın kişiliğiyle ilgili "çizilen tablolara" pek yakışmıyor doğrusu!
Dr. Mükerrem Sarol Bilinmeyen Menderes adlı kitabında, Hacı Ali Paşa'yı bakın nasıl yazıyor:
Hacı Ali Paşa sert, mütehakkim mizaçlı bir aile reisidir. Az konuşan, ağırbaşlı, çok cesur, korkusuz yaradılışlı bir insandır. Ali Paşa'nın sürdürdüğü aile düzeni pederşahî bir düzendir. Son derece muttehakkim olan paşadan yalnız ailesi değil uzak yakın çevresi de korkmaktadır.(1983, s. 7)
O "astığı astık, kestiği kestik" Hacı Ali Paşa, canını kurtarmak için arabacıya bir kese altın teklif ediyor, ama kurtulamıyor!
Neyse, ayrıntıya girmeyelim.
Fani Ali Adnan'ın, adını taşıdığı dedesi öldürülmüştü.
Peki ya dayıları?
O yıllarda verem uğradığı evden kolay kolay çıkmıyordu.
Ali Adnan giderek zayıflamaya başladı. Fitnat Hanım ne yapsa bu zayıflığın çaresini bulamıyordu. Sonunda İzmir Gureba Hastanesi hekimlerinden Dr. Şehrî Bey küçük Ali Adnan'a verem teşhisi koydu.
Fitnat Hanım uğursuz vereme biricik torununu kurban vermemek için çırpındı. Önce oturdukları evi değiştirdi, Karşıyaka semtine taşındı. Temiz havası ve ferah bir bahçesi olan bu evde Ali Adnan
biraz kilo aldı, sağlığına kavuşmaya başladı.
Üstelik ele avuca sığmayan afacan bir çocuk olmuştu. Disipline sığmayan mizacı yüzünden sık sık babaannesini üzüyordu.
Babaannesi çok disiplinliydi; ilk önceleri Ali Adnan'ın sokağa çıkmasına bile izin vermiyordu. Hastalık kapmasından endişe ediyordu.
Ali Adnan çok nadir, dayısı Refik'in ziyaretlerine geldiğinde yanında getirdiği kızı, Sabiha ile Mesude ablaları ve Sami ağabeyiyle oynuyordu.

Küçük Adnan(!) onun dışında akranlarını hep evden seyrediyordu.
Sonra yasak kalktı. Ama yine kurallar vardı: hava kararmadan eve gelinecekti, terli terli gezilmeyecekti...
Hastalıkla mücadele yıllarında küçük Ali Adnan okula gidemedi.
Özel hocalardan ders alıp, okuma yazmayı öğrendi.
İkinci Meşrutiyet ilan edilir edilmez Uşakîzade Muammerin Arap fırının ilerisindeki konağını okul binası olması için hibe etti.
Memlekete "uyanık bir nesil yetiştirmek" amacıyla kurulan okula, "Leylî (yatılı) ve Neharî (gündüzlü) Merkez İttihat ve Terakki Mektebi" adı verildi. Okul, iptidaî (ilk), rüştiye (orta) ve idadî (lise) kısımlarından oluşuyordu.
Göğsünde kurtuluşu simgeleyen rozeti ve elinde bayrağıyla Âli Adnan bu okulun orta kısmına gitti.
En sevdiği ders Ateşoğlu Hayri Bey'in öğretmenliğini yaptığı jimnastik dersiydi.
Bir de salı ve perşembe günleri öğle sonrası tatillerinden faydalanıp öğretmenler eşliğinde şarkılar söyleyerek kır gezilerine gitmekten hoşlanıyordu.

Bu arada, Ali Adnan, okulun orta bölümünü bitirmeden İzmir Kızılçullu'daki Amerikan kolejinin yatılı bölümüne geçti. Neden böyle bir tercihte bulunmuştu?
O dönemde, Amerikalı Protestan misyonerlerin Osmanlı İmparatorluğu sınırlan içinde 430 okulu vardı.
Bunlardan biri de 1904 yılında açılan İzmir'deki International American College'di.
Amerikalı Protestan misyonerlerin Anadolu'daki okullarında!
3 465 öğrenci öğrenim görüyordu. Bu öğrencilerden biri de artık Ali Adnan olmuştu.
Okulun amacı, diğer Amerikan misyoner okullarından farklı eğildi: erkek çocuklara ve gençlere, Hıristiyanlık ilkelerine dair dil, sanat ve bilim eğitimi vermek.

Mahmud Celal (Bayar) ile Ali Adnan'ın ilk karşılaşmaları Ali Adnan'ın Amerikan koleji günlerine dayanıyor.
Kolejden üç genç, ittihat ve Terakki'nin İzmir'deki önemli ismi Mahmud Celalle görüşmek için yanına gidiyorlar. Temiz giyimli bu üç gençten biri, okullarında misyoner rahipler olduğunu ve bunların, Müslüman öğrencileri Hıristiyan yapmak için haddinden fazla çaba sarf ettiklerini söylüyor. Üstelik bazı Türk öğrenciler Hıristiyan olmuşlardı bile.
Bu üç öğrenciden biri Ali Adnan'dı.
Mahmud Celal, öğrencilerin sorunlarıyla ilgilenmiş, okul idaresiyle ve Maarif Müdürlüğü'yle temasa geçip, tahkikat açtırmıştı.
Bu konu İzmir basınında bir hafta süren haberlere konu olmuştu...
Hıristiyanlık propagandası dışında Ali Adnan koleji sevmişti.
İttihat ve Terakki Mektebi'ndeki durgunluğunu Amerikan kolejinde üzerinden atmıştı.

Hastalıkla Savaştan Kurtulan Asker Menderes

1916 Ekiminde Harbiye Nezareti'nin askere çağırdığı 1315 (1899) doğumlular arasında, Kızılçullu Amerikan Koleji son smıf öğrencisi Ali Adnan da (Menderes) vardı.
On yedi yaşındaydı. Bulunduğu öğrenim düzeyi nedeniyle askerliğini yedek subay olarak yapacaktı.
Babaannesi Fitnat Hanım'ın elini öptü ve İstanbul'a doğru yola çıktı. İkisi de ağlıyordu, birbirlerinden saklayarak.
İstanbul Erenköy'deki İhtiyat Zabiti Talimgâhı'na katıldı.
Sicil numarası 20 737'ydi.
Anadolu'nun çeşitli yerlerinden gelmiş yedek subay adaylarıyla birlikte hızlandırılmış bir askerî eğitimden geçecekti.
Sporcu olduğu için talimlerde zorlanmıyordu. Tek sorun yemeklerdeydi.
Bir türlü alışamamıştı asker tayınına.
Haftalık tatili olan cuma günlerinde İstanbul'a inip geceyi, başkentin en pahalı otellerinden Meserret Oteli'nde geçiriyordu.
"Savaşın devamı sadece sizin ölümünüz demektir!" Yazılı

Savaşa Giderken Hastalanıp Askerlikten Yırtan TORPİLLİ Menderes;

1917 yılında Ali Adnan (Menderes), 19. mürettebat devresinden zabit namzedi (asteğmen) olarak çıktı.
On dokuz yaşındaydı.
Bu devrenin tüm diğer mezunları gibi o da, Suriye'deki Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı emrine verildi.
Edhem'in (Menderes) devresi Çanakkale'ye gidiyordu.
Kucaklaştılar, ayrıldılar.
Ali Adnan yüzlerce askerle birlikte, 4. Ordu Komutanı Bahriye Nazırı Cemal Paşa'nın emrine girmek için trenle Suriye cephesine doğru yola çıktı. Mustafa Kemal Paşa'dan İsmet (İnönü) Paşa'ya, Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'dan Fevzi (Çakmak) Paşa'ya kadar bir dönemin ünlü isimleri bu cephede görev yapıyorlardı...
Ünlü yazar Falih Rıfkı (Atay), Cemal Paşa'nın emir subayıydı.
Sivil yaşamında bir ara Dahiliye Nazın Talat Paşa'nın özel kalem müdürlüğünü de yapan Falih Rıfkı Zeytindağı adlı kitabında Suriye cephesindeki olayları bir edebiyatçı gözüyle anlatmaktadır.
Menderes ve Tayyip gibilerinin yanında
"Canlarının kıymeti olmayan"
I. Dünya Savaşına gönderilen Türk askercikleri

Ali Adnan'a cepheye ulaşmak "kısmet" olmadı.
Hastalandı!
Trenin ilk durağı Pozantı'da, menzil komutanlığı Ali Adnan'ı trenden aldı. Seyyar hastaneye yatırıldı.
Adnan Menderes'in biyografisini yazan kitaplara bakılırsa, burada 40 kiloya kadar düştü!
Sonra.
Sonra, İzmir'deki 17. Kolordu Komutanlığı'nın emrine verildi.
Tesadüf! Bu kolordunun komutanı eniştesi Filibeli Nihad (Anılmış)
Paşa'ydı!
Nihad Paşa, Ali Adnan'ın halasının kızı Güzide'nin kocasıydı.

Torpilci Paşa Kendisini Savaştan Kurtaramaz;

İlginçtir: Ali Adnan'ın gidemediği Suriye cephesine, 7 Kasım 1918'de Nihad Paşa 7. Ordu komutanı olarak atanacaktı!

Menderes’in İtalyan Sevgisi;

Çakırbeyli Çiftliği'nin doğusunda, Bataköy Köprüsü başındaki italyan Bersaglieri Çekista Birliği Anadolu'yu terk etmek için son hazırlıklarını yapıyordu. Yirmi iki gün önce Londra'da yapılan
antlaşmaya göre, İtalyanlar Anadolu'dan çekiliyordu.
Birliğin komutanı Kapitan A. Moro'nun konuklan vardı:
Ali Adnan (Menderes) ve Edhem (Menderes)!
İki yakın arkadaş, İtalyan askerlere veda ziyaretine gelmişti.

Ali Adnan, Mondros Müterakesi sonrasında terhis edilince, yalan arkadaşı Edhem'le, Yahudi mahallesi Kestelli'deki evlerinden ayrılıp birlikte Çakırbeyli Çiftliği'ne yerleşti.

Ali Adnan tropikaya, yani zehirli sıtmaya yakalandı. Durumu ağırlaşınca, ilaç ve doktor bulmak için Edhem, İtalyan komutan Kapitan A. Moro'nun yanına gitti. İtalyan komutanın emrinde doktor yoktu ama çiftliğe eczacı kalfasını gönderdi.
Ali Adnan'ın durumu her geçen saat ağırlaşıyordu. İtalyan sağlık görevlisi önce kinin verdi. Ama ateş düşmedi. Acilen Çine'deki İtalyan Enfermeriya Birliği'ne götürülmesini tavsiye etti.
Bir katır arabası bulundu; yatak serildi; Ali Adnan arabaya yatırılarak Çine'ye götürüldü.
Sıcak dayanılacak gibi değildi. Sivrisinekler aman vermiyordu.
Yolu altı saatte aldılar.
Balkanlarda  vatan uğruna canlarından feragat etmiş
Yiğit Vatan Evlatları

Ellerinde komutan A. Moro'nun mesaj kâğıdı vardı.
Çine'deki İtalyanlar Ali Adnan'la yakından ilgilendiler. Emrine Kamaço adında bir İtalyan asker verdiler. Hastalığın teşhisinden emin olmak için Antalya'daki karargâhtan uzman bir doktor bile getirdiler. (Olan hastalığa teşhis konulur. Menderes’te hastalık yok ki teşhis konulsun. Olay gayet açıktır.”Çürük Raporu”. A.Yavuz)
İtalyan doktor binbaşıydı. Ve hiç de umutlu konuşmadı. Ali Adnan'ın durumu ağırdı. Rodos'a giderse belki kurtulabilirdi.
Şevket Süreyya Aydemir Menderes'in Dramı adlı kitabında, "Fakat beklenmeyen bir şey olur. Bir yerlerden Binbaşı Adil veya Akif Bey isminde bir Türk doktoru peyda olur. İşe el koyar" diye yazmaktadır. (2000, s. 57)
Türk doktoru Ali Adnan'ı alıp Çine'deki Nuri Efendi'nin hanına nakleder, iğneler, gıdalar ve Türklerin arasında olmak Ali Adnan'ı iyileştirir!

(Savaş bitince hemen iyileşiyor. Sabetayistlerin tarikat üyelerini askere göndermemek için aralarında para topladıklarını Soner yalçın önceki konularda yazmıştı. Adnan Menderes Kırım göçmeni Yahudi Tatarı “Türk (!)” olduğu için İşgal güçleriyle arası iyidir. O dönemde, Said-i Kürdi, Kürtlere “askerden kaçmalarını mümkünse Yunanlılara esir düşmelerini emretmiştir. Yunanlılar esir Kürtleri eğitim, doğudaki Kürt isyanlarına yolluyorlardı. Kırım Tatarları da,  mandacıydılar, Anadolu’da bağımsız Tatar Devleti düşlüyorlardı. Yunanlılar işgal ettikleri yerlerde Tatarları gece ve kır bekçisi olarak görevlendiriyor, Kuvayı Milliye’cilerin, çetecilerin ihbar edilmesinde onlardan yararlanıyorlardı”. Ege ve Marmara bölgesinde bu yaygın olarak bilinen bir gerçektir. Çetelerin öldürdükleri Tatarlar hiç de az değildir.
Adnan Menderes aynı zamanda “İslam Kürdistanı peşinde koşan İngiliz- Vatikan ödüllü Said-i Kürdi Deliüzzaman’ın Nakşibendi tarikatını “Kürtleştirmesiyle” oluşturduğu yeni mason dinine girmiş bir Nurcudur. Orduya onun döneminde Nurcular doldurulur. Amerikancı derin NATO- Gladyo örgütlenmesi hep bu Ermeni kökenli Kürtçü- Nurcu subayların işidir. A.Yavuz )

Ali Adnan'ın hayata dönüşünün "Yeşilçam senaryolarım" aratmayacak düzeyde yazıldığı bir gerçek!
Soru: Ali Adnan'ın yaşamöyküsünde neden hep "senaryoya" ihtiyaç duyuluyor?
Bu konuda örnek çok: Ali Adnan'ın yaşamöyküsünü kaleme alan bir avuç yazar, Ulusal Kurtuluş Savaşı günlerinde Ali Adnan ve Edhem'in "Ay-yıldız Çetesi"ni kurduğunu yazmaktadır.
Ege'deki Millî Mücadele dönemini yazan, gazeteci Haydar Rüşdü Öktem'den komutan Rahmi Apak'a, Çerkez Edhem'den, "Galib Hoca" Celal Bayar'a, komutan Ali Çetinkaya'dan Vali İbrahim Edhem Akıncı'ya, Kâzım Özalp Paşa'dan Hacim Muhiddin Çarıklı'ya kadar, dönemi kaleme alanlar anılarında ne Ali Adnan'dan ne de "Ay-Yıldız Çetesi"nden bahsediyorlar!
"Ay-Yıldız Çetesi"ni bilen sadece iki kişidir. Ali Adnan ve Edhem! Bir kişi daha var: çiftliğin kâhyası Mehmed!
Geçelim...
Ali Adnan, daha İzmir işgal edilmeden önce, 23 Kasım 1918'de kurulan "Müdafaai Hukuki Osmaniye Cemiyeti"ne katılmamıştı.
Halbuki dayısı Hacı Ali Paşazade Refik bu toplantılara önce katılmış sonra vazgeçmişti.
Keza işgalden hemen sonra kurulan "Reddi İlhak Heyeti Milliyesi" üyeleri arasında da Ali Adnan adı yoktu.
Yörük Ali Efe, Hüseyin Efe, Kara Durmuş Efe, Kozaklı Mehmed Efe, Mesutlulu Mestan Efe, Dokuzuncu Hasan Hüseyin Efe, Cafer Efe, Sancaktar'ın Ali Efe gibi Çakırbeyli Çiftliği'nin bulunduğu bölgede direniş komiteleri kuran milislerin adlan tek tek yazılıyor ama nedense "Ay-Yıldız Çetesi"nden kimse bahsetmiyor!
Yine o bölgede mücadele veren Albay Salaheddin Bey, Binbaşı Saib Bey, Binbaşı Hacı Şükrü, Yüzbaşı Ahmed, Teğmen Zekâi, Teğmen Şerafeddin, Teğmen Mahmud, Yedek Teğmen Necmi, Bakırköylü
Teğmen Kadri, Kütahyalı Receb Çavuş gibi askerlerin adlan yazılıyor ama, yedek subay Ali Adnan'ın hiç adı geçmiyor!
"Ay-Yıldız Çetesi"nin görev alanı herhalde Çakırbeyli Çiftliği'yle sınırlıydı...
Adnan Menderes Gene Hastalık Dümeniyle Kurtuluş Savaşından Kaçıyor!

Peki Ali Adnan Millî Mücadele'ye katılmamış mıydı ?
Katıldı. Hatta İstiklal Madalyası aldı. Peki ama ne zaman?
Sakarya'da zafer kazanılıp, Yunan ordusunun ilerleyişi durdurulunca, Mustafa Kemal Büyük Taarruz'un çalışmalarına başladı ve seferberlik ilan edildi. Subay, er, silah, yiyecek, içecek miktarını artırmak için kollar sıvandı.
Ankara bu konuda çok kararlıydı; aksi davranışta bulunanların cezasını İstiklal Mahkemeleri verecekti!
Ve Ankara'nın kararlılığı sayesinde Sakarya Savaşı'nda 6 629 olan subay sayısı 8 659'a çıktı. Er sayısı ise 133 079'dan, 199 283'e fırladı!
Askere gitmeyenlere ağır cezalarının verileceğinin duyulması asker sayısının artmasına neden olmuştu. Ankara Hükümeti Osman Bey adında bir topçu yarbayı Söke'ye gönderdi.
Yarbay Osman, bölgedeki yedek subayları göreve çağırdı.
İşte bu davete Ali Adnan ve Edhem de riayet etti.
Ali Adnan, Yenipazar ile Baltaköy arasındaki Dalama'ya "Süvari Müzaheret Bölüğü"ne gönderildi. Daha sonra Koçarlı inzibat komutanı Binbaşı Besim Bey'in emrine atandı.
Evet, orduya yeni katılan 2 030 subaydan biri de Ali Adnan'dı...
Ali Adnan'ın başından beri Millî Mücadele'ye katıldığını ispat etmek isteyenler hep Ali İhsan (Sabis) Paşa'nm 1951'de yayımladığı beş ciltlik Harp Hatıralarım adlı çalışmasına atıfta bulunuyor.
Kitabın yayımlandığı tarihe dikkatinizi çekerim: 1951, yani Ali Adnan başbakan; Ali İhsan Sabis Paşa DP Afyon milletvekili!
Kore'de Türk birlikleri
Ali İhsan Sabis Paşa aynca inanılmaz bir İsmet İnönü düşmanıdır;
ona karşı "ulusal bir kahraman" yaratmayı amaçlamaktadır!
Peki Ali İhsan Sabis Paşa anılannda ne yazmıştı?
Anlattığı, Malta sürgünü dönüşü Koçarlı'da gördüğü yedek subay Ali Adnan'ın ne kadar zeki ve enerji dolu olduğu.
Hepsi bu.
Adnan Menderes'in hayatını "hamaset destanı" haline getirenler, bu anılardan yola çıkarak onu, elinde silahı, düşmana karşı cepheden cepheye koşmuş bir "millî kahraman" yapıvermişler!
Ayıp...
Ali İhsan Sabis Paşa, sürgünde bulunduğu Malta'dan ne zaman yurda dönmüştü: 27 Eylül 1921.
Biz de aynı konunun altım çiziyoruz:
Ali Adnan Millî Mücadele'ye başlangıcından iki yıl sonra, yani İtalyanların bölgeden ayrılmasının ardından katıldı.
Bu tespit, Ali Adnan'ın ne kişisel, ne de siyasal yaşamını küçük düşürmez. İsmet (İnönü) Paşa, Fevzi (Çakmak) Paşa da Ankara'ya gelmekte tereddüt geçirmişlerdir. Hatta Mustafa Kemal bile İstanbul'daki
girişimlerinden sonuç alamayınca son çare olarak Anadolu'ya çıkmıştır. Ama bu ne Mustafa Kemal'i, ne de onun onurlu mücadelesini ufaltır.
İki Büyük Savaşta Askerden Kaçan Adnan Menderes, Başkalarının Çocuklarını Kore’ye Göndermek veya “Vatansever Solcuları” İçeri Tıkmak İçin “ANINDA” Karar Veriyor;

DP hükümeti, 15 general ve 150 albayı tasfiye ettiği tam da o günlerde -hem de TBMM'ye bile sorma ihtiyacı hissetmeden Kore'ye asker gönderme kararı aldı!..
Soğuk Savaş döneminde, yerini "Batı Bloku" olarak belirleyen Türkiye, NATO'ya girebilmek için topraklarından binlerce kilometre uzaklıktaki bir savaşa Mehmetçik'i gönderdi. DP çevreleri, "Milleti harbe sokmamakla erkekliğini öldürdüler" diye propaganda yaptı. Üniversite öğrencilerinin en büyük örgütü Millî Türk Talebe Birliği Başkanı (geleceğin büyük işadamı) Can Kıraç, hükümetin aldığı karardan dolayı şükran bildirisi yayınladı.
Karşı çıkan Doç. Bellice Boran başkanlığındaki Türk Barışseverler Cemiyeti üyeleri ise tutuklanıp cezaevine kondu!..8

8. Behice Boran'ın komünist olduğu her halinden belliydi; saçları kızıldı ve üstelik öğrencilerinin sınav kâğıtlarını kırmızı kalemle tashih ediyordu! inanın bunlar şaka değil, gerçek.
Ve ne yazık ki Türkiye daha ileri yıllarda, "Kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu" türküsünün bile komünizm propagandası yapılıyor diye radyoda söylenmesini yasaklayacaktı.

Ortada tehlike olunca “çıtkırıldım, yataklara düşen ölümcül hasta olan” Adnan Menderes, iş başbakanlık olunca hastalık nedir bilmiyor, başkaları hakkında “savaş, ölüm ve sürgün kararlarını” anında uyguluyordu.
Bu da demek oluyordu ki;
“Adnan’ın canı can, milletinkisi kızartmalık patlıcandı!”
Verdiği kararla binlerce vatan evladı Kore’de varlığından haberdar olmadığı silahların, Napalm bombalarının ateşinde gerçekten kızararak öldürülmüşlerdi. Ya Kıbrıs macerasında Yunanlıların bombaları, evlere doldurarak yakmalarıyla öldürülenler?
Onun emriyle vatan evlatları
Kore'de napalm bombalarıyla yakılırken
Başbakan Adnan
Hatunların üstüne çıkarken hiç hasta değildi!

9. 2002 yılında Güney Kore'de Türk Şehitleri Mezarlığı'nı ziyaret ettim. Anıtmezarlıkta beni en çok duygulandıran, meçhul asker sayısının fazlalığı oldu. Mehmetçik binlerce kilometre uzaklıkta öyle bir savaşa gönderilmişti ki, cesedi tanınmayacak hale gelmişti!
Ve sanıyorum Kore Savaşı'nda şehit düşenlerin duygularını Nâzım Hikmet yazdı: "Benim gözlerimin ikisi de yok / Benim ellerimin ikisi de yok / Benim bacaklarımın ikisi de yok / Ben yokum / Beni, üniversiteli yedek subayı, Kore'de harcadınız, Adnan Bey / Elleriniz itti beni ölüme / vıcık vıcık terli, tombul elleriniz / Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan / ve ben kan içinde ölürken çığlığımı duymamanız için / kaçırdı sizi bacaklarınız ' arabanıza bindirip..."
Kore'de Asker ve cephane treninin bombalanması
İçindeki askercikler diri diri yandılar!

 Aslında sanık sayısı 187'ydi. Ancak 20 kişi "pişmanlık yasası"ndan yararlanarak itirafçı oldu. Bu nedenle bu dava 167 kişi olarak bilinmektedir. İşkenceli sorgular sonucu" okul öğretmeni Hasan Basri Alp öldürüldü. Haberi alan öğretmen eşi denize atlayarak intihara teşebbüs etti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü son sınıf öğrencisi Kemalettin Özerdem aklını kaybetti; aynı fakülteden Şafak Yurdanur, işkencelere dayanamayarak iki kez kendini öldürmek istedi. Ressam Nuri iyem sinir krizleri geçirdi. Ama Türkiye NATO’ya girmişti...



Türk Milletinin tarihini "asker kaçağı, 
Vatikan işbirlikçisi dönmeler değil,
 er meydanlarında can veren Türkler yazmıştır!

 Bu yazıdan 22 gün sonra Malatya Erhaç'tan kalkan bir keşif uçağımız Kandil yerine Suriye Hatay üzerinde sınır ihlali yapar Lazkiye Limanındaki Rus donanmasının resimlerini çeker endişesiyle Suriye tarafından Akdeniz'e düşürüldü. Savaş tamtamlarını cumhuriyet döneminde asker kaçağı sivil başbakanlar vermiştir tespitim bir kez daha onaylandı.
Vatandaş karikatürü güzel çizmiş ben de konuşturdum. Konuşma metinlerine itiraz edenler sayfaların altında "En Çok Okunanlar" listesinden istedikleri yazıyı seçip gerçekleri öğrenebilirler.



Küresel emperyalist Yahudi şatanist sermaye İncil ve Tevrat'ın Kıyamette Çıkacak Olan Deccal ayetleri gereğince Türk ve Müslüman soylarını kurutmak ve yeryüzünü Yahudilere teslim etmek için bu savaşı çıkarmaktadırlar! İlgili yazılarım;
http://keykubat.blogcu.com/g-w-bush-t-erdogan-ve-yecuc-mecuc-1_19394861.html

http://keykubat.blogcu.com/g-w-bush-t-erdogan-ve-yecuc-mecuc_4366127.html

http://keykubat.blogcu.com/g-w-bush-cuce-tanri-bes-asya-ve-afrikalilar_4372344.html

http://keykubat.blogspot.com/2010/08/devler-cuceler-ve-yecuc-mecuc.html#axzz1yixuo9uF

http://adilyargic.blogspot.com/2012/06/sabetay-seviden-burkali-yahudilige.html



28 Nisan 2012 Cumartesi

ISLAMA GORE ICKI KUMAR ve DINDAR SIYASETCILER


İSLAM’A GÖRE İÇKİ, KUMAR ve DİNDAR SİYASETÇİLER


Özellikle, Yezidi Kürtlere kökeni dayanan Said-i Kürdi’nin İngiliz istihbarat masalarında hazırladığı Nurcu/ Kürtçü İslâm’i tarikatın içinden gelen Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Necmettin Erbakan, R.Tayyip Erdoğan gibi siyasilerin sürekli “içki düşmanlıklarının” aslında İslamiyet’e dayalı olarak değil, kendi Yezidi, Yahudi kökenleri yüzünden ve biraz da “kadınların oylarına istekli” olmalarından dolayı olduğuna siz de karar vereceksiniz!


İçki insanlık tarihinin başından beri bütün dinlerde kutsaldır ve tanrılara adakların başında yer alır. Hıristiyanlar bile halen şarapla vaftiz geleneğini ve ayinlerde şarap içme geleneğini korumaktadırlar.
İçki ve kumar yasağının, “haram” şekline nasıl geldiğini Kuran’ın Bakara Suresi “2.219”. ayeti tefsirinde (açıklama) Elmalılı Hamdi Yazır yaklaşık “77” yıl önce 1935’lerde yazdığı Kur’an Tefsirinde, Müslüman Arap Tefsircilerin tespitlerini Türkçeye cevirerek açıklamıştır;

Obama'nın Çocuğu


HAMR: Âyet metninde yer alan "hamr" kelimesi, örtmek anlamına masdar olduğu halde, çiğ üzüm şırasından keskinleşmiş ve köpüğünü atmış olan şaraba isim olmuştur. Çünkü şarab aklı bürüyüp örter ve bir deyim ile, kafayı dumanlar ki buna "humar" denilir. "Hamr" kelimesinin bu üzüm şarabına isim olarak verilmesi özel bir isimlendirmedir. Bu nedenle "hamr" kelimesi bir de genel olarak akla humar veren, yani "kafayı dumanlandıran şey" anlamına kullanılır ki bu mânâya göre sarhoşluk veren şeylerin hepsi "hamr"dır.
İbnü Ömer hazretlerinden rivayet edilmiştir ki şarabı haram kılan âyet indiği gün, şarap beş şeyden: üzümden, hurmadan buğdaydan, arpadan, darıdan idi.

Ve hamr, aklı bürüyüp örten demektir. Ebu Davud'da Numan b. Beşir'den rivayet olunduğu üzere, Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "(1)Üzümden bir şarap, (2) hurmadan bir şarap, (3) baldan bir şarap, (4) buğdaydan bir şarap, (5) arpadan bir şarap vardır." demektir.
 
Buna dayanarak İmam Mâlik ve Şâfiî ve bunlardan önce veya sonra gelmiş bir çok âlimler ve fıkıhçılar, Kur'ân'daki hamr (şarab)ın genel anlamı ile mutlak olarak sarhoşluk verici demek olduğuna ve dolayısıyla her çeşit sarhoşluk verici nesnelerin Kur'ân âyeti ile aynen haram bulunduğuna ve her birinin yalnız sarhoşluk verme derecesi değil, damlalarının bile içilmesinin ve kullanılmasının, alınıp satılmasının asla caiz olamayacağına hükmetmişlerdir.
Çünkü bundan sonra Maide Sûresinde: "İçki, kumar, putlar ve fal okları hep şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. O halde ondan kaçının." (Maide, 5/90) buyurularak aynen "necis", yani pis olduğu beyanı ile kaçınma emri buna dayandırılmıştır.

Fakat İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretleri ile beraber sahabe ve tabiinden birçok alimler ve fıkıhçılar "hamr" kelimesinin açık ve kesin olan anlamı, özellikle üzüm şarabı olduğundan; inkarı, insanı küfre sokacak biçimde Kur'ân âyeti ile "li aynihi" (bizzat) haram olan şarabın bu olduğuna ve diğer sarhoşluk verici nesnelerin aynen ve bizzat değil, sarhoşluk verici olmalarından dolayı Kur'an'ın bu âyetine kıyası uygun düşerek, "Her sarhoşluk verici şey haramdır." gibi hadis-i şeriflerle haram olduklarına ve dolayısıyla hamrın aynen necis olması yüzünden bir damlasının bile içilip kullanılması kesinlikle haram ve Müslüman için alınıp satılması caiz olmadığına; ancak üzüm şarabı bulunmayan ve ondan yapılmış olmayan diğer sarhoşluk verici nesnelerin haramlığı, ancak sarhoşluk verme niteliği ile sabit olduğundan, içilmekten başka bir şekilde kullanılmaları için, alınıp satılmasının da caiz olabileceğini söylemişlerdir.

Demek olur ki Kur'ân âyeti, üzüm şarabının aynen, haramlığında kesin hüküm ifade eder. Bu âyetin diğer sarhoşluk verici nesneleri kapsamına alması sözcük olarak değil haramlığın hikmeti olan "sarhoşluk verme" sebebi dolayısıyla ve hadisi şeriflerin açıklamaları iledir. Kur'ân'daki sözcüklerin genel anlam ifade etmesi muhtemel ise de, özel anlamda olduğu gibi kesinlik ifade etmez. Buna göre, İslâm dininde genel olarak sarhoşluk veren şeylerin, sarhoşluk verici olarak kullanılmaları haram; fakat üzüm şarabı aynen v e mutlak olarak haramdır. Ve bunu inkar eden kâfirdir. Üzüm şarabının ve bundan yapılmış olan sarhoşluk verici şeylerin, bizzat kendisi necistir. Öbürlerinin ise necis olması şüphelidir. Mesela üzerine şarab, şampanya, rakı, konyak dökülmüş olanlar, her halde yıkamadıkça namaz kılamazlar.

AKP'nin gerçek yüzü Tıkla
Fakat üzüm şarabından yapılmış olmayan ispirto, bira ve diğer sarhoşluk verici şeyler içilemezse de elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza engel olur diye iddia edilemez.

Ebu Hanife hazretleri bu şekilde şaraptan başka sarhoşluk veren şeylerin bizzat kendisinin ve damlasının necis ve haram olmadığına ve dolayısıyla sarhoş etme derecesine varmaksızın, fasıklara ve kâfirlere benzeme kastı da bulunmaksızın, kuvvet için az bir miktarda içilmesinin caiz olabileceğini söylemiş ise de, "Fethu'l-Kadîr" de "Kitabu'l-Eşribe"de açıklandığı üzere, üç mezheb ile Hanefi mezhebinde dahi tercih edilen, "Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır." hadis-i şerifi gereğince, çoğu sarhoş edenin azının da haram olmasıdır.
Şer'an içme açısından bütün sarhoş edici şeyler, âyetin genel anlamı ile hamr (içki)dır. Günümüzün fen bilimcilerinin, Kimya ilmine göre düşünceleri de "ihtimar" (kendiliğinden köpürüp kabarma, ekşiyip mayalanma) denilen kimyasal bir olay olma itibarıyla, her çeşit sarhoşluk vericinin hamr özelliğinde ortak olmasıdır ki buna Arapça "el-kuhl" kelimesinin Frenkleştirilmişi olan "alkol", "el-küûl" veya sadece "küûl" derler.
Bu, hamrın genel anlamına uygun ise de, aynı zamanda özel anlamının esas olduğuna da işaret etmektedir. Doktorluk ve tedavi açısından konuya bakınca, bu açıdan konu, "Kim mecbur kalırsa, diğerinin hakkına tecavüz etmemek ve zaruret miktarını geçmemek şartı ile..." (Bakara, 2/173) ruhsatına uyarak, zaruret ve zaruret hükmünde bulunan ihtiyaç meselelerin den birisi olur.

İslâm dininde şarabın ve sarhoşluk verici nesnelerin yasak edilmesi tedricen (aşama ile) olmuştur.

İslâm'ın geldiği ilk zamanlar, henüz şarap mübahtı (Haram veya Günah değildi).
Bakara Suresi 2:219-“Ey Muhammed! Sana şarap içmeyi ve kumar oynamayı, şarabı ve kumarı soruyorlar. De ki;İkisinde de büyük günah vardır. İnsanlara bazı yararları varsa da günahları yararlarından daha büyüktür…”
 Bunu soranlar Hz. Ömer ve Muaz ile birlikte sahabeden birtakım kişilerdi. "Ya Resulallah şarap hakkında bize bir fetva ver, çünkü aklı gideriyor." dediler ve bu âyet indi.

Bu konuda derece derece dört âyet inmiştir.

1-Önce Mekke'de, "Hurma bahçelerinin ve üzüm bağlarının meyvelerinden de, hem bir sarhoşluk verici şey çıkarırsınız, hem de bir güzel rızık." (Nahl, 16/67) âyeti inmişti. O zaman Müslümanlar da içerler, Hz. Peygamber ses çıkarmazdı.
 
2-İkinci olarak yukarıda geçtiği üzere Hz. Ömer, Muaz ve diğer bazı sahabelerin, "Ey Allah'ın Resulü, şarap hakkında bize bir fetva ver, çünkü o aklı gideriyor." diye hükmünü sormaları üzerine bu âyet indi ve ilk haram kılma bununla başladı.
 
Bu âyette yasaklık açık olmakla birlikte caiz olma ihtimali de yok değildi. Bunun üzerine hemen terk edenler bulunduğu gibi, henüz terk etmeyenler de vardı. Sonra bir namaz olayı üzerine, "Ey iman edenler! Sarhoş iken namaza yaklaşmayın." (Nisa, 4/43) âyeti indi.

Bunun üzerine içenler pek azaldı ise de yine vardı.
3-Bir gün İtban b. Mâlik, Sa'd b. Ebi Vakkas ile beraber birkaç kişiyi davet etmiş, içki içmişler, sarhoş oldukları zaman, övünmeye ve şiir söylemeye başlamışlar. Bu sırada Sa'd, Ensardan birinin hicvini (şiir yolu ile yerme) konu alan bir şiir okumuş, o da bir çene kemiği ile ona vurup başını yarmıştı.
Bundan dolayı Sa'd, Hz. Peygambere giderek şikâyet etmiş, bunun üzerine Resulullah'ın: "Allah’ım! Şarap hakkında bize yeterli beyanda bulun!" diye, dua etmesi üzerine Mâide Sûresindeki:

"Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları hep şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. O halde ondan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. İçki ile kumarda şeytan sırf aranıza düşmanlık ve kin düşürmeyi ve sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister. Artık vaz geçiyorsunuz değil mi?" (Maide, 5/90,91) âyetleri inmiş ve bununla şarabın haramlığı son derece şiddetli bir şekilde yasaklanmıştır.
AKP'lilerin yaptıklarına bakılırsa iddia doğru olabilir.

Hz. Ömer bunu dinleyince, "İnteheynâ ya Rabbî" yani tamamen vazgeçtik ya Rabbî demiştir. Hz. Ali'nin: "Bir kuyuya bir damla şarap düşse, sonra oraya bir minare yapılsa, o minarede ezan okumazdım ve bir damla şarap bir denize düşse sonra o deniz kuruyup da yerinde otlar bitse orada hayvan gütmezdim." dediği, Abdullah b. Ömer hazretlerinin de: "Bir parmağımı şaraba sokmuş olsam, o parmak bende kalmazdı, yani keser atardım." dediği nakledilmiştir ki ilâhî emir üzerine Resulullah'ın ashabının, ne büyük iman ve takvaları bulunduğunu anlamalıdır. Allah cümlesinden razı olsun.

Hanefi Mezhebinin kurucusu İmam-ı Âzam Ebu Hanefi’nin yorumuna katılmamak elde değildir. Çünkü İslam Hicaz Araplarına tebliğ edildiğinde Araplar birden bire eski alışkanlıklarını terk etmiş değillerdi ve doğdukları toplumun eski gelenekleri halen günlük yaşamlarında etkiliydi.

Sabilik dininden doğan Yahudilik dini de sadece Yahudiler tarafından uygulanılan bir din değildi ve Ortadoğu coğrafyasında özellikle İran, Irak, Suriye, Anadolu, Yemen, Umman ve Mısır’da Yahudi olmayanlarca da uygulanılan bir dindi. Bu dinin farklı mezhepleri de vardı ve bazı Yahudi mezhepleri arasında Tevrat’ta geçtiği gibi Ba’al, Hadad (Er Ramman/ Rahman), Astarte, İştar, El Kaum, Hubel, El Lah (Allah), Sin, El Lat, El Uzza, Menat, Talip, Ruda, El Ruha (Şeytan), Attar gibi Sabi tanrılarına tapınma kültü de vardı. Yahudiler bunları her ne kadar “sapık/sapkın” ilân ettiyseler de bu tarikatlar vardı.

Sabi tanrıları olsun yeryüzündeki başka milletlerin tanrıları olsun hepsinde tanrılara sunulan adaklar arasında büyük baş, küçük baş ve güvercin gibi kuşlar “adak kurbanı” olarak kesiliyor ve kemikleri kül oluncaya kadar başlarında beklenilerek yakılıyordu. Ayrıca adaklar/sunular arasında tahıllar ve bunlardan yapılan içkiler ve otlardan buhurlar da yer almaktaydı.
İçki sunuları, bir miktar içkinin putun önünde bulunan bir kaba konularak ya da dört bir yana saçılarak dökülüp kalanın adak adayan tarafından içilmesi şeklinde yapılıyordu.

El Lah/ El İlah Türkçesiyle Allah da İslâm öncesi bir puttu ve peygamberin babasının adı da “Abdullah” idi. 

Yani, Arapça “Abd=Köle/Kul; el Lah=Allahın” anlamına gelen iki isim ve bir belirteçten oluşan ve “Allah’ın Kulu” demekti ve peygamberin de kendisine seçtiği sekiz addan birisi de Abdullah’tır.
Resmin linki

Ayrıca Zümer Suresi (39;38). Ayetinde “-"Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, elbette 'Allah' derler." İfadesinde “Allah” adının İslâm öncesi olduğu ve Kureyş’li Müşriklerin de “Allah” adlı tanrıya taptıklarına işaret etmektedir.
Bundan başka Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib Fil vak'asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; "Ey Allah'ım!(*) Kul kendi evini korur, Sen de evini koru! Onların haçı ve hilesi düşman olarak senin tedbirine galip gelmesin!" diye Allah'a yalvardığı Fil Suresinde ve tefsirinde geçmektedir. 

Fil veya Kırlangıç (Ebabil Kuşları) olayı, Hıristiyan olan Yemen kralı Eblehe’nin Hicaz Araplarını “çöl şeytanlarına ve cinlerine taparak putperestlik yaptıkları” için onları zorla Hıristiyanlığa geçirmek amacıyla fillerden oluşan ordusuyla Kâbe’ye saldırıya geçtiğinde gerçekleşmiştir. Olay peygamberin doğumundan iki yıl önce olmuştur.
İşte, Kâbe’deki 360 puttan en büyüğü olan El Lah/ Hubel putuna bile Araplar “içki sunularında/adaklarında” bulunuyorlardı.

İster kuzey Arabistan ister güney Arabistan tanrıları olsun hepsine “içki sunusu” yapılıyordu. Bu gelenek Nuh peygamberin Sümer uyarlaması olan Ziusudra, Babil uyarlaması olan Utnapiştum’un tufan sonrası gemi karaya oturduğunda yaptığı “sunu/adak” ayininden kaynaklanmış görülmektedir. Sabiler de Nuh peygamber göğe çekildiği için tanrı derecesine yükseltilmişti ve Sabiler Nuh’tan ürediklerine inanırlar tanrılarına “Nuha” derlerdi.

Ama Sabi tanrılarından tespit edebildiğim sadece birisine “içki sunusu” yapılmamaktaydı o da Nebatilerden kalma bir tanrı olan El Kaum’du.

El Kaum (Arapça) =Nebatilerde ,gece ve savaş tanrısı olarak tapınılır, kervanların koruyucusu olduğuna inanılırdı. “İnsanların arkadaşı” adıyla da anılırdı. Gene Nebatilerde, “Şerefine toprağa içki dökülmeyen, içki içmeyen, ihsanı, ikramı bol bahşeden, tanrıydı. (Encyclopaedia of Religion and Ethcis, op. cit., p. 663.)
Bu tanrı ya tapınma kültünden kalan “içki içmeme geleneğini” Tevrat’ta da görüyoruz. Oysa Yahudilerde içki içmek yasak değildir. Nuh’un tufan sonrası gemi karaya oturduğunda bir bağ dikip yetişen üzümden şarap yapıp içtiği, serhoş olduğu Tavrat’ta sabittir. Ancak ileride Tevrat’ta “Üzümden yapılan şarabı” lanetler. İşte buna bir örnek;

Rekavlılar'ın Bağlılık Örneği
BÖLÜM 35
Yer.35: 1 Yahuda Kralı Yoşiya oğlu Yehoyakim döneminde RAB Yeremya'ya
şöyle seslendi:
Yer.35: 2 "Rekavlılar'ın evine gidip onlarla konuş. Onları RAB'bin
Tapınağı'nın odalarından birine götürüp şarap içir."
Yer.35: 3 Bunun üzerine Havassinya oğlu Yirmeya oğlu Yaazanya'yı,
kardeşlerini, bütün çocuklarını ve Rekav ailesinin öbür üyelerini yanıma alıp
Yer.35: 4 Tanrı adamı Yigdalya oğlu Hanan'ın oğullarının RAB'bin Tapınağı'ndaki odasına götürdüm. Bu oda önderlerin odasının bitişiğinde, kapı görevlisi Şallum oğlu Maaseya'nın odasının üstündeydi.
Yer.35: 5 Rekav ailesinin üyelerinin önüne şarap dolu testiler, kâseler koyarak, "Buyrun, şarap için" dedim.

Yer.35: 6 Ne var ki, "Biz şarap içmeyiz" diye karşılık verdiler, "Çünkü atamız Rekav oğlu Yehonadav bize şu buyruğu verdi: 'Siz de soyunuzdan gelenler de asla şarap içmeyeceksiniz!
Yer.35: 7 Ayrıca ev yapmayacak, tohum ekmeyecek, bağ dikmeyeceksiniz.
Böyle şeyler edinmeyecek, ömür boyu çadırlarda yaşayacaksınız
.
Öyle ki, göç ettiğiniz topraklarda uzun süre yaşayasınız.
Yer.35: 8 Atamız Rekav oğlu Yehonadav'ın bize buyurduğu her şeyi yaptık. Kendimiz de karılarımız, oğullarımız, kızlarımız da hiç şarap içmedik.

Yer.35: 9 İçinde oturmak için evler yapmadık, bağlar, tarlalar, ekinler edinmedik.
Yer.35: 10 Çadırlarda yaşadık; atamız Yehonadav ne buyurduysa hepsini yaptık.
Yer.35: 11 Ama Babil Kralı Nebukadnessar bu ülkeye saldırınca, 'Haydi, Kildan* ve Aram ordusundan kaçmak için Yeruşalim'e gidelim dedik. Bunun için Yeruşalim'de kaldık."
Yer.35: 12 Bundan sonra RAB Yeremya'ya şöyle seslendi:
Yer.35: 13 "İsrail'in Tanrısı, Her Şeye Egemen RAB şöyle diyor: 'Git,
Yahuda halkına ve Yeruşalim'de yaşayanlara şunları söyle:
Sözlerimi dinleyerek hiç ders almayacak mısınız, diyor RAB.


Yer.35: 14 Rekav oğlu Yehonadav, soyuna şarap içmemelerini buyurdu;
buyruğuna uyuldu. Bugüne dek şarap içmediler. Çünkü atalarının
buyruğuna uydular. Bense size defalarca seslendiğim halde beni dinlemediniz.
Yer.35: 15 Defalarca size kullarım peygamberleri gönderdim. Kötü
yolunuzdan dönmeniz, davranışlarınızı düzeltmeniz, başka
ilahların ardınca gidip onlara tapınmamanız için hepinizi
uyardılar. Ancak o zaman size ve atalarınıza verdiğim toprakta
yaşayacaksınız. Ama kulak verip beni dinlemediniz.

Yer.35: 16 Rekav oğlu Yehonadav'ın soyu atalarının verdiği buyruğu
tuttu, ama bu halk beni dinlemedi.
Yer.35: 17 "Bu yüzden İsrail'in Tanrısı, Her Şeye Egemen RAB diyor ki,
'İşte, Yahuda ve Yeruşalim'de yaşayan herkesin başına sözünü
ettiğim her felaketi getirmek üzereyim. Çünkü onları uyardım, ama
dinlemediler; onları çağırdım, ama yanıt vermediler."


Yer.35: 18 Yeremya Rekav ailesine şöyle dedi: "İsrail'in Tanrısı, Her
Şeye Egemen RAB diyor ki, 'Atanız Yehonadav'ın buyruğuna uydunuz,
onun bütün uyarılarını dikkate aldınız, size buyurduğu her şeyi yaptınız.

Yer.35: 19 Bunun için İsrail'in Tanrısı, Her Şeye Egemen RAB diyor ki,
'Rekav oğlu Yehonadav'ın soyundan önümde hizmet edecek olanlar
hiçbir zaman eksilmeyecek."

Buraya kadar görüldüğü gibi “üzümden yapılan şarap pis” olarak geçmektedir. Ama, buğday, Arpa (Bira), Hurma ve öteki hububat ve meyvelerin “pis” olduğu söylenemez çünkü temel besin maddelerimizdir.

İmam-ı Âzam Ebu Hanife’nin tespitleri dini açıdan doğrudur. Bu da “üzüm şarabı” dışındakilerin başkalarına zarar vermedikçe “içilebilir” olduğu anlamına gelir. İçkiyi yasaklayan ayetlere dikkatle bakılırsa, peygambere yakınlığıyla bilinen birkaç kişinin isteklerini “ısrar” derecesine vardırmalarını göz önüne almak gerekir.

Onlara” yok olmaz” denilseydi belki peygamber zamanında muhalefet büyüyecekti. Kurban kesmek, Hacer-ül Esved (Kara Taş) öpmek gibi birçok putperest geleneğin İslâm’da bulunma nedeni böyle şeylerdir. Zaten Kur’an’da dört ayette yer alan “içki ve kumar” konusundan sadece “içkinin” dini siyasi amaçları için istismar eden politikacılarca istismar edilmesi dikkat çekicidir.
Ülkemizin siyasilerinin, gerçek bir soygun aracı olan Kumar, baht ve talih oyunlarını devlet eliyle oynatıp teşvik etmelerini Yahudi peygamberlerinin “bahisçi, hileci” oluşlarına, Hıristiyanlar arasında bahis ve her türlü kumarın dinen serbest olmasına bağlarsak bence doğru yapmış olacağız.
Çünkü asıl önlenmesi gerekenin “kumar” olduğunu şimdi okuyacaksınız!

MEYSİR: Meysire gelince yüsür veya yesardan mimli masdar olarak kumar oynamak anlamınadır. Kumarda ya kolaylıkla zahmetsiz mal çarpmak veya çarptırmak vardır. Kumar demek de zar gibi ne olacağı belli olmayan tehlikeli bir şeye bağlanarak mal vermek veya almak demektir.
Cahiliye devrinde Araplar gerek kendilerine ve gerekse Acemlerden ve diğerlerinden belledikleri "nerd" yani tavla, "satranç" ve diğerleri gibi oyunlarla kumar oynarlardı.
Kısacası frenklerin piyango dedikleri tarzda bölüşme yolu ile bir kumarları vardı ki bunu "hayır" bile sayarlar ve övünerek yaparlardı.
Şöyle ki: Zar yerinde "ezlâm ve aklâ" denilen on adet okları vardı. Bunlara: Fezz, tev'em, rakib, hils, nafis, müsbil, muallâ, menih, sefih, vağd derlerdi. Menih, sefih, vağddan başka diğerlerinin bir hissesi bir payı olurdu.

Meselâ, piyango çekilmek üzere, bir deve kesilir, yirmi sekiz hisseye ayrılır; fezze bir, tev'eme iki, rakibe üç, hilse dört, nefise beş, müsbile altı, muallaya yedi, hisse ayrılır. Menih, sefih vağd okları boş ve mahrumdur.
 
Bu on kalemin hepsi "rebâbe" denilen bir torbaya atılıp adaletli kişinin önüne konulur, o da torbayı çalkalayıp elini sokar, katılan herkes adına bir ok çeker, hissesi bulunan ok çıkanlar belirlenmiş olan hisseyi alırlar, boş ok çıkanlar da mahrum kalırlar ve fakat devenin bedelini öderler. Hisse çıkanlar da da paylarına çıkan hisseyi fakirlere verirlerdi.

Böylece meysir öncelikle diğer kumarlara göre ehven-i şer (şerrin en hafifi) görünen ve hayır zannedilen böyle dağıtım ve bölüşme; yani piyango tarzına denilmiş ve bundan, bütün kumarlara da "meysir" denilmiştir.
Hatta bir hadis-i şerifte, çocukların aşık ve ceviz oynamalarının bile meysirden olduğu beyan edilmiştir. İki kişiden biri diğerine şu kadar yumurtayı yiyebilsen şu senin olsun demişti. Bunlar Hz. Ali'ye hüküm vermesi için başvurdular. Hz. Ali bu kumardır diye izin vermedi. Zaten hayır namına piyango haram olunca diğer kumarların haydi haydi haram olacağı anlaşılır. Şarap ile kumarın bir soruda bir araya getirilmesi de sarhoşluk veren şeylerle kumarın beraber bulunduklarına işarettir.

Cevaben de ki: bunlarda büyük bir zarar ve günah vardır. Genel olarak ikisi de malları telef ve insanları perişan eder. Çoğu zaman bunlar birbirini sürükler. Önce şarap aklı giderir; akıl ise hem dinin, hem dünyanın dayanağıdır. Artık sarhoşlukla öyle cinayetler yapılır ve kumarbazlıkla öyle fenalıklara düşülür ki bunlar saymakla bitmez, ancak "büyük günah" adı ile anlaşılır.
Bununla birlikte, bunlarda insanlara bazı yararlar da vardır. Bu cümleden olarak biraz neşe ve lezzet duyulur, birço k ticareti yapılır. Korkaklara cesaret ve mizaca kuvvet gelir. Kumarda, bazıları bedavadan mal ele geçirir. Günahları da faydalarından, zararları yararlarından çok büyüktür.

Şu halde yararları gerçek ve sağlam bir yarar değildir. Verdikleri neşe humar (aklı örtmek)a dönüşür. O gelip geçici cesaret, felaket nedeni olur. O gelip geçici mizaç kuvveti, sağlığı bozar; kazanılan malın hayrı olmaz, bir kâr yüz zarar getirir. Buna tutulanlar yakalarını zor kurtarır. Kısacası neşe ve lezzetleri kişisel ve ge l ip geçici olduğu halde; zararları, ortaya çıkardıkları kötü sonuçlar, hem kişisel ve sosyaldir, hem bedensel ve hem de ahlâkidir.
Bulaşıcı hastalıklar gibi herkese geçicidir. Cezasını başında çekmeyenler sonunda çekerler. Hayali olan bir parça kâr için, kesin ve genel bir zarara düşmek de akıl işi değildir. Zararı gidermek, yarar sağlamaktan önce gelir. Şu halde bunların aklen haram olması gerekir. Bu âyet de böyle delâlet-i iltizamiye (dolaylı bir delaletle) şer'an bunların haramlığını ifade etmiş olur. Kur'ân'da şarap hakkında başka bir âyet olmasaydı, sadece bununla şarabın haramlığı sabit olurdu. Ancak bu haram kılma, bizzat ifadenin kendi kelimesinden açıkça anlaşılan bir haram kılma olmazdı; aklına güvenerek zararlarını sınırlayıp ve yararlarından istifade edeceğini zannedenler bulunabilirdi. Bunun için, ashabı kiram arasında bu akla dayanan haramlıktan, şer'i haramlık anlamayan kişiler olmuş, daha sonra, "Murdardır, ... ondan kaçının" (Maide, 5/90) emri ile açık ve mutlak bir şekilde şer'i haramlık meydana gelmiştir.

!

Kısacası, şarap içmeyiniz veya sarhoşluk veren şeyleri kullanmayınız, kumar oynamayınız, piyango ile hayır yapılır zannetmeyiniz; bunların, kötülüğü hayrından, günahı yararından çok büyüktür. Buna karşı, hayır olmak üzere sana ne harcayacaklarını yine soruyorlar, iki anlama gelir. Birisi nereye harcama yapılacağını sormak, diğeri de ne verilerek harcama yapılacağını sormaktır ki birincisinde, yani nafaka verilecek, mal harcanacak kimseler ve yerler, ikincisinde de verilecek mal, yani bizzat nafakanın kendisi sorulmuş olur. Yukarda birincisinin cevabı verilmişti. Şimdi kumarın yasak edilmesinden sonra, ikincisine cevap olarak, de ki fazlasını harcayınız. Yani malınızın gerekli ihtiyaçlarınızdan fazlasını infak ediniz.

Piyango, kumar gibi gayri meşru araçlarla değil, meşru nedenlere sarılarak mal kazanınız. Ve bu maldan kendinizin aile ve çocuklarınızın gerekli ihtiyaçlarına yeterli olanından fazlasını yukarda açıklanan yerlere ve hayır yerlerine harcayınız. Diğer ayetlerde de görüleceği üzere küçük çocuklar, eş, muhtaç olan ana-baba ve bunlarla aynı hükümde olan usul (dedeler, nineler), kişinin ailesinden ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerdendir ve bunların nafakası, kişinin kendi nafakasından sayılır.

Dolayısıyla hayır yapacağız diye kendinizi ve bakmakla yükümlü olduğunuz ailenizi (ehl ü ıyal) nafakasız bırakmak caiz olmaz. Hayır yerlerine harcama bunların fazlasından yapılır. İşte böyle Allah sizin için şer'i hükümlerine delalet eden, onları gösteren âyetler, nasslar, deliller açıklayacaktır ki, siz bunları düşünesiniz, düşünüp te bunların amaçlarını öğrenesiniz ve gereğince amel edesiniz. “

Ey siyasiler, hükümet bütçesine içki de kumar da gelir getirmektedir. İçki kafayı dumanlar şerhoş eder, muhtelif kötülükleri vardır, hatta serhoşlukla cinayet de işlenebilir. Peki ya kumarda olmaz mı?
Hem de daniskası olur, hem de “organize cinayetler her gün yaşanmaktadır. Oysa serhoşluk arızi olaylardır, her içen de cinayet işlemez. Cinayet işleyen serhoş sayısı, trafik kazası yapan sürücü sayısından azdır. Kaza yapan sürücülerin oranı “alkolsüzlere göre daha fazladır, çünkü hiç kimse kaza yapınca hem kendisinin hem de öteki aracın masraflarını ödemeye cesaret edememektedir ve içki içileceği zaman ya taksi kiralanmakta ya da “içki kullanmayan” bir arkadaş otomobilde muhakkak bulundurulmaktadır.

Ama kumar ile yapılan organize soygun ve cinayetlere tedbir almak kolay değildir.
Kur’anda beytülmaldan (devlet malından) çalanların, “ölü kardeşinin etini çiğnemekle” itham edilen dedikoducuların, koğucuların, ispiyoncuların, iftiracıların neden kötülüklerini yasaklamıyorsunuz ya da öne çıkarmıyorsunuz?
İşsizlikten insanlar cebinde son kuruşlarını buralara
yatırır oldular

Yoksa, Tevrat'ın Yakup (Topuk tutan, hileci demektir) peygamberin "bir tas çorbayla" ağabeyini kandırıp "ağabeylik hakkını" alması, boynuna keçi derisi bağlayıp ağabeyi Esav (kıllı demek) kılığına girip babası kör İshak'a kendisini "peygamber" olarak kutsatması yüzünden "hileyi, yalanı, dolanı "mübah sayan" Yahudilerden misiniz?

Ya da neden devlet makamlarını, dairelerini “babanızın dükkanı” haline getirerek Allah’ın sevgisi terine dünyalıkları İsviçre Bankalarına doldurma hevesine giriyorsunuz? O bankalar emniyetli değildir, vakti gelince size ödeme yapmayabilirler! Araştırınız. Yazdım.

Niye şehitlerin, yetimlerin, dulların, emeklilerin, çalışanların haklarını gasp eden yasalar çıkartıp duruyorsunuz? Hani siz “Allah’ın yolunda” insanlardınız?

İçki yasağı, içki zammı yapınca Müslüman mı olduk sanıyorsunuz?

Okuyun bakalım “Allah yolunda olanlar” sizler gibi mi oluyormuş?
Kumar da zararsız mı?

Bakın, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri 18.yüzyılda yaptığı “hadis derlemelerinde neleri derlemiş;
1-Mümin, kalbine iman nuru doğunca sevinir. Onun alameti (işareti) de ahrete gideceğini bilmek ve ona göre yol hazırlığını yapmaktır.
2-Ölümü ibretle anlayan dünyaya önem vermez.
3-Ölümü düşünenin nefsi temiz, kalbi uyanık olur.
4-Dünyadan ikrah eden (bunalan) velilerdir.
5- Allah’ın hidayeti ölümü idrak edene verilir.
6-Halkın akıllısı, ölümü düşünen ve ahret tedarikini (hazırlık) yapandır.
7- Ey ümmetim, emellerinizi kısın, ölümü düşünün!
8-Mümin ölümden korkmasın, bir evden öbürüne taşındığını bilsin!
9-Ölüleri hayırla anın, kötülemeyin!
10-Ölüm Müminin rahatı ve sürurudur (sevincidir).
11-Ölüm, miminin mutlu bayramıdır ve Allah’a kavuşmadır.
12-Dünya müminin zindanı, ölüm o zindandan kurtuluştur.
13- Hiçbir mümin yoktur ki ölüm onun için hayırlı olmasın!
14-Dostlarımdan gelen iyi haber “ölüm haberidir.!”
15-Alla’a kavuşmak ölümle olduğundan kendime ve dostlarıma isterim!
16-Allah’a kavuşmak isteyen mümin ölümü ister!
17-Ölüm dünya dertlerinden kurtulma, Allah sevgisine kavuşmadır.
18- Müminin ölümü halktan uzak  Allah’a yakın olmaktır.
19-Sanma ki ölüm yokluktur. Ruhun bedenden ayrılışı ve ebedi yaşamasıdır.
20- Siz yok olmak için değil, bir evden öbür eve taşınmak için yaratılmışsınız!
21-Nefsin dört evi vardır; Ana rahmi, dünya, Berzah alemi, Ahiret alemi. Her birinin yaşayışı ayrıdır. Çocuk ana rahminden dünyaya gelmek istemediği gibi mümin de dünyadan gitmek istemez. Çocuk ana sütünden lezzet aldıkça eski yerine gitmek istemediği gibi, mümin de ölümle Allah’a kavuşunca dünyaya dönmek istemez, dünyayı unutur gider!
22-Müminin ruhu hamurdan kıl çeker gibi bedenden çıkar. Azrail o ruhu şefkatle alır gider.
23-Ölüm esnasında müminin ruhu meleğin güzelliğiyle meşgul olduğu için elem duymaz.
24-Ölüm esnasında Allah kulunun yardımcısıdır!
25-Ölümle ruh bedenin ağırlığından, külfetinden, üzüntüsünden kurtulur ve selamete kavuşur.
26-Ölüm, ruhun mahpus olduğu kafesten kurtulmasıdır!
27-Müminin ruhu, cennet bahçelerinde cıvıldaşan dostlar zümresine, topluluğuna kavuşur.
Ruhlar berzah aleminde kuşlar gibi küme küme uçarlar ve haftada bir gün dünya alemine gelip giderler. İkinci dirilişte her kişi en güzel ahlakına göre haşrolur.

Hayvani ruhu kalbine hakim ve galip gelen insan ölümden korkar ve kaçar. Nefsine bağlı olan insan dünya hayatını sever, mal servet toplar.
Allah’ın yardımıyla insan ruhu, hayvani ruha galip gelince kâmil olur ve ölümden korkmaz, seve seve onu karşılar.

Çünkü insan ruhu melekler alemindendir. Asli vatanına meyillidir. Ona dönmek ister, dünyanın zahmet ve eleminden korkulu ve kaçkındır.
Kâmil ruh, ölümle ebedi alemde Allah’a yakın ve onun sevgisi ile mest olur. Nitekim Hz. Ali (R.A), “Uzun ömür, ruha azaptır. Ölümse ruha rahat ve sevinçtir” buyurmuştur.

Birisi kâmil bir zata, bir yıl sonra öleceğini rüyasında gördüğünü söyleyince adam ağlamış. Öbürü de;
-Hani sen dünyaya düşkün değildin, ölümü duyunca ağlamaya başladın! Deöiş.
Kâmil kişi de;
-Ben her an ölümü gözlüyordum ama eğer rüyan doğru çıkarsa daha bir yıl dünyanın zahmetlerini çekeceğimi düşünerek ağladım! Demiş.
Dünyayı saran kumar makinaları

Haz. Peygamber (S.A.V) “Mütü kable en temütü” bu da “Ölmeden önce ölünüz!” demiştir. Ölmeden önce “tabii, ebedi hayatı” yaşayınız demektir.
Biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız sizin için “fitnedir. Muhakkak ki Allah’ın yanında daha büyük ecirler (sevaplar) vardır.
O mal ve oğullar hep dünya hayatının ziynetleridir. Baki kalacak olan iyi hareket ve amelleriniz ise Allah’ın yanında sevapça daha hayırlıdır, emelce de hayırlıdır.
Ey  müminler tövbe ediniz ki felaha eresiniz!
Dünya hayatına kendini kaptıranların yeri cehennem, Allah’tan korkan ve nefsini dünya heva ve heveslerinden çekenlerin yeri ise cennettir.
Çoklukla böbürleniş sizi o kadar çok oyaladı ki gidip mezarlar ziyaret ettiniz  (Arkeoloji/Mezar hırsızlığı). Bundan sakının. İleride bu övünmenizin sonucunun ne olduğunu bileceksiniz, sakının! Bileceksiniz!
Eğitime de darbeler vuruyorlar
Ey Ademoğlu, eğer beni sevmek istersen dünya sevgisini kalbinden çıkart.Çünkü benim sevgim ile dünya sevgisi aynı kalpte birleşmez. Tıpkı su ile ateşin birleşemedikleri gibi.
Dünya mümin zindanı kâfirin cennetidir.
Zengin, Allah’ın verdikleriyle kanaat edendir!
İnsanlar gaflet uykusundadırlar. Ancak öldükleri zaman uyanırlar. Fakat, heyhat iş işten geçmiştir. Ey insanoğlu, sen dünyaya taptın. Beni görmeyi unuttun. Böylece sen “dışı güzel, içi berbat bir mezara” benzersin!
Peygamberin hadislerinden;
İki insana gıpta (özenme) edilir;
1-Ona mal vermiş, malını muhtaçlara verir
2-Ona Kur’an vermiş, gece gündüz okur!
Ne güzeldir ki salih kimsenin helal malı ola!...(Kynk, E.İ.Hakkı Hazretleri Marifetname S.60-61-62-63-73)

Allah aşkına buraya kadar okuyanlar bir düşünsün “Allah adıyla hükümeti götürenlerden” hangisinde bu özellikleri görüyorsunuz?
Hadi, ötekiler dindar değiller zaten, onlara her şeyi bu “dindar (!) ve kindar siyasetçiler, “çamur at, çamur düşerse izi kalır!” babından her türlü yalan, dolan, iftirayı atıyorlar ya da doğru söylüyorlar. Ama onlar “din ile siyaset yapmıyorlar!
Ya “dindar (!) ve kindar olan başımızdakilerde bu “Allah korkusunu” görüyor musunuz?
Bu Cengiz Han heveslisi, kayıkçının oğlu
başbakanın Amerika güdümündeki
"Savaş Çığırtkanlığı"
bütün milletin ve dünyanın
başını derde sokacaktır.

Yoksa bunlar, geçmişte Yahudilerden ayrılmış Sabi Nebatilerin “içki içmeyen, içki sunusu kabul etmeyen tanrısı” El Kaum’a tapan ve ilk doğan evlatlarını ona kurban eden, Yahudilerce bile sapık ilan edilen Yahudilerden midirler?

26 Mayıs 2025;  Suudi Arabistan 2026'da 600 noktada içki satışına izin verecek. Kuran diğer dinler gibi ceza vermemiş. Adam Kurana uygin hareket ediyor.


Takdir okuyucunundur!

Alaeddin Yavuz

Keykubat/ adilyargic/ adilyargicc

23 Nisan 2012 Pazartesi

SİLİVRİ TİYATROSU VE ÇİFT KARAKTERLİ ORDU



SİLİVRİ TİYATROSU VE ÇİFT KARAKTERLİ ORDU

 Kaç yıldır “vatan millet tehlikede” denildi, kafayı yedik!
Hükümet muhalefet demeden yazıp çiziyoruz, durmadan okumaktan yazmaktan beynimiz aşırı yüklemeden sürmenaj olmak üzere, belki oldu da fark etmiyoruz.


Ne diye yazıyoruz bunca yazıyı!

Generaller, albaylar, teğmenler, polisler, gazeteciler ve milletvekilleri, yazarlar tutuklanıp, bir haber  furyası, kameralar eşliğinde gecenin bir vakti yataklarından kaldırılıp götürülüyorlar, yıllarca dava iddianameleri bile hazırlanmadan tutuldular ve tutuluyorlar.

SİLİVRİ KOLONİ TİYAROSU


İçeri tıkılanlara ve onları savunanlara göre ülke tehlikede, devlet tasfiye edilmektedir.
İstanbul’un ücra ilçesi Silivri’de bir tiyatro sahnesi kuruldu, kurbanlar orada geceli gündüzlü tutuluyorlar.

Silivri tiyatrosunda bir mağduriyet var ama benim anlamadığım konu şöyle.
Ordu “çift taraflı” oynamaktadır.
Bir kısım muvazzaf ve emekli askerler Silivri'de tiyatro mahkemelerde eza çekerken bir kısım emekli askerler AKP yandaş medyalarında demokrasi dersleri veriyor, AKP emirlerine emret deyip Libya, Kızıldeniz geziyor, Suriye sınırlarında tehdit turları atıyor.

Bunlar Ordumuzun mensupları ve mevcut komutanlarıdır.
Amerika emredince “kitle operasyonlarıyla, sağ-sol, Alevi-Sünni kamplaşmaları yaratılarak milleti karışıtırıp, “Şartlar Olgunlaştı” diyerek darbe yapanlar, tam darbe yapılacak zamanda ya yandaşlık yapıyorlar ya da Silivri'de kümese girmiş gıdaklıyorlar!
Siz nasıl açıklıyorsunuz?

Cumhuriyetin ve devletin tasfiyesi apaçık ortadayken darbe yapmayıp Silivri'ye teslim olan ordu vazifesini yapmamıştır!
Ya da o ordu satılmıştır da "kurbanlar da içeri tıkılmıştır."
Bu gazete haberi işin aslını 1971 cuntasını yapan Memduh Tağmaç paşanın "Komünizme karşı Amerikancı ittifak çağrısında bu günkü AKP kadrosunu görüyoruz.. Bu da ordunun daha o dönemlerde Nurcu ve Işıkçı tarikatın eline geçmiş olduğunun delillerini bize vermektedir.


Resimdeki bilgiler iyice okunduğunda görüyoruz ki AKP  eliyle devletin tasfiyesi tesadüfi bir ihanet örgütlenmesi değil çok önceden kurgulanmış bir tiyatronun sahneye konulmasıdır ve Silivri işbirlikçi bir tiyatrodur.

Tespit doğru yapılmadıkça ne Silivri anlaşılır ne de AKP siyasetleri gün ışığına çıkar. Ne de millet bir yerde toplanır.

Genel kurmay başkanı orada her çağırılışta topuk salami verip (Bülent Arınç öyle istiyor) "Emret komutanım" çektikçe vatandaş kendisini emniyette hisseder ve haklı olarak tepki göstermez.
Zaten Atatürk’ün ölümünden beri darbelerle sindirildiğini de unutmamak lazım.

Amerika'nın emrine göre halka muamele yapanlar!

Ordunun kümese gidip yargılanma bekleyecek zamanı mı?

Madem durumu önceden gördünüz bu adamı iktidar olmadan niye bitirmediniz?
Deniz Baykal’a niye önünü açtırdınız?

Eğer RE.T.E gerçekten vatan millet için büyük tehlikeyse, durumu önceden de görüldüyse, bu güne kadar kaybedilenlere bir de Tayyip efendi, başbakan olmadan eklenseydi kim farkeder di?

Adnan Kahveci bir kazada gidiverdi.

Cesedi bulunamayan nice insanlar var.



Atatürk’ün bile ölümünden vasiyetnamesine her şeyi hala faili meçhul!

Demek ki tehlike değil. Başından beri Kenan Evren'inden sıkıyönetim komutanlarına, onlardan sıradan generallere kadar herkesle V.I.P salonlarında maç izlemekten her şeye kadar ordu bu adamın yanındaydı.

Kaç maçta çok yakınlarında görev yaptığımda bu adamın başbakanlığı konuşulmuyordu bile.Bu durumda şu sonuç çıkıyor;

Amerika'nın emrine rağmen "arabuluculuk" 

isteyenler!


Ortada devletin varlığını tehdit eden bir tehlike yoktur.

Ama Türkiye Cumhuriyeti yeni dünya düzeninde bir projeye ortak olmuştur, bu proje gereği halkın ve öteki dünya devletlerinin kafasını karıştırmak için sinsi bir siyasete herkes ortak edilmektedir.

Yapılan sade ve sadece olabildiğince “kafa ütülemek ve göz boyamaktır”.

Böylece dumanlanan ortalıkta kurtlar rahat gezerler!

Saygılarımla!