"Türkiye Türklerindir +40" Bloguna Hoş geldiniz!!!

Ey Türk Milleti!
Birinci vazifen seni İslamcılık ve Türkçülükle benliğinden koparan, Araplaştıran din, devlet, ticarette sana yer vermeyen, seni küçük dereceli askeri görevlere vererek ölüme süren, sana hocalık, başbuğluk eden hainlere giydirdiğin tacı geri almaktır. Bunu yapabilmen için seni uyandıracak her türlü bilgi ve belge mevcuttur. Ya özgürlüğünü kazan ya da öl. Kölelikle atalarının kemiklerini sızlatma. Arap Rumların ırkçı kinci ensest sapık dinlerinden çık. Kurtuluşun başlangıcı burasıdır. Aklen kurtulmadıkça saltanatın da olsa kölesindir unutma. Sen özgür birey olmadıkça kardeşliğin önemi yoktur. Devletin her yüksek kademesine göz dik yerini al. Tırsma. Çabala, savaş ve kazan! Birlikte yaşadığın kavimlerle kardeşlik o zaman daha güzel olacaktır. Alaeddin Yavuz

Tarih boyunca atalarımız günümüzdeki kadar, her türlü bilgiye ulaşabilecek böyle bir çağ yaşamadılar.
Bizler tümünden şanslıyız. Buna dayanarak, blog içerikleri binlerce yıldır doğru bilinenleri sorgulamaktadır.
İster bu bloğda, ister okulda, camide veya başka yerde hiçbir yazılanı, öğretileni “sorgulamadan, araştırmadan” doğru kabul etmeyiniz!
Vatan-Millet davası,hiçbir kurum veya kuruluşa havale edilemez, milletçe sahiplenilmedikçe hiç bir dava milli değildir.
Davasına sahip çıkmayan halk da millet değil sürüdür. Adilyargıç/Keykubat.

Blog yazılarının telif hakları-copyright © “adilyargic; adilyargicc; keykubat.blogspot.com ve keykubat.blogcu.com” rumuzlarıyla yazan Alaeddin Yavuz’a aittir.
Hala okumak istiyorsanız buyurunuz.

Saygılar, sevgiler!

Hakkımda

Fotoğrafım
Balıkesir , Bandırma , Türkiye
KENDİLERİ İÇİN PLAN YAPMAYAN MİLLETLER, BAŞKALARININ KENDİLERİ İÇİN YAPTIKLARI PLANLARA RAZI OLURLAR.Keykubat- ATATÜRK'TEN SONRA ÜLKEMİZDEN TÜRK ve MÜSLÜMAN HALKLAR İÇİN PLAN YAPAN ve EZİLEN HALKLARA ÖNDER OLACAK SİYASET İZLEYEN BİR LİDER ÇIKMAMIŞ, ARDILLARI,ONUN İZLEDİĞİ ANTİ EMPERYALİST SİYASETİ TERK ETMİŞ,DEVLETİ AB-D KUCAĞINA ATMIŞ VE ONLARA BAĞLILIĞI ATATÜRKÇÜLÜK SAYMIŞ,HALKIMIZIN DİNİ VE IRKİ DEĞERLERİNİ AŞAĞILAYARAK TAHRİK ETMİŞ, KADEMELİ OLARAK HALKIMIZI HIRİSTİYANLAŞTIRMAK İÇİN DIŞ GÜÇLERCE GİZLİ-AÇIK DESTEKLENEN SAPIK DİNCİ YAPILANMALARI GÜÇLENDİREREK,İKTİDARA TAŞIMIŞ,IRK,MEZHEP BAĞLAMINDA KARŞILIKLI DÜŞMANLIKLAR YARATMIŞ, ÜLKENİN KAYNAK VE SERMAYESİNİ YABANCILARA PEŞKEŞ ÇEKMİŞ,YUKARIDA SAYILAN AB-D PROJELERİNE GÖRE ASKERİ DARBELERLE KENDİ MİLLETİNİ SİNDİREREK BÖLÜNMENİN YAŞANDIĞI BÖYLE GÜNLERDE BİLE TEPKİSİZ KALMASINI SAĞLAYAN KORKU ORTAMINI HAZIRLAMIŞ,BENZER MUHTELİF İHANETLER İÇİNDE BİR ŞEKİLDE YER ALMIŞLARDIR.İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ GÜNÜN DURUMU BUDUR-Keykubat İNSAN,PRANGA VURULMAKLA,KIRBAÇLANARAK ÇALIŞTIRILMAKLA ESİR OLUR.ESİRLİĞİ YAŞAM BİÇİMİ OLARAK BENİMSERSE KÖLE OLUR. VATANINIZA,DEĞERLERİNİZE,ÖZGÜRLÜĞÜNÜZE SAHİP,HER TÜRLÜ EMPERYALİZME KARŞI ÇIKIN!!! Keykubat

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Translate

Bu Blogda Ara

2 Mayıs 2013 Perşembe

BIR MAYIS TATBİKATINDAN ORDUNUN TASFIYESINE


BİR MAYIS TATBİKATINDAN ORDUNUN TASFİYESİNE


Bu gün 01 Mayıs 2013. Yeryüzünde bütün işçi ve emekçilerin bayramı. Bu güne kadar emekçiler, onların örgütlendiği gerçek emekçi sendikaları, onları baltalayan sarı sendikalar tarafından haklı ya da yüzsüzlükle kutlandığı gibi bu gün de bütün yurtta huzur içinde İstanbul’da ise devlet terörü ile kutlandı. Elbette buna kutlama denilirse.
Elli kişilik temsili heyetle Taksim meydanına koyduğu çelengin başında davul zurna çalan Hak-iş adlı “sarı sendika” bana sorarsanız bu bayramın tek yüzsüzüydü. Çünkü bu hareketiyle diğerlerinin haklı mücadelesini “anarşi” olarak nitelemiş oluyordu. Bu sendika kuruluşundan beri de böyledir zaten.
Gelelim konumuza.
Bir Mayıs bayramından haftalar öncesinden her sendika, her siyasi parti ve emek kuruluşu, toplanacakları yerleri tespit etmişler ve bunun da gerekçesini taraftarlarına açıklamışlardı.

Örneğin, İşçi Partisi Ulusal Kanal’dan yaptığı yayınında şöyle diyordu;
“Bir Mayıs bayramını PKK bayrakları arasında kutlamak istemiyor, elinizde Türk Bayrağı ile kutlamak istiyorsanız Beşiktaş’a bayrağınızı alın gelin…!”

Ötekileri de kendilerine göre yaptılar ve halkın hem iktidar hem de muhalefet partilerinin duyarsızlıklarına karşı tepkilerini ortaya koymak için katılımın milyonları aşacağını görmek için de kâhin olmaya gerek yoktu.
Önümüzdeki yıl olacak yerel seçimleri, ardından genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri düşünüldüğünde, toplanacak kitlelerin hükumetin önümüzdeki 70 yıllık planlarını bozacağı da ortadaydı. Haliyle iktidar partisi bu kalabalığın önlenmesi için her şeyi yapmalıydı.
Yaptı da.

1-      Bütün kara, deniz, metro, demiryolu ulaşımları engellendi.
2-      İstanbul’a diğer illerden gelenler ile İstanbul içinde bir yerlerden delik bulup yarımadaya gelenler geri döndürüldü.
3-      DİSK kendi sendika binasına resmen hapsedildi.
4-      SkyTurk kanalında yavru Hacaloğlu’nun programında iddia edildiğine göre CHP’nin tuttuğu 200 kadar otobüs polis tarafından bağlanmak ve ruhsatlarına el konulmak ile tehdit edilerek geri çevrildi.
5-      Emniyet Müdürlüğünün açıklamasına göre 22.000 Polis, kutlamaları engellemek ve emekçi halka saldırmakla görevlendirildi.
6-      Bunca önleme, kollama tedbirlerine rağmen gene de hatırı sayılan bir kalabalık Taksim’e yürümeye devam etti.
7-      Beşiktaş bölgesinde toplananlar da Taksim’e yürüyecekleri endişesiyle polis saldırısına uğradı. Bizzat CHP Genelbaşkan yardımcısı Gürsel TEKİN başta olmak üzere gazdan zehirlenerek yanındakilerle hastaneye kaldırıldı. Hastaneler, polis nezarethaneleri doldu taştı.
8-      Evlerinin kapısı önünde meraklı gözlerle olayları gözleyen çocuklar da kafalarına düşen gaz bombalarından nasiplerin aldılar. 
9-      Demir bilyeler fırlatan sapanlı aşırı (!) devrimci gençler polisle çatıştılar. Bu da PKK ve KCK şehir militanlarının yıllardır polisle yaptığı çatışmalardaki gençleri akla getirmektedir.
10-   Polis teşkilatı ve Valilik ortak olarak kusursuz bir tatbikat yaptılar. Hiçbir yerde fire vermediler. Taksim’e izinsiz giren olmadı. Kuşlar ile polis bir de sarı sendikacılar.
Son onuncu maddede Valilik ve Emniyetin ortak tatbikatı konusu asıl göz önüne getirmek istediğim konudur.
 
Geçmişi Turgut Özal ve 1980 cuntası zamanlarına uzanan “Ortadoğu’da feodal yapılanmaları demokratikleştirilmesi ve Türkiye’nin jandarmalığında batılı devletlerin çıkarlarının korunmasını hedefleyen AKP’nin B.O.P projesi gereğince ülkemiz ve komşu üç devlette kurulacak KÜRDİSTAN  ile sözde “Yeni Osmanlı” projesi gereğince devletler küçülecek ve orduları tasfiye edilecektir.

PKK’nın yayın organı Sterk Tv’den Kandil şefleri Murat Karayılan’ın istekleri arasında İmralı sakininin salıverilmesi ve kendilerine büyük zarar veren Özel Kuvvetlerin tasfiyesi yer almaktadır.

Daha iki gün öncesi TBMM’de muhalefetin MHP ve CHP kanadı bu utanmazlığı gündeme getirmiş ve “AKP’nin gerçek yüzünü Kandil ortaya çıkardı” yorumunda birleşmişlerdi.
İlginç bir şekilde 28 Şubat olayından sonra da Polis Özel Hareket’i bizzat ordu tarafından tasfiye edilmiş ardından bölge karakollarında sıradan görevlere verildiklerinde teröristler kendilerinin düşmanı saydıkları polisleri keklik gibi avlamışlardı. Karayılan’ın bu isteğiyle bu gün sıra Orduya geldiği apaçıktır.
Bunun ardından “Soğuk Savaş Artığı” olan ve TSK mı NSK (Nato Silahlı Kuvvetleri) mı olduğu belli olmayan bu yapılanma da tasfiye edilecektir.

Bunu takiben de ülkemiz de 36 parçaya bölünerek küçük “eyaletçikler” kurulacak ve orduya gerek olmaksızın kitle olaylarını bastırmada eğitimli polis güçleriyle kontrol edilebilecek halk grupları oluşturulacaktır.
Bu yüzden Polis Kuvvetlerinin kuvvetlendirilmesi, ordunun yerini alabilecek deneyimler kazandırılması gerekmektedir.


Bir Mayıs bayramı bu tecrübeleri polis teşkilatına kazandıracak tatbikat olanağını vermiştir. Bölücü örgütün militanları da ister istemez bu tatbikatın gerçekçi olmasında her şeyleriyle katkıda bulunmuşlardır.
Birkaç gün bu bayram tartışmaları sürer ardından gündem yaratmakta en mahir başbakanımız sürdürmekte olduğu AKPKK Çözüm Süreci Saçmalığını hazmettirmek için geçen ki “Ayran” muhabbetine benzer yeni kapsızlar ortaya atarak gündemi sulandıracaktır.

Ha, kimse bana “Ordunun tasfiyeye itiraz edeceğini, izin vermeyeceğini söylemesin!”
Ben AKP’yi bizzat Ordunun getirdiğini yazdım, bana kızdılar, bağırdılar, hatta karşı devrimci ve cahillikle suçladılar da ne oldu?
Bu gün ordu AKP’ye ve emperyalizme  “çok özel paşaları” Nejdet Özel paşa ile teslim olmadı mı?
Topuk selamlarının sesleri hala geliyor dinleyin bak, gene Bülent Arınç topuk selamı istemiş.

DİKKKAAAAT! Bülent Arınç sağda!
Çat topuk selamı verilecek! Ver!


Böyle özel paşalarla yıkılan Osmanlı, Atatürk Devrimleri değil miydi?

1968-1980 arasında yaratılan “sağ-sol” savaşlarını bastırıp ülkeye “huzuru getirdiklerini iddia edenlerin, 1980’lerde Orduya “gerilla savaşında eğitim kazandırılması ve modernizasyonunun sağlanması” amacıyla, cezaevlerine doldurulmuş Kürt Solcularının “haksız işkencelerle” devlete düşman edilip, sözde AB yasalarıyla çıkartılan aflarla salınmalarını, dağlarda kurdurulan APO’nun çiftliğine doldurulmalarıyla kurulan ve “birkaç çapulcu” olarak yorumlanan PKK, geçen30 yılsonunda günümüzde “bağımsızlık savaşı kazanmış, dört devletten toprak koparıp Büyük Kürdistan’ı kuracak bir Kürt Ordusu” haline getirilmiştir. Hatta bu günlerdeki zafer çığlıkları bu vatan için kan, ter dökenleri, şehit verenleri çok sarssa da hükümet ile örgüt yandaşlarınca hissedilmemektedir.
 
Hatta TSK ve diğer kurum ve kuruluşlarca da öyle.
Bu gün, Atatürk Cumhuriyeti de ordusu dâhil tüm kurum ve kuruluşlarıyla tasfiye edilirken adı “TSK” (Türk Silahlı Kuvvetleri) olan kurum çoktan tasfiyeyi sindirmiştir.

Yandaş medyada her gün “köleciliğin, kendini idare edemeyen aptal insanların zeki insanlarca istihdam edilerek hak etmedikleri refah düzeyine kavuşacakları çok iyi bir düzen” olduğunu utanmadan savunan ve Hürrem sultan örneğiyle ballandıran AKP’nin çalışan işçi-memur, çiftçi tüm emekçilere sosyal haklar vermeyi değil, olanları da almayı hedeflediğini lütfen görünüz.

2010 referandumunda emeklilere bile sendika sözü veren AKP’nin daha geçenlerde sendika kurdukları için “altı polisi” meslekten atması bu günkü Bir Mayıs Bayramında yaptığı saldırıyı zaten açıklamaktadır.
AKP, 1000 yıldır haçlılarla işbirliği içinde olan, Türk, Müslüman, milli siyaset maskesi ile iktidarı ele geçirmiş Yezidi Kürt, Süryani Arap, Ermeni, Rum ve Yahudi koalisyonudur. Bu dinler milliyetçi ve ırkçı olmalarının yanında kölecidirler.
 
Bizans’ın Hıristiyan olmasına kadar Roma ve Bizans’ı, kuruluşundan yıkılışına Osmanlı’da defalarca dini kullanarak iktidarı ele geçirmiş olan bu yapılanma bu gün de iktidarda ve mevcut devleti tasfiye etmekte, Atatürk devrimleriyle kazanılan hak ve özgürlüklerin elden alınmasında öncülük etmektedir.
Batılı soydaşları ile gerçek Müslüman ve Türk dünyasını “köleleri” haline getirme planlarını ancak halk engelleyebilecektir.

Gelecek 15 yıl içinde kendi evinizde, köyünüzde, işyerinizde bunların ve batılı sahiplerinin “bedenleri üzerinde dahi hakları olmayan köleleri” olup olmamaya karar vermek te sizlere düşmektedir.
Uyandıran olmadı demeyiniz!
Olayları doğru takip edip doğru yorumlayabiliyorsanız, geleceği “kâhin olmadan da” görebilirsiniz.
Takdir okuyanındır.

Alaeddin Yavuz
keykubat /adilyargic/ adilyargicc



27 Nisan 2013 Cumartesi

AYRAN İÇKİ DEĞİL İÇECEKTİR



AYRAN İÇKİ DEĞİL İÇECEKTİR

Başbakan her şeyi karıştırdığı gibi gene karıştırdı.

İlmi Süryanilerin ay tanrısı Sin’in ruh çağırma ayinlerinde öğrettiği şeytani köksüz bilgilere dayanan başbakan Recep Tayyip Erdoğan dün yaptığı alkol konulu bir toplantıda “Milli içkimiz ayrandır!” ifadesini yumurtladılar.

Bunca yıldır güzel ülkemizin en gariban lokantasından en zenginine gitmiş buralarda yemiş içmiş biri olarak görüp öğrendiğim bir şey vardır.

O da bu insanları doyurma ve eğlendirme hizmeti veren bu işletmelerde yiyecek, içecek ve içkilerin listesi her müşteriye sunulur.

Bu listelerin hepsinde yiyecekler/yemekler, içecekler/meşrubatlar ve işletme içkili ise içkiler yani alkol içeren içeceklerin de listesi yer alır.

Türk Dil Kurumunun çıkarttığı 1998 baskılı sözlüğün 1039’ncu sayfasında “İçecek” kelimesinin karşılığında “İçilen şey meşrubat” tanımı yapılmış ve “Burada yiyecek içecek her şey var” cümlesinde de “içecek” kelimesinin kullanışı verilmiştir.

Aynı sözlüğün 1041’nci sayfasında da “İçki” kelimesine yer verilmiş ve karşılığında “1-İçinde alkol bulunan içecek!” tanımı yapılmış, Burhan Felek’in yazılarından bir alıntıyla da “Masamızda ne içki ne yemiş ne meze eksildi” cümlesinde de “içki” kelimesi kullanılmıştır.

Bu güne kadar ağzına “Türk” adını almayan Enver paşa korkusundan 1915-1917 arasında Gürcistan’a sığınıp Batum- Bagata’ya (Bagata=İsyancı, asi demekmiş) yerleştirilen Süryani isyancıların soyundan gelen Türklük ile olmadığı gibi Türkçe ile de arası iyi olmadığı görülen işbirlikçi, B.O.P eşbaşkanı, İmralı Canisinin talimatları ile bölücü anayasa hazırlayan Türk Milletinin düşmanı olduğu artık su götürmez gerçek olan Recep Tayyip Erdoğan’a da bu cehaleti gerçekten yakışmıştır.

İçki ile içeceği birbirine karıştırdığı gibi bölücü, asi terör örgütünü de devlet statüsüne çıkartan tutumuyla devlet adamlığı ile eşkıyalığa prim vermeyi de karıştırmıştır.

Dünün bölücü eşkiyası günümüzün anayasa yapıcısı oldu!
Otuz yıldır bölücü ve yıkıcı faaliyetleri nedeniyle yurt dışına sürülmüş ya da yargılanmaktan kurtulmak için hamileri olan yabancı devletlere kaçmış oralarda yaşayan dünün hain ve işbirlikçileri bu gün “akil=akıllı” adam olarak milletin önüne çıkartma, divaneliğine düşmüş başbakanın akilliği de düştüğü ayran-içki çelişkisi gibidir. Ne diyelim ilmi şeytandan gelenlerin işleri de böyle şeytani, bozuk ve kötü olmaktadır. Birleştirmek yerine böler, vatan toprağına ve milli kamu kurum ve kuruluşlarına sahip çıkmak korumak yerine satmak şeytanın öğrettiği şeyler olsa gerek.

İçki ile içeceği, terörist ile devlet adamlığını, devletin ve milletin birlik bütünlüğü ile bölünüp parçalanmasını, ülkenin doğal kaynaklarına ve toprağına sahip çıkmak ile haçlılara peşkeş çekilmesini de karıştıran başbakana, ayrana “Milli İçki” demesi de yakışmıştır.

Türklerin milli içeceği ayrandır ama milli içkisi de “Kımız” ’dır. Süryani Arapların ise Hamra denilen hurma şarabıdır. Bu İslâm kültü ile unutulduğundan son iki yüz yıl içinde Rakı bu makama oturtulmuştur.

Ey başbakan içki ile içecek ayrı şeylerdir. Kendine güldürdüğünü görmüyorsan aileni bari düşün de cehaletin ile daha da rezil olma emi?





15 Nisan 2013 Pazartesi

MEZARINIZ SİZİN Mİ


 MEZAR TAPUNUZ SİZİN Mİ?

15 Şubat 2013 günü vefat eden kızım Yağmur Yavuz’un defni ikindi namazı sonrasına kaldığından ücretsiz mezar hazırlanması için geç olduğu maddi imkânımız varsa hazır lahit mezarlardan satın aldığımızda defninin hemen yapılabileceği Mezarlıklar Müdürlüğü görevlilerince bana söylenildiğinde param olmamasına rağmen kredi kartını devreye sokup 1.400 TL ödeyerek bir lahit mezar aldım.

Lahit mezar konusunu bilmeyenler için açayım. Yaklaşık “2 metre” derinliğinde dört bir tarafı beton kalıptan ibaret olan üst üste iki kişinin gömülebileceği, ikinci cenazeyi alttakinin “1 metre” kadar üstüne konulan beton kalıplar üzerine döşenmiş toprak üzerine defin etmeye uygun bir mezardır. Çift sıralı, düzenli, yolu yapılmıştır.

Böyle giderse yaklaşık “50 ile 100” yıl içinde asansörlerle inilip çıkılarak defin ve ziyaretlerin yapılabildiği mezarlıkları insanlığın görebileceği inancındayım. Elbette bir üçüncü dünya savaşı çıkıp insanları çöp gibi kıymazsa! Umarım hiç çıkmaz.

Önce Teşekkür;

Bu arada Kartal Soğanlık’ta bulunan Mezarlıklar Mezarlıklar Müdürlüğüne kızımın yıkanması, yıkanırken gerekli Kur’an ayetlerini de okuyabilecek yetkin görevliler çalıştırdığından, cenaze arabasından defni ile görevli imamına kadar her görevliyi temin eden ve ücret almadığından dolayı teşekkür ederim.

Gerek defin işleminde görevli olan imamın gerekse Kartal Cevizli Bankalar Caddesindeki cami imamının kıldırdığı cenaze namazına karşılık bahşiş kabul etmeyen karakterli tutumlarından dolayı bu din görevlilerini de yürekten kutlarım.

Gerçek dindarlığa örnek davranış sergileyen devlet memurlarının azalıp tarihe karıştığı günümüz şartlarında böyle gerçekten dinine bağlı insanları görmek beni çok memnun etmiştir.

Oysa o parayı ben her ne kadar sıkışık olsam da gönlümden koparak vermiştim. Buna rağmen gösterdikleri bu irade beni hala gerçek dindar insanların olduğunu görmem konusunda çok memnun etmiştir.

Benim bloglarımı okuyan, bilenler buna şaşırabilirler. Çünkü ben dini inancı olmayan biri olduğumu açıkça ilân etmiş birisiyim. Buna rağmen, evimde eşime, çocuğuma dini konularda baskı yapmadığımı, hatta eksik dini bilgilerini namaz dualarından namaz kılmaya, çağdaş hukuk biliminin getirdiği adalet anlayışından uzak olan toplumumuzda en azından Kur’an ayetlerinden hadislere uzanan dini akideler doğrultusunda “dini adalet kavramını” öğretmeye gayret ettiğimi, yazılarımın da bu yönde olduğunu da belirtirim. Çünkü dini adalet kavramını bilmeyen İslâm toplumuna çağdaş hukuk biliminin getirdiği adalet kavramını anlatmanın olanaksızlığını da yazmaya başladığımdan beri savunmaktayım.

Bu yüzden dininin adalet kavramlarını bilerek yaşayan bir dindar ile ancak çağdaş adalet kavramını konuşmak olasıdır. Beyni hurafelerle doldurulmuş, Tevhidden, mealden, tefsirden haberi olmayan dindarların kafalarında herhangi bir adalet mefhumu olması olanaksız olduğundan bunlarla doğru-yanlış kavramını tartışmak bile olanaksızdır. Bilinçli, imanlı dindara bu yüzden saygım her zaman olmuştur ve olacaktır.

Diğer yandan ailemde ve çevremde dine inancı olmayan benden başkası da yoktur. Çocuğumun hayvan ölüsünden farkı olabilmesi için de ben, dini inancı olan ailem de inancından dolayı dini ayine itiraz olamıştır.

Şimdi gelelim “Mezar Tapusu” olayına.

Kızımı defnettiğim mezarın halk dilindeki adıyla “Mezar Tapusu” 1.400 TL'yi ödedikten sonra yapılan defninden yaklaşık bir hafta içinde "100 TL" karşılığında düzenlendi ve bana verildi.

Tapu belgesi aslında “tapu” değildi ve üzerinde “Mezar Kullanım Belgesi” yazıyordu. Bu belgenin mezarlık arazisi üzerinde “mülkiyet hakkı vermediği” , kullanım hakkının belediyeye ait olduğu, 634 sayılı “KaT Mülkiyeti Kanununa” tabi olmadığı da açıkça belirtiliyordu. Diğer önemli konu da mezarın kullanım hakkının “25” yıl ile sınırlı olduğu, bir yıl içinde (Lahit Mezar için) yaptırılmadığı takdirde “iki katlı/iki kişilik” olduğundan başkasının üzerine defnedilebileceğine dair uyarı da mevcuttu. Lahit olmayan diğer mezarların ise “5” yıl içinde yaptırılmadığı, sürekli bakımının yaptırılmadığı takdirde kullanım hakkının sona ereceğini yazıyordu.

Bu da şu demekti. Mezar yaptırılmaz, bakılmazsa gömülü bulunan yakınınızın üzerine başkasını gömecekler ve mezara koyduğunuz yakınınızın adı silinip gidecektir.

Eğer yazılı talimatları tamamıyla uygularsanız da “Mezar Kullanım Hakkınız” belirtilen “25 yıllık” süre sonunda belediye görevlilerinin uygun görmesi halinde bir başkasına tahsis edilecektir.
Dörtlük bana aittir. Övünmek, yerinmek ve dövünmek dinen günahtır.


Mezarı yaptırmak ta ayrı bir işlem gerektirmektedir. Önce mezarlık çevresinde bulunan mermercilerle konuşarak bir sözleşme imzalayacaksınız, bir miktar da peşinat bırakacaksınız. Sonra bu sözleşmeyi alıp ona önceden aldığınız “mezar kullanım belgesini” de ekleyerek Mezarlıklar Müdürlüğüne götürüp “mezar yapım ruhsatı” alacaksınız. Bu da bedava değil. Ruhsat için “80 TL” ödeyeceksiniz. Ruhsatınız da inşaat bitene kadar müdürlükte rehin kalacak. Mezarın yapımı bittikten sonra mezarlıkta bulunan görevli noktadan sözleşme metinlerini alıp mezarlıklar müdürlüğüne götürüp ruhsatınızı rehinden kurtaracaksınız.

Bu mezarın satın alınması ve yapımı bana 3.300 TL’ye mal oldu. Bu gün öldünüz sadece mezar masrafınız "3-4.000 TL" dir. Ölmek bile parayla bu ülkede. Dünyada da genellikle böyledir. Buna mevlitler, okumalar, ayinler için yapılan masraflar hariç. Bunları da hesap ettiğinizde en azından "6.000-10.000TL" bir yerde hazır bulundurmanız gerekir.

Ölüm denen şey önceden telgraf çekip gelmiyor ki. Geldiğinde cebinizde paranız var mı yok mu diye sormadan geliveriyor. Siz yok canınızla, kaybınıza yanarken çektiğiniz acıların içinde bir de 3.200 TL masraf yapacaksınız. “25” yıl sonra da bu mezarın kullanım hakkı bittiğinden bir gün gittiğinizde mezarda bir başkasının yattığını gördüğünüzde de yanmayacaksınız.

Olur şey mi bu sayın okuyucular?
Büyütmek için resmi tıklayınız!


Bu devlet Adnan Menderes zamanında da Kore, Kıbrıs gibi sinsi Amerikan savaş projelerine hizmet etmek için asker gerektiğinden çocuk yapmayı teşvik etmiştir. O zamanlar her yere yol yapıldığından vatandaştan zoraki, ama tahıl ama nakdi olarak “yol vergisi” alınıyormuş. Bu da o zamanın şartlarında oldukça hatırı sayılır bir miktarmış. Menderes “Beş çocuk yapandan yol vergisi almayacağım” diye söz vermiş. Bu gün de onun yolunda olan AKP de önce “üç çocuk” ile başlattığı kampanyayı “beş çocuğa” çıkartmıştır.

Çocuk isteyen siyasilerin idaresindeki devlet bu çocukların doğumundan ölümüne onlara hiçbir hizmet vermemektedir. Biz çocukları yapacağız, zaten tek maaşla geçinmenin cambazlık olduğu ülkemizde bu güç bela yetiştirdiğimiz çocuklarımız lise, askerlik çağına geldiğinde devlet onlar ya terör, ya anarşi ya da NATO emrinde çıkan savaşlarda elimizden alacak ve hiçbir sorumluluk taşımadan, utanmadan onların cenazelerini teslim edecek bazılarının da parçası bulunamadığından ağırlık olsun diye askeriye buzhanelerinden temin edilmiş kırk-elli yıllık hayvan etlerini koyduğu tabutlara rükû ettirecektir.

Ya da toplumumuzun genel ahlak yapısına ters düşen sapık dizi filmlerle beyinlerini zehirleyip uyuşturucu bağımlısı, mafya özentili kişilik bozukluklarına sokarak suça ve ahlaksızlığa sürükleyerek ellerimizden alacaktır.

Bunca sorumsuzluk yanında bir de güç bela yaptırdığımız mezarlar da tüm talimatlara uyulduğu takdirde “25 yıllık”, aksi halde birkaç ay veya yıl içinde başkalarına tahsis edilecektir.

Amerika ve Avrupa Birliğinin tayin ettiği kukla işbirlikçi siyasetçiler bu millete parasıyla satın aldığı, yaptırdığı bir mezarı bile “süreli-şartlı” olarak kullandırmaktadır.

Bir devlet düşünün ki o bizim devletimizdir ve kendi kalkınması, güçlenmesi bekası için esas olan vatandaşının çalışması, zenginleşmesi, eğitilmesi için şart olan “iletişim, ulaşım, enerji kullanımı ve eğitim” hizmetlerini dünyanın en pahalı fiyatına satacak, dünyanın egemen güçlerinin çıkarları için açılan terör ve savaşlara asker, onların kölesi etmektedir. Sosyal güvenlik, sendikal haklar, eşitlik, adalet ise ülkemizin ilgi alanına bile girmemektedir.

Bu ülkede sokakta çöp toplayıcılarından iş adamlarına, en küçük memurundan bürokratına “adaletin olmadığı” dile getirilmektedir.

Parasıyla bile vatandaşına bir mezara bile “sahip olma hakkını” vermeyen, kökü dışarıda siyasetçi ve bürokratların ellerinde kalmış bir devlet için savaşmak ve ölmek yani “gazi ve şehit olmanın” ne anlamı var ki?

Takdir okuyucunundur!









10 Nisan 2013 Çarşamba

AKP NİN ÇÖZÜM SÜRECİNDEN EMİNE NİN ÇAĞRISINA




AKP NİN ÇÖZÜM SÜRECİNDEN EMİNE NİN ÇAĞRISINA

1991’de ABD’nin Turgut Özal iktidarının işbirliğinde başlattığı I. Körfez Harekâtının ardından başlayan ABD karşıtlığı sonucunda ANAP iktidarını kaybetti yerine DYP, SHP, RP, DSP, MHP gibi partilerin koalisyonlarından oluşan iktidarlar getirildiler. Bunların ABD-AB karşıtı siyasetleri oldukça ülkemiz büyük küresel sermaye güçlerince planlı olarak ekonomik krizlerle terbiye edildi ve ellerindeki medyayı da kullanarak bu hükumetleri birer vatan haini olarak göstermeyi başardılar.

Bu partilerin içlerindeki sahtekâr, hırsız milletvekilleri ve bakanlar da bunlara çanak tuttular. En sonunda 2002’de AKP iktidarı başımıza getirildi.

Geçmiş hükumetlerin bütün başarısızlıkları, ordu içindeki laik, rejim yanlısı kadronun da terör olaylarındaki bazı gizli faaliyetleri de “vicdan muhasebesi” benzeri tartışmalar eşliğinde gözden düşürüldü.

AKP hükumeti her türlü adaletsizliği, zorbalığı, silahlı çıkar gruplarını hedef almış, halkın huzuru için savaşan bir kahraman olarak gösterildi ve bunun için her şey yapıldı.

Halkımızın yarıya yakını zaman içinde AKP’nin aslında “kendisine muhalif yapılanmaları” yok eden ama kendi yandaşlarına her türlü kanun dışı işlerinde kapıları aralayan işbirlikçi bir parti olduğunu kolayca anladılar.

Anlamayanlar da başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın gizlice terör örgütü ile yaptığı görüşmelerin, büyük devletlerle ülkemiz ve bölge ülkelerinin köleleştirilmesinde bir taşeron olduğunu görmeleriyle doruğa çıkmıştır.

“Biz yapacaklarımızın işaretini önceki yaptıklarımız işlerle verdik. Anlayan anladı, anlamayan anlamasın!” diye her şeyi itiraf eden özü Çemişkezek’li Rum olan Süryani Bülent Arınç’tan, “Geçmişte bize ille de böyle olacaksınız diye bazı dayatmalar oldu. Biz de dayatmalardan kurtulmak için batıyla ittifak yaptık!” diyen Fethullah Gülen’e rağmen aymayan halkımızın büyük çoğunluğu ve yandaş medyası hala AKP’nin arkasında sabırla durmaktadırlar.

AKP’nin başlattığı “çözüm süreci” özünde devletin anayasal düzeninin, hukuk sisteminin, haritasının değiştirilmesini, Ortadoğu coğrafyasının su dâhil bütün doğal kaynaklarının emperyalist batılı devletlerin idaresine verilmesini sağlayacaktır.

Terör örgütü silah bırakmayacak, Suriye, İran ve Kafkasya’ya yönlendirilecek, ülkemiz önce Kenan Evren Rum’unun imzaladığı şekilde sekiz federe bölgeye ardından da 36 ayrı parçaya bölünecek, etnik farklılıklar kışkırtılacak, herkes birbirine girecek akan kan yollara, nehir yataklarına sığmaz hale gelecektir. Batılı devletler istediği sürece terör örgütü ülkemize saldırmayacak ama hükumet bir batı karşıtı eylem veya söz ettiğinde tekrar hortlayacaktır.

Başsız ve korumasız kalan geniş Ortadoğu topraklarında emperyalizm de bölge halklarının doğal kaynaklarından emeklerine azgın bir sömürgeci haline gelecek, gittikçe semizleyecektir.

Kendi kamuoyunu savaşa ikna edebilmek için çıkarttığı sahte ekonomik krizlerle batılı ülkelerin halkları savaşlara mecbur bırakılacak şekilde fakirleştirilmekte, dünün zengin batılı ülkelerinin tek tek iflasa sürüklenmektedir.
Böylece refaha alışmış, uyuşturucu ve seks ile safahata düşürülmüş batılı halklar gelen kıtlığa dayanamayacaklar ve savaş propagandalarına, Türk-Müslüman düşmanlığına, Haçlı Seferi kampanyalarına destek verecekler ve böylece büyük kıyımların yaşanacağı korkunç savaşlara zemin hazırlanmış olacaktır.

Özünde, Tevrat’ın, İncil’in ve Kur’an’ın kökeni olan Sabi dininin Hıristiyan görünen Süryani Arap, Rum ve Yezidi Kürt’lerinden oluşan AKP hükumeti Irak sınırımızda kurdurduğu “Özerk Kürdistan’ın” yanına bir de “Süryani Özerk Vilayeti” eklemeyi başarmıştır.

AKP hükumetinin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, sözde akan kanı durdurma bahanesi ile yaptığı çağrılara ve attığı yalanlara eşlerini de katmışlardır. Başbakanın eşi olan Siirt Süryani’si Arap Emine Erdoğan da kampanyada yerini almıştır.



EMİNE ERDOĞAN’IN ÇAĞRISI

Emine hanım yaklaşık 10 yılı aşkın süredir aralıksız başbakan olarak görev yapan eşine yeri geldikçe destek olan çıkışlar yapmakta ve bu çıkışlarıyla da kadınları, anaları etkilemeyi hedef almaktadır.

Bu çok doğal ve yerinde bir davranıştır. Herkes için iyi olacağına inandığı bir konunun sadece erkeklerin değil, bundan etkilenen kadınların, anaların da elleriyle, dilleriyle sürece katılımlarını sağlamaktır.

Bu gün de eşinin İmralı ile birlikte yürüttüğü sürece katkı istemiş yine “akan kanın, anaların, eşlerin yürek acılarının dinmesi için” bu anlaşma çabasına katkılarını istemiştir.

Akan kanın dinmesini kimse benim veya benim gibi terörle mücadele etmiş emekli ya da çalışan polisler, askerler kadar isteyemez.

Hatta elan silahaltında vatan hizmetlerini yapan “sağ dönebilecek miyim?” kaygısı içinde tezkere bekleyen askerler, onların aileleri ve askere gitmek için gün sayan “sağ salim dönüp dönemeyeceği endişeleriyle” yüreği kabarmış gençler ile aileleri kadar isteyemez.

Devlet memurları yönetmeliğinde Şark Hizmeti olarak bilinen bu doğu görevi için görev emri tebliği edileceği günden orada görev alıp ilk taciz atışı olaylarından silahlı çatışmalara girinceye kadar insanın en çok istediği şey bu terörü ve onu çıkaranları her an lanetlemektir.

Çünkü herkes sonunda bir can taşımakta ve sorumluluğunda eşi, evlatları ve öteki aile üyelerine karşı da sorumluluklara sahiptirler.

Bu yüzden şark hizmetine gitmiş ya da şarkta kışlaya teslim olmuş vatan evlatlarının yüreğinden geçen en masum düşünce bu belanın bir an önce bir şekilde, insan eliyle olmazsa tanrı eliyle her nasıl oluyorsa bir an önce bitmesidir.

Bu korkaklık değil insanca yaşama arzusunun verdiği bir yakarı, dileme, umuttur. Bu umudu duymaya, açıklamaya bu insanların hakları vardır.

Bilgisayar başından “yok terör örgütüyle her türlü anlaşmaya karşıyız, her türlü çözüme karşıyız!” sloganı atan, sıcacık evinde klavye başından ya da TBMM kürsülerinden açıklama yapmak bu bölgede görev yapmayanlar tarafından yapıldığında gerçekçi değildir.

Terör gerçekten çözülecek ise bir daha halkımızın evlatlarının kanlarını içmeyecekse, sokaklarda çöp kutularına konulan bombalarla, şehir içinde yolu kesilip yakılan belediye otobüsleri içinde can vererek bir anda insanların dünyası kararmayacaksa, askerlik görevi veya şark hizmeti adı altında yapmak zorunda olduğu göreve giderken geriye sağ ve tek parça olarak dönme endişesi taşımayacaksa niye olmasın?

Elbette bu, emperyalist devletler ile işbirliği yapan başımızda devlet adamı olarak bildiğimiz işbirlikçilerle kurulan 21’ncü yüzyılın Ortadoğu ülkelerine yeni şekil ve düzen vermek isteyen çok uluslu bir sömürü projesinin ilk aşaması için kurulmuş örgütün beş bin kişilik kadrosuyla bir milyon askeri olan Türk Silahlı Kuvvetlerine silah bıraktıran bir zafer olarak nitelenmezse, devletin bölünmesini parçalanmasını getirmezse, belirli bir etnik ve dini grubun Monarşik saltanatına dönüşmezse ve dönüşmeyecekse niye olmasın?

Buraya kadar Emine hanımın kendi evlatlarını askerlik hizmetinden sıyırtmayı başarmış mahir bir anne olarak, başlarına düşen terör kayasının altına itilmekten kurtulamamış anaların evlatlarını ve gözyaşlarını hesap, ederek çağrı yapmasını olumlu bir empati olarak görmek yerindedir.

Emine hanıma bu çağrılarına istinaden bir de şu soruyu sormak isterim;

Terör örgütü devletin adını, anayasasını, haritasını ve her şeyini değiştirmek ve özerk Kürdistan bölgesi kurulmasını istemektedir. Bunlara herkesin karşı olmasına rağmen diyelim ki siz yaptınız oldu. Peki PKK gerçekten silah bırakacak ve komşularımız olan ülkelerde eşinizin katkılarıyla oluşturulan ÖSO tarzı yapılanmalara katılarak oralarda kan dökmeyecek mi?

Ve;

-Sizce sadece ülkemizin bölünmesi pahasına yapılacak bir anlaşma tatmin edici midir? Komşu ülkelerde hem Müslüman hem de soydaşını olan Arapların kadın ve çocuklarının arzlarına geçilmesi, kanlarının akıtılması, ömürlerini verdikleri birikimlerinin ellerinden çıkartılması, köleleştirilmesi sizi rahatsız etmiyor mu?

-Siz eşinizin komşu Müslüman ülkelerde emperyalizmin çıkarları için savaşan terör yapılanmalarına destek vermesine, bu işte orduyu ve emniyeti kullanmasına karşı niye bir çağrı başlatmıyorsunuz?
Kenan Evren'in imzaladığı SEKİZ eyaletli Türkiye Haritası

Emine hanım bu işlerden anlamadan ya da art niyetli konuşmaktadır. Biz gene de biraz açıklama yapalım;

Bilinen ve uzlaşılmak istenilen terör örgütü 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi Suriye’ye kayınpederi M.İ.T görevlisi bir pilot albay olan Urfa kökenli Süryani (Gregoryen Ermeni) Abdullah Öcalan’a bizzat 12 Eylül 1980 darbesini yapan Amerikancı cunta tarafından kurdurulmuştur. Aynı cunta, “Solcu, Komünist” olarak tanımladıkları o zamanın “yüreklerinde ırkçılık ve ayrılıkçılık hisleri barındırmayan” antiemperyalist yani batılı sömürgeci devletlere karşı olan ve herkesin alın terleriyle iş ve aşını sağlayabileceği Sosyalist bir düzeni istemekten başka suçları olmayan vatansever insanları cezaevlerinde, “ülkücü görünen cezaevi görevlilerinin” kullanılmasıyla hak etmedikleri işkencelerle devlet ve Türk düşmanı etmişlerdir.

Ardından Amerika ce Avrupa Birliği ülkelerinin destekleriyle (AB istedi yaptık dümeniydi bunlar) çıkartılan af dâhil muhtelif hafifletici yasalarla serbest bırakılan bu gençler kendilerini Apo şeytanının çiftliğinde bulmuşlardı.
İhsan Doğramacı

Serbest kalanlar dağlardaki çiftliğe koşarlarken TRT televizyonlarında cunta hükümeti “TSK’nın Modernizasyonu” konularını tartışıyordu. Bunu tartışanlar zaten 12 Eylül 1980 olaylarının da kurgulayıcılarıydılar. 1982 Anayasası profesörü Orhan Aldıkaçtı, Y.Ö.K başkan İhsan Doğramacı, her pisliğe imzası olmazsa rahat edemeyen geçenlerde ölen ProfesörToktamış Ateş ve yanlarına aldıkları birkaç yüksek rütbeli muvazzaf veya emekli subayın kafa sallamalarıyla birlikte halka gecenin 23.00’ü ile 03.00’ü arasında şöyle diyorlardı;

NOT:(Yazı tam bu noktada iken kızımı kaybettim. Aşağısı sonradan, 10 Nisan 2013’te eklenmiştir. Bazı eklemeler de yapılmıştır.)

“Türk Silahlı Kuvvetlerinin elinde 1952 Kore savaşlarının ardından NATO’ta girmemiz nedeniyle verilmiş atıl durumda, verimsiz araçlar, silahlar, teçhizat ve mühimmat vardır. İngiltere İRA ile, İspanya ETA ile çağdaş savaş tekniği olan “Gerilla Savaşında” tecrübe kazandılar ve caydırıcı oldular. TSK’nın da acilen benzer bir eğitime ihtiyacı vardır!”

Açık Oturum programını yöneten spiker soruyor, cevaplar geliyordu;

- Bu durumda gerilla eğitimini TSK’ya verebilecek bir gerilla ordusunun da kurulması gerekiyor. Bu gerilla ordusu nerede kurulacak ve bu eğitim kaç yıl sürecek?

- Herhalde buğday ambarımız olan İç Anadolu’da, sanayi bölgelerimiz olan Ege ve Marmara ya da dış müdahaleye en açık durumda olan Karadeniz bölgesinde değil elbette.

- O halde doğu ve Güneydoğu Anadolu’da mı kurulacak?

- Elbette en uygun bölge orasıdır.

Bu konuda 2007 yıllarında Yunan Genelkurmay Başkanı bile ülkemizde yapılan bir NATO toplantısında “PKK terör örgütü TSK’yı çok iyi eğitti!” tanımını yapıyordu.

Diğer yandan ANAP hükumeti görevi aldığından beri bütün basın günümüzdeki AKP iktidarının yaptığı gibi tüm basını ya satın almış ya da bir şekilde susturmuştu ve tek muhalif Gırgır dergisiydi. Onu da ÖZAL’ın yalaka iş adamlarından birisi dört katı fazla para ödeyerek satın alarak devreden çıkartmıştı.

Satın alınmış ve diğer yalaka medya o günlerde de “Amerika’nın Ortadoğu’daki monarşik yapıları tasfiye ederek bölgeye demokrasi getirmesinin zamanının geldiği ve bu konuda Türkiye’nin ABD’nin jandarması olması gerektiğine halkı ikna etmek için gene yalaka gazeteciler, profesörler, iş adamları her akşam ekranlardan halka bu fikirleri maharetmiş gibi şırınga ediyorlardı.

1984 Eruh baskınıyla faaliyete geçirilen “ayrılıkçı” Süryani Arap-Yezidi Kürt- Gregoryen, Katolik Ermeni yapılanması olan ve “Ne idüğü belirsiz dört beş çapulcu” olarak tanımlanan malum terör örgütü 1991 I. Körfez krizinde ABD yanında olmuş, Irak Kürtlerini silahlandırmış ve Irak’ta Saddam rejimi karşıtı hareketin fitilini tutuşturmuştu. Celal Talabani ve Mustafa Barzani’ye Turgut Özal tarafından “Kırmızı diplomatik T.C pasaportu” verilmiş, Amerika ve Avrupa Birliğinin başkanları ve ileri gelen Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda gibi devletlerin başkanlarıyla da bağlantıları sağlanmıştı.

Avrupa Birliği ülkeleri kaçak işçi ve uyuşturucu ticaretini rahatça yapabilmesi için terör örgütüne her türlü kapıyı açmışlardı. Hatta işçi olarak bulunan vatandaşlarımızdan haraç toplamasına bile göz yumuluyordu.

Ülkemizde ise köy basmaktan çocuk öldürmeye, kamu hizmet araçlarından Jandarma, Polis araçlarının yakılmasından içlerinde insanlarıyla ev, otobüs yakmalarına, güvenlik birimlerinden okullara ve işyerlerine, oradan halkın yoğun olduğu kalabalık iş ve dinlenme merkezlerine kadar her ortamda çöp kutularına bombalar koyup halka zulüm etmesine kadar her türlü faaliyetine göz yumularak örgütün kendisine eleman toplamasına ve mali kaynaklar sağlamasına izin verilmiştir.

Geçen otuz yıl boyunca 50.000 kadar insanımızı kurban alan bu “TSK’nın Modernizasyonu ve Gerilla Savaşında Eğitilmesi” projesi başta ülkemiz ile diğer üç devletten toprak alarak Büyük Kürdistan kurma hayallerinin 2/4’ünü gerçekleştirebilecek kadar güçlendirilmiştir.

Böylece 21’nci yüzyılda Amerikan İmparatorluğunun çıkarlarına jandarmalık edecek “gerilla savaşında tecrübeli” bir TSK bence NSK (Nato Silahlı Kuvvetleri) yaratılmıştır. Otuz yıl boyunca bu iç savaştan kaybedilen çocuklarımız özünde ne bir vatan savunmasında ne de din savunmasında ölmüşlerdir. Bu bağlamda şehit değil, Amerikan çıkarlarının jandarmalığını yapacak bir ordu ve emperyalizmin Türk ve Müslüman dünyasına kolay girmesinde “içerden kale kapısını açan” Türk ve Müslüman maskeli Yezidi Kürt, Arap, Rum Süryani ve Ermenilerin bölgedeki devletlerin başlarına hükümran olabilmelerini sağlayacak ihanet projelerinin “Eğitim Zayiatıdırlar!”

İster beğenin ister beğenmeyin işin özü budur.

Fethullah Gülen 1991'de Papa II. Jean Paul'dan Sadakat Nişanı alırken
Diğer yandan aslında bir Süryani Ermeni olan Fethullah Gülen özellikle her ikisi de Tunceli Çemişkezek kökenli Süryani Rumlar olan Kenan Evren, Turgut Özal himayesinde ABD başta olmak üzere SSCB’den yeni kopmuş Türk ve Müslüman devletlerine asrın Şeyhülislâm’ı gibi tanıtılıyor, devlet eliyle verilen kredi ve ödeneklerle bu ülkelerde “Gülen Cemaat Okulları” açması teşvik ediliyordu. Günümüzde 192 ülkeye kadar yayılmış bu Amerika ve Avrupa Birliğine teslimiyeti öğreten bu çakma sözde Türk Okulları emperyalizme göbekten bağlı, düşünemeyen işbirlikçi kendi halkını ve ülkesini bir tek sigaraya satan beyinler yetiştirmeyi sürdürmektedir.

Yandaş yerli ve dış kaynaklı basınların da etkisiyle Gülen’in “teslimiyetçi” fikirleri halka tanrı emriymişçesine şırınga edilerek halk hipnoz yöntemiyle ikna operasyonlarına tabi tutulmaktadır.

AKP hükumetinin ve başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Süryani’sinin Siirtli Süryani eşi Arap Emine’nin çağrılarıyla başlattıkları “Silahlar sussun, akan kan dursun!” sloganlı barış ve birlik çağrılarının arkasında 4.500 yıldır dağlarda sürgün yaşayan Arami-Harami/ Süryani/Ermeni iktidarında yeni Bizans yatmaktadır.
Süryani Fethullah Gülen Süryani papazı Yusuf Çetin ile

Ancak farz edelim ki istedikleri gibi olsun ve halkımızın akan kandan, evlatlarını kurban vermekten bıkkınlarından da yararlanarak bölgede ülkemizin haritasını ve adını değiştirecek bir projeyi gerçekleştirmiş olsunlar.

1979’da İran’da Humeyni de bu kadronun desteğiyle iktidar olmuştu. Bu gün İran kendi rejimini yaratan kadroya meydan okumaktadır. Yarın öbür gün bu iktidar da benzeri bir durum sergilediğinde adı PKK olmasa da başka bir şey olabilecek yeni terör yapılanmalarını emperyalizmin körüklemeyeceğini kimse garanti edemez. AKP değil emperyalizm bile garanti edemez.

Bu durumda bir iktidar ve koltuk uğruna sadece ülkemiz bölünüp dağılmakla, etnik çatışmaların kucağına itilmekle kalmaz her ülke her millet bundan nasibini alır.

Müslüman ve Türk maskesiyle emperyalizmin işbirlikçiliğini yapan AKP ve yandaşları da bu ülkenin, bu toprakların insanlarıdırlar. Bu devletin adını, dinini, tarihini, haritasını değiştirirken çok iyi düşünüp karar vermek zorundadırlar.

Yoksa gün gelir, etrafları kale duvarları gibi surlarla çevrili, silahlı özel güvenliklerin koruduğu Saklıbahçe konutlarındaki sırça köşklerinden kaçmak ve sığındıkları ülkelerde de hapishanelere düşmek zorunda kalabilirler.
Marcos Filipinler'de ABD kuklasıydı. Çaldığı paralara ABD el koydu, yiyemeden öldü.

Filipinli Ferdinand Markos ile eşi İmelda Markos’un yaşamları buna en iyi örnektir.(Tıkla)


Başbakan’ın son zamanlarda oluşturduğu ve adını “Âkil Adamlar” koyduğu 1950’leri, 60’ların ve günümüzün porno yıldızlarından sosyete fahişelerine kadar adları sanatçı olanından “her günün adamı olmayı ilke edinmiş dönek, kaypak, kişiliksiz ve hiçbir şey üretmemiş üniversite hocasına, yandaşından satılmışına basın mensuplarından ibaret bir takım satılmış işbirlikçiler halkı bölünmeye, birbirleriyle boğuşacakları korku günlerine, sömürgeci batılı devletlere teslim olmaya, evlatlarını, vücutlarının parçalarını kurban ettikleri terör oyunlarına, üstüne bastığı toprağın suyundan çiçeğine, tahılından meyvesine madeninden havasına, ağaçlarına her şeyine kadar vaz geçmeye ikna edeceklermiş.

Etsinler de görelim!

Takdir okuyanındır!
İşte ihanetin ücreti. Az para değil:))

 





PKK'nın gerçek kuruluş amacını Yedi yıl önce yazmıştımç Bu gün dedğim gerçek olmaktadır.;
http://keykubat.blogspot.com/2011/10/pkk-tarihi-basindan-bu-gune_3834.html#axzz2EHfEVaOq











4 Şubat 2013 Pazartesi

TURKLER MI ALMANLAR MI GENETIK OZURLU


GENETİK ÖZÜRLÜ TÜRKLER Mİ ALMANLAR MI?

Sayın Türker Ertürk’ün, Recep Tayyip Erdoğan ile Kemal Kılıçdaroğlu arasında yeni ortaya çıkan “AB-Şangay tartışmasını esas alan yazısında bahsettiği, Araplar ile Türklerin genetik olarak yaratılış özürlü olduklarını iddia eden 2002-2009 yılları arasında Berlin Eyaleti Maliye Bakanlığı görevini yapmış Alman Thilo Sarazzin’in 2010’da yayınladığı “Almanya Kendini Yok Ediyor (Deutschland Schafft Sich Ab)” adlı kitapta yer aldığını ve bunları başka kişilerin benzer çıkışlarının takip ettiğini yazması beni üzmüştür.

Almanların Genetik İnsanlık Düşmalıklarına bir başka örnek
Almanya’da bulunan “Türk” kimlikli vatandaşların %80’i 1568’lerden beri batılı ülkelere sırtını dayamış, onların destekleriyle isyanlar çıkartan, ancak dağ eşkiyaları olmaları yüzünden “devlet yürütecek medeni yeterlilikte olmadıkları için” 1961’den itibaren batılı ülkelerde “işçi” olarak istihdam edilen, İncil-Tevrat okuyan Yezidi Kürtleri Süryani Arap, Ermeni ve Rumlardır. Yani “Ay Tanrısı Kültü” ne de sahip olan Almanların aynı zamanda hem din hem de ırk kardeşleridir.

1970’lerden bu yana bu kardeşlerini sağ-sol, Alevi- Sünni, Türk-Kürt çatışmalarının çıkarılmasında, kullanmak için istihbarat kurumlarında eğitmişler, ceplerine paralar koyup, aylıklar bağlayıp ülkemize yollamışlardır. Bazılarını yazar-çizer bazılarını da anarşist yapmışlardır.

Yani Türk dedikleri kendi soyları, kendi köleleridirler. Bu insanları, kendi anavatanlarında kendi kardeş halkları ile çatıştırıp doymak bilmez sömürgeciliklerine alet etmişlerdir.

Gelelim “Genetik Özürlü Kavimler” aslında kimlerdir sorusuna?

Gerçekten iddia edildiği gibi Türkler ve Araplar mı yoksa başkaları da var mı?

Türkler gerçekten bu gruba dâhil mi?
Üstün olan ırk niye üstünlük kovalasın ki?

Günümüz Avrupa ve Amerika devletleri her ne kadar materyalist ve Darwin’in Evrim teorilerinin sahibi olan toplumlar olsalar da elan kendi halklarına da bizim gibi yönettikleri devletlere de din merkezli siyasetleri uygulamaktadırlar.

11 Eylül 2001’de kendi kurdukları terör örgütü El Kaide’nin üzerine attıkları, aslında gerçek suçu ABD başkanı Bush’un güvenlik şirketi sahibi olan kardeşinin işlediği bilindiği halde yeryüzünü işgal gerekçeleri buna dayalı olduğundan üstünü örttükleri kendi haklarını katletme alçaklıkları olan ikiz kuleler rezaletinin ardından “Haçlı Seferi” ilan etmişlerdir.

14 Mayıs 1950’den beri Müslüman görünümlü, özünde Süryanilik olan Nurculuk akımını milletimize dayatmışlar ve hala Fethullah Gülen ile bunu sürdürmekte ve tüm Müslüman dünyasına da dayatmaktadırlar.

Dayattıkları din, 12’ncü yüzyılda kurulan daha sonra Masonlar adını alan Tapınak Şövalyeleri tarikatının “şeytan ibadeti” kültüne dayalı dindir. Sünni Müslümanların bütün ibadet tarzlarını bire bir uygulayan ve kendilerini “Hazreti Yahya Hıristiyanları” olarak tanımlayan, batılıların Saint John, Jesuits (Cizvitler) Hıristiyanları olarak bildiği bu din hem Masonların hem de bu gün Nurculuk ve Gülen’cilik akımlarıyla Müslümanların hatta Hıristiyanların da dini olmuştur.

Süryanilik olarak bildiğimiz bu dinin öteki adı da putperest Sabilik dinidir. Sabiler, âdem peygamberin oğlu Şit’in, batılıların deyişleriyle Seth/Set’in Nil vadisine yerleşerek “Bataklık, Sazlık Kültü” olarak ta bilinen “Ay Tanrısı Kültü” nü kurduğu Sabilerin bundan üredikleri sonradan oradan da kovularak Ürdün Nehri yamaçlarına sürüldükleri anlatılır.

Tufan sonrası Tevrat’ta da geçen Nuh oğlu Ham peygambere verilen Kenan Toprakları (Dicle- Akdeniz arası Sina yarımadası dâhil) üzerinde bulunan bu Ürdün/Şeria Nehri yamaçlarında, kıyılarındaki bataklıklarında yaşadıkları bilinmektedir.

Mısırlı tarihçi Manetho’nun yazdığı Mısır Tarihi kitaplarının Yahudi tarihçi Josephus Flavius’un Grek tarihçi Apion ile atışmalarında ortaya çıkan Maneto’nun bu kitaplarındaki belgelere göre, Sabilerin benzeri olarak Yahudilerin de cüzzam ve sair bulaşıcı hastalıklara yakalanmış ve piramitler iççin taş çıkartılan ocakların bulunduğu Avaris kıyısına sürüldüklerinde piramit tapınaklarının başrahibi, büyücü, sihirbaz Osarsif’in önderliğinde isyanlar Mısırı bir süre yönettikleri ve II. Ramses tarafından Kızıldeniz bataklığını takiben önce Sina yarımadasına oradan da Ürdün Nehri vadisine yerleştiklerini gözlediğimiz Yahudilerin gerçekte tanrının seçtiği değil aksine def ettiği, şefaatinden yoksun bıraktığı sürdürdüğü kavimler olduğu ortaya çıkmaktadır.

Rahipleri Osarsif’in de Kızıldeniz bataklığından sağ olarak Sina çölüne geldiğinden kendisine Mısır firavunlarınca da sevilen bir ad olan Mosis/ Musis/Muşi yani Musa adını aldığını bu kaynaklarda görüyoruz.
Sözde Yahudiler Kızıldeniz'İ geçerken

Yahudilerin ve Musa’nın cüzzamlı oluşları Tevrat’ta defalarca işlenmektedir. Musa’nın Allah ile konuşurken gömleğinin göğsünden içeri soktuğu elinin beyazlaması, Levililer kitabında cilt hastalıklarının anlatıldığı bölümde “kırmızı et” olarak görünen (Trkç- Alaten) cüzzam hastalığının kötülüğünün işlenmesi ve dikkat edilmesi, Yahudilere, hastalıklılar ve suçlular için “ikinci şehir” inşa etmeleri gibi çok sayıda konuda cüzzamlı oluşları işlenmektedir.

İslâm kültüründe de bu bilinmektedir ve Evliya Çelebi 158’de seyahat ettiği Süphan dağını anlatırken dağın özelliklerini bir güzel anlatır ve şöyle bir ifadede bulunur; “…Allah bu dağı öyle güzel şekilde donatmıştır ve bereketlendirmiştir ki bir Yahudi bu dağa çıksa kendiliğinden ölür!”

Yahudilerin Allah’ın bereketinden yoksun bırakıldıkları inancı. Tevrat’ın tanrısı Yahve’nin Musa önderliğindeki Yahudilerle ilk savaştığı kavim Mısırlılardır ve onları muhtelif olaylarla dize getirip Yahudilerine özgürlüğü kazandırmasını takiben ikinci olarak Ürdün nehri kıyılarında yaşayan putperest Sabilere saldırtır. Yahudilere verdiği topraklar da onlarınkilerdir.

Ancak, Yahudi büyücü Musa’nın dini de Sabi dininin “putperestliği” iptal eden şeklidir. Dinleri aynıdır. Tanrıları aynıdır fark putperestliğin iptalidir. Kur’an’da İbrahim’in “Hanif Müslüman/Sabi” yani putperest olmayan Sabi olduğu işlenir.

Bu durumda, Mısır’dan sürülen Osarsif’in cüzzamlılarından önce Sabiler de aynı şekilde buralara yerleşmiş kavimlerdi. Büyücü ve rahip Osarsif/Musa üstün büyü gücüyle Sabileri idaresine alıyor, soykırıma uğratıyordu. Çünkü yeryüzünde yerleşecek başka boş yer yoktur.

Ay Tanrısı Sin’in kızı Ruha’ya (kovulmuş-düşmüş şeytan) tapınan bu Sabilerin dini Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet dinlerinin de temelini oluşturur.

Çok zeki olduklarını söyleyen Almanlar da güneşi değil ayı esas alan şeytan ibadeti merkezli Ortodoks Hıristiyan’ı olduklarından ve bu dinin ensest ilişkiyi benimseyen geleneklerine de sahip olduklarından pek zeki oldukları düşüncesine katılamıyorum.

Gene bu kültten doğan Mason dinini benimsemiş Amerikan sermayesi ile I. Dünya savaşını başlatan ve yeryüzünde yaklaşık 16 milyon insanın ölümüne neden olan yetmez gibi aynı Amerikan sermayesinin desteği ile halka reklam edilmiş Hitler sapığının ya da onu yönlendiren Alman Rockefeller sermayesinin ardına ikinci kez düşerek “Avrupa’nın idaresi bize verilecek” umuduyla bu kez 25 milyon kadar insanın ölümüne neden olmuş, tescilli Yahudi soykırımını yaparak Ortadoğu’nun ve dünyanın başına musallat bir İsrail kurumasının şartlarını hazırlamış Almanlar gerçekten zeki olabilirler mi?
Üstün zekalı (!) Almanlar,Yahudileri böyle kıymışlar!

Hele hele, kendilerine verilen bu vaatler yerine kafasına iki kez yediği Amerikan bombaları ile dünyayı Amerikan İmparatorluğu haline getiren ve kendisi hava alan Almanlar için “zekâ” kelimesi biraz abartılı kaçmıyor mu?

I.Dünya Savaşında dedemin Galiçya (Polonya’da Rus sınır bölgesi) Alman ordusunda görevliyken, orada Rusları geri püskürttükten sonra Çanakkale’ye destek olarak geldiklerinde gazi olmasının getirdiği Türk-Alman dostluğunun hatırına bunları yazmak istemezdim.

Çünkü biliyorum ki birçok Alman arasında bizi seven çok insan var. Ama kendini bilmezlere de haddini bildirecek bilgi ve görgüden de yoksun olmadığımız göstermek için de yapacak başka şey de yoktur.

Herkes şunu bilmelidir ki, yeryüzünde sürgün kavim olan Yahudilerin “Topuk Tutan/Hileci” Yakup’larından Grek Hileci mantığına (İslâm’a da geçmiş bulunan Hermetizm) dayalı “yalancılığı esas almış” Hıristiyan Kültü batıya yalancılığı ve sahtekârlığı aşılamıştır.

Alman, Arap ve Türk toplumları da bu hastalıklı toplumların dinlerine girmiş olduklarından bence aralarında zekâ farkı yoktur. İspanyolların, Portekizlilerin dünyayı işgal ettikleri ardından İngilizlerin bu görevi devraldığı Avrupa tarihinde Almanlar papanın ardında batılı krallara taç giydiren bir toplum olmakla avunmuşlardır.

Aynen, Osmanlı’nın hilafetle avunması gibi. İki toplum da din temelli bir idarenin içinde ermiş, ikisi de I. Dünya savaşında aynı cephede batı sömürgeciliğine karşı birleşmiştir. Bu tesadüf değildir.

Bu Alman yazara bu konuyu tekrar düşünmesini öneririm. Eğer Almanların bin yıllık taç giydirme görevlerinden gelen bir saygınlıkları olmasaydı şu ana kadar çok daha kötü yerlerde olurlardı. Türkler kadar da ayakta kalmaları söz konusu olmayabilirdi.

İki dünya savaşının ardından Hıristiyan kardeşliği bahanesiyle Almanlar Amerika tarafından vat edildiği kadar olmasa da yükseltilmişlerdir. Oysa bizim ülkemizde elektrik santralı kurulmasına bile yıllarca olanak tanınmadı. Daima, anarşi, terör, kardeş kavgaları, etnik ve mezhep sorunlarıyla boğuşturulduk ve hala da öyleyiz.

Yeryüzünü yöneten Hıristiyan dünyanın bir parçası olan Almanların onca hizmetlerine karşın bulundukları siyasi ve ekonomik konumları Türkiye gibi ülkeler için cazip olabilir ama başka ülkeler için o adar olmasa gerekir.

Dost acı söyler Alman kardeşlerim.

Soyla uğraşanın soyuyla sorunu vardır. Siz de uğraşıyorsanız sizin de sorununuz vardır ve önce bunu çözerseniz kendinize de insanlığa da daha yararlı olursunuz!

Çünkü biz Türkler sizin tanrınızın seçtiği cüzzamlı Yahudilerin bile sağlık bulmak için aralarında yaşadığı, sizlerin de bu hallere gelmenizde faydası olmuş, yeryüzüne adaleti, medeniyeti getirmiş bir milletiz.

Biz sürülerimizi otlatmak için izin istedik, siz ise bizi vergilerle, askeri saldırılarla ezmeye kalktığınız için geçmişte bizim işgallerimizi yaşadınız. Atalarımız, atalarınıza hak ettiklerinin çok altında cezalar vermişlerdir ve asla soykırımcı olmadık!

Bizde böyle hastalıklar, ırkçılık sapıklıkları yoktur. Bu güne kadar hiçbir “Pan Türkçü” Türk kökenli olmamıştır.

Türkçülük yapanlar hep sizlerin başımıza sardırdığı Slav, Kürt, Yahudi kökenlilerdir.

Türkler Irkçılıktan, haksızlıktan muaf millettir.

Bu gün bizi yöneten, dün Osmanlı zamanında yönetsinler diye görevlendirdiğimiz memurların soylarıdır. Yani, Yahudiler, Araplar, Grekler, Slavlardır.

Ayrıca bunların ataları da sizlerle işbirliği yaptıkları için devleti batıranlardır. O yüzden başımızda onları gene sizler tutmaktasınız.

Bu da demek ki adı Türkiye olan bu topraklarda sizin seçtikleriniz idareciler bütün geri zekâlılıkların da sorumlularıdırlar. Türk milleti her türlü iftiradan, suçlamadan, aşağılamadan muaftır.

Ülkemizde gördüğünüz bütün sorunlar sizlerle işbirliği etmiş, sizden olan, soylarını sizlere bağlayan asilerin, sinsi işbirlikçilerin soyları, sizlerin atadığı memurlardırlar.

Türk milleti “ensest ilişkiye giren şeytan tanrıların, onlardan gelen babaların soylarından ürememişlerdir.”

Sezar’ın hakkını Sezar’a Türk’ün hakkını Türk’e verin!

İki dünya savaşında işlediğiniz insanlık suçlarını sizden başka işleyen bir millet yeryüzünde bilinmemektedir.

Tarihin yazmadığı bunca ağır suçu işlemek için “Üstün Irk” mı olmak gerekir, yoksa haşeratlardan da aşağı olmak mı?

Haşaratlar bile bizim boyutumuzda olsalar yeryüzünde hayvan bırakmazlardı. Ayrıca bu kadar ağır suç işleyen, acıkmadıkça, gerekmedikçe saldırıp yok eden bir haşarat daha tespit edilmemiştir. Almanlar ve batılılar bu insanlık dışı işi çok iyi yapıyorlar.

Haşaratlar bile aşağılanmada işledikleri suç bakımından batılı insan kılıklı böceklerle kıyaslanamayacak haldedirler. Böcekler daha saygın kalmaktadırlar.

Tevrat Babil’in Yıkılışı Bölümünde (Genesis) de eski dini metinlerde de anlatıldığı gibi tanrı soyuyla insanlar savaşmışlar, yenilmişler ve uzun bir dönem göklere çıkma yasağı cezası almışlardır. Göçer toplumlar bu yasağa uyan, oldukça uzun olan bu süre içinde yeryüzünün insan ve hayvan yaşamına uygun olabilmesi için ekolojik dengeyi korumakla görevli kavimlerdir. Bunların başarısızlıklarının tek sebebi, yalanı, hileyi, sahtekârlığı “zekâ” sayan şeytanın çocuklarını insan yerine koymaları ve onlara “yüzleri, şekilleri insana benziyor diye” güvenerek aldanmalarıdır.

Dünyanın kendi malı olduğuna inanan ve insanların üzerine de “gözcü” kılınan şeytanın Âdem-Hava mitinden ürettiği “şeytanın soyu” olan kavimler Hint, Aryan kavimleridir. Yani “üstün ırk” teorisini bu Sabi dinine dayandıran Sami kavimlerdir. Tüccarları ve yerleşik kavimleri yeryüzünün dengesini bozacakları gerekçesiyle Hintli olmalarına rağmen taşlayan Sufi dervişleri yazan Joseph Campbell (Tanrıların Maskeleri- Doğu Mitolojisi) gibi yazarları da okuyunuz.

İskenderiye Kütüphanesinden tutunuz da İran, Türk, Hint, Arap ve batılı kavimlerin tarihi bilgilerini içeren sayısız belgeyi yakıp yok eden Grek (Hileci) soylu Hıristiyan Roma ve Bedevi- Yahudi melezi Müslüman Hicaz Arapları yani “şeytanlara tapınan” bu kavimler değil midir?

Türkler hangi kütüphaneyi yakmış, hangi milletin tarihini yok etmişlerdir. Hangi milleti köleleştirmişlerdir?

Kölecilik, yerleşik hileci kavimlerin sapkın dinlerinden etkilenmiş Türkler arasında yer bulduysa da asla batılı ve Hint-Arap toplumlarında olduğu kadar zalimliğe ulaşmamıştır.

Amerika kıtalarından Okyanusya halklarına kadar bütün kavimleri soykırımlara uğratan, çiçek hastalığı bulaştırılmış battaniyelere toplu olarak öldüren sizler değil misiniz?

Yahudileri bile Cebelitarık boğazından denize fırlatanlar, gaz odalarında topluca yakanlar, üzerlerinde genetik ve her türlü kimyasal deneyleri yapanlar, açlıktan ölünceye kadar madenlerde çalıştıranlar sizler değil misiniz?

Yeryüzünün kültürel kayıplarının sebebi, medeniyetin düşmanı siz şeytanın çocukları değil misiniz?

Üçüncü dünya savaşı şartlarını hazırlayan Süryani-Yahudi Masonlar ile Evangelist sapkın şeytan ibadetçisi din çeteleri değil midir?

Aalman Başbakanı Angela MERKEL
Ama başbakanınız Merkel’in Libya saldırısı sırasında söylediği “Biz iki dünya savaşı çıkardık, bundan kusur kalalım” sözünü de takdir ettiğimi belirteyim!

Türk milleti her daim doğrunun yanındadır. Bir de başımıza tayin ettiğiniz şu şeytana tapınan, yalanı, hileyi, dolanı din edinmiş Yezidi Kürtler, Sabi, Süryani, Rum, Arap, Ermeni ve Yahudilerden kurtulabilsek bu işi daha açık olarak gösterebiliriz.

Saygılarımla!


Bu konuda geniş bilgi için yazdım; http://adilyargic.blogspot.com/2012/02/yahudi-kultu-yahudiler-cuzzamli.html#axzz2FzUC2sRI

2 Şubat 2013 Cumartesi

HEPAR DA İŞ YOK!


BU GÜN HEPAR MİTİNGİNE DAVETLİYDİM



Facebook sayfamdan tanıştığım Hepar’lı arkadaşların daveti üzerine onları kıramayıp Kadıköy mitingine gittim.

Söğütlüçeşme tren istasyonu yanından başlayan yürüyüş Altıyol’dan Adalar İskelesi önüne kadar olan güzergâhta seyretti.

Mitingte atılacak sloganlar önceden polise bildirildiğinden kalıp sloganlar atıldı. Ben haliyle sıkıldım.

Bayrağı taşıyan herkesin yanındayız Ama onları da sorgularız!
Nedeni ise benim solcu olduğumu bilmelerine rağmen ısrarla çağırıyorlar ama “Ne sağdayız ne solda Atatürk’ün yolunda!” denince bu elbette "Atatürk'ün yolu hariç" bana ters geldi.

O an aklıma gelen “Milletin haini Saklıbahçe sakini!” diye bir slogan uydurdum ve önerdim. Bir kaçı onayladı, bir kaçı “Saklıbahçe” nedir? Sorusunu yöneltti.

Sen miting meydanlarında “Vatana ihanetin bedeli idamdır idam!” diye slogan atacak kadar dolu olacaksın ama ihanet edenlerin trilyonluk “Saklıbahçe villalarında” oturduklarından haberdar olmayacaksın.

Bir de tuttuk saklı bahçe açıklaması yaptık. Bu HEPAR’ın kültür düzeyinin düşüklüğüne işarettir.

Bir tek ABD karşıtı, ya da Abdullah veya Recep Tayyip Erdoğan’ın adlarının anıldığı slogan atılmadı.

Sordum, Hepar sitelerinde ben masonları tanıdım. Latife hanımın mason yeğenini de sizin sitelerde tanıdım. Yahu masonlar kızacak diye ABD karşıtı, Tayyip kızacak diye Tayyip karşıtı tek slogan yok.

Neden?

Vallahi biz de bilmiyoruz. Gidelim denildi, vatanın tehlikede olduğunu halka duyurmak için geldik. Yanlış yerde durduklarını duyuracak birilerinin onlara lazım olduğu bir gerçekti. Ben de o işi yaptım zaten.

Birisi Atatürk’ün yolunda olduklarına diğeri de Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” (TGB’lilerin sloganı) olmak üzere Atatürk’le ilgili iki tane slogan belirlemişler.

Ama Ulusal kanalın başlattığı “Atatürk’te Birleşelim” davetine HEPAR katılmıyor. Sağ partilerden bile katılanlar varken HEPAR ne hikmetse bu harekette yer almıyor.

Hepar mitinginde;

1-ABD karşıtı

2-Emperyalizm karşıtı

3-Tambağımsızlık isteği,

4-Türkçülük ilkeleri olmasına rağmen o da yoktu.

Ben Osman paşanın televizyon konuşmalarındaki samimiyetini severim. Ancak gördüm ki bu millete askerden önder çıkmayacak.

HEPAR mitingine katılan veya bu partide yer alan kişilerin vatanseverliğinden kuşkum yoktur. Bu ayrı bir konudur.

Amerika emredince darbe yapıp reşit olmayan çocukların yaşlarını büyütüp idam sehpasına çıkartacaksın bunu “demokrasiyi, Atatürk rejimini korumak adına” yaptığını ilan edeceksin!

Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs suçundan 17-20 yaşında gençleri idam edeceksin!

Sonra tutup Amerika’nın önerilerine göre anayasayı kendin değiştireceksin.

Atatürk’ün rejimi ve kurduğu devlet temelinden tasfiye edilirken, devletin bütün kurumları yabancılara peşkeş çekilirken, dünün Ermeni Süryani Yezidi Kürt isyancılarının devletin başına geçip devleti tasfiye ettikleri sırada yani tam darbe yapılacak zamanda ya istifa edeceksin ya da kuzu kuzu Silivri’nin yolunu tutacaksın!

Yahu sen ne biçim askersin?

Hani Cumhuriyeti koruma kollama görevine ne oldu?

72 saat elektrik kesildi, İsrail-Pentagon operasyonu patlattı. Ardından Ergenekon tahkikatı başladı.

Yani iş başında bitti!

Senin askerliğin Amerika’nın emrine göre hareket etmek, devletin tasfiyesini Silivri’den seyretmek, sömürge mahkemeleri önünde işlemediğin suçlara savunma hazırlamak mı?

Cumhuriyeti ve Atatürk rejimini korumak mı?

28 Şubat 1997’de Erbakan hocayı ramazanda ordu evine çağırıp, rakı sofrasında adama bozuk atan çakma “Atatürkçülerin” bu günün ortamını hazırladıklarını altı yıldır yazıyorum ve bu gün de yazıyorum. O günlerde bana saldırılara, bilgisayarıma virüs yollamalara neden oldu. Geçen zaman beni haklı çıkarttı. Şimdi herkes bunda hemfikir oldu.

PKK’yı da Kenan Evren ile Turgut Özal Süryani Rumları, Türk Ordusunu Ortadoğu’da jandarmalığa hazırlamak için kurmuşlardır. 1984 1987 yılları arasında YÖK başkanı İhsan Doğramacı, 182 Anayasasını yapan O. Aldıkaçtı, Toktamış Ateş gibilerin katıldığı “Açık Oturum” programlarında gecenin geç saatlerinde TRT kanalında bunlar tartışıldı. Bunları da “PKK Tarihi başından bu güne” başlıklı yazımda yazdım.

Zamanla SSCB’nin çökmesi dengeleri değiştirmiş, PKK devleti bölecek olan askeri bir ihanet ordusuna dönüştürülünce bazı generaller Amerikan karşıtlığına soyunmuşlardır. Mesele budur. Ancak ister dışarda ister Silivri’de olsun hepsi PKK’nın güçlendirilmesine zamanında destek vermişlerdir.

Bunların Atatürkçülüğü hiç olmadı. Hepsi senaryosu ABD Pentagon masalarında yazılmış Ergenekon tiyatrosu ile milletin gözünü bağlayıp yani cambaza baktırıp öbür yandan devletin tasfiye edilmesine göz yumulmaktadır.

Bütün muhalefet partileri, sivil toplum örgütleri de bu işbirlikçiliğinin yanında saf tutmuş, milletin gazını alıp tepkisini bölen ihanetin içindedirler.

HEPAR da bu ihanetin içinde olduğuna bu gün beni ikna etmiştir.

Hey Millet, sizi inek yerine koyan dinci, ırkçı bazısı sağcı bazısı solcu görünen bu işbirlikçilerden uzak durun ve doğru yerde toplanın!

Osman paşa bu mantaliteyle birşey yapamaz!
İnek yerine konulduğunuzu anlamanız için ahıra inekle yan yana bağlanmanız gerekmiyor. Çünkü ineklerle konuşmak mümkün olmadığı için başlarına yular geçirilip ahıra bağlanırlar!

Biz insanları ise emperyalist devletler başlarımıza geçirdikleri işbirlikçileri reklamlarla, yalan bilgilerle yüceltip bize kakalıyorlar. Bizi beynimizden bağladıkları için yulara gerek kalmıyor.

Kurban bayramında kesileceğini anlayan boğalar, inekler, keçiler hatta saflığıyla meşhur koyunlar bile gözleri bağlı haldeyken ayağa kalkabilecek fırsatı bulduklarında kaçıp şehrin altını üstüne getirecek kadar direnirken, beynimizden bağlandığımız için başımızdaki hainlerin çocuklarımızı haçlı askeri eden siyasetlerine onay verip teslim oluyoruz.

Koyun kadar akıllı olmadığımız ortadadır.

Bir yerde gördün mü Hepar, dön arkana TGB’ye doğru at bir depar!

Takdir sizlerindir!